22 Temmuz seçimlerinden sonra: “İslamcıların” laiklere karşı başarısı mı?

打印
4 ekim 2007

(Lutte de Classe (Sınıf Mücadelesi) dergisinin 107 nolu sayısından çevrilmiştir)

22 Temmuz milletvekili genel seçimleri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın partisi AKP'nin (Adalet ve Kalkınma Partisi) ezici bir başarısıyla sonuçlandı. Bu başarı bir ay sonra bu partinin liderlerinden biri Abdullah Gül'ün Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesiyle de taçlandı.

AKP tarafından 22 Temmuz'da elde edilen yüzde 46,6'lık oy oranı, geçtiğimiz bahar aylarında ordu şefleri ve başta CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) olmak üzere birçok parti tarafından, Mustafa Kemal tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin laikliğini koruma adına "ılımlı islamcı" denilen AKP'ye karşı yapılan kampanyanın başarısızlığını da ortaya koydu.

Bu gerçekten de "islamcı" kampın, "laik" kamp üzerindeki zaferi midir? Batılı basının büyük bir bölümü de durumun bu biçimde basitleştirilmesini benimsedi. Ancak, değişik partiler arasındaki muhalefet bu nitelendirmeyi az çok hak ediyor ve AKP'nin seçim sandıklarındaki başarısının nedenlerinin, ülkeyi baştan başa etkileyen din coşkusuyla, din akımıyla pek bir ilgisi bulunmuyor. Buna karşılık, bu başarı bu son yıllarda birbiri ardına Türkiye'yi yöneten partilerin yıpranmalarıyla damgalanmış bir ortamda, üstelik de bu partilerin kesin sonuç gerektiren temel politik sorunlara göğüs germeleri gereken bir anda gerçekleşti.

Sayısız politik sorunlar arasında elbette ki, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi sorunu ve az çok bu soruna bağlı diğer sorunlar da bulunuyordu. Bu sorunlar, özellikle de ordu ve onun ülkenin politik yönetimine müdahalesi, Kıbrıs'ta Türk askerlerinin bulunması ve sonuç olarak da Amerika'nın Irak'taki müdahalesinin sonuçlarına dayanan Kürdistan sorunu gibi sorunlardır. AKP bu seçim sonuçlarıyla politik olarak güçlenmiş olsa bile, zor seçenekler gerektiren bunca sorun içinde, bu sorunları çözümleyecek olanaklara kendisinden öncekilerden daha çok sahip olduğu söylenemez.

Türkiye'deki islamcı akım

AKP, Türk islamcı akımı çıkışlı olsa da, bu etiketin iktidara gelmek için olumsuz etkisinin olacağını düşündüğü yöneticilerinden ayrılmıştır. Aslında islamcı partiler 30 yıldan beri hiçbir zaman iktidardan uzak olmadılar.

Kendisini gerçekten islamcı olarak ortaya koyan ilk Türk islamcı partisi "Milli Görüş" adı altında 1969'da kuruldu. Yıllar boyunca islamcılığın en önde gelen sembolü olacak olan Necmettin Erbakan, bu partinin desteğiyle Konya'dan milletvekili seçildi. Erbakan'ın, 1971 askeri darbesinin ardından yasaklanmasından önce, ancak, yeni bir partiyi, "Milli Nizam Partisi"ni kuracak kadar az bir vakti oldu.

Erbakan ve yakınları tarafından 1972 yılında, MSP (Milli Selamet Partisi) adı altında yeni bir parti daha kuruldu. Bu parti 1973 yılındaki milletvekili genel seçimlerine katılarak yüzde 12 oranında oy aldı. Bu parti ayrıca, Atatürk tarafından kurulan tek partinin mirası CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) ile birlikte bir koalisyon hükümetine katıldı. CHP, Bülent Ecevit'in idaresi altında kendisini «sosyal demokrat» bir parti olarak ortaya koymaya çalışsa da, Erbakan'ın islamcı partisiyle bir uzlaşma aramaktan da geri kalmıyordu.

Böylece Erbakan, Ecevit tarafından yönetilen hükümette başbakan yardımcısı oldu ve partisi MSP'nin kadroları, içişleri, adalet, ticaret, tarım ve sanayi gibi bakanlıklarında ilk plandaki makamlarda yer aldı. Erbakan ve partisi MSP, 1974 yılının Eylül ayında, Ecevit Hükümeti'nin düşmesinden sonra, 1975 yılından 1978'e kadar, her defasında yine önemli makamlarda yer alarak iki «Milliyetçi Cephe» hükümetine daha katıldılar.

1980 yılının Eylül ayındaki askeri darbe, politik partilerin askıya alınmasıyla, ek olarak da bu partilerin liderlerine politikanın yasaklanmasıyla, hatta tutuklanıp hapsedilmeleriyle sonuçlandı. Seçim sadece 1983 yılında yeni bir Anayasa'nın ortaya konmasından sonra yeniden yapılabildi. Bu seçimlerde, Erbakan'ın partisi MSP'nin eski üyesi, ve askeri hükümette bakanlık yapan Turgut Özal tarafından yönetilen yeni bir parti ANAP (Anavatan Partisi) ortaya çıktı. Eski islamcı politikacı Özal, beraberindeki belirli sayıdaki başka politikacıyla birlikte klasik bir sağcı partiyi kurarak yeni koşullara uyum sağlıyordu.

Fikir anlamında gerici, ancak ekonomik konularda liberal olan ANAP, 1983 yılında yapılan milletvekili genel seçimlerine katılabilirken, RP (Refah Partisi) adı altında yeni bir parti ortaya atan MSP'nin tarihi üyeleri, seçimlere katılma hakkını elde edemiyordu. Askeri rejime karşı parlamenter alternatif olma özelliği taşıyor gibi görünen Özal ve ANAP, seçimi kazandı. Özal başbakan oldu ve bu makamda, askeri cuntanın güçlü adamı olan General Kenan Evren'in ardından Cumhurbaşkanı seçildiği 1989 yılına kadar kaldı.

Erbakan ve RP ise kendi taraflarında Turgut Özal'ın ANAP'ına karşı "islamcı" bir alternatifi temsil ettiklerini reddetmiyorlardı. RP, 1987 yılından itibaren, seçimlere katılabildi. Bu seçimlerde, oyların yüzde 9,8'ini alarak 1982 Anayasası'yla ortaya konan yüzde 10 barajını aşamadı. Yeni Anayasa'da kendini ülke çapında örgütlü bir politik partinin bu barajı aşamadığı taktirde seçilmiş milletvekillerine sahip olamayacağı öngörülüyordu. RP bu seçimleri izleyen 1991 yılındaki seçimlerde, Alparslan Türkeş'in aşırı sağcı faşist MHP'si (Milliyetçi Hareket Partisi) ile ittifak yaptı. Milliyetçilerin ve islamcıların bu ittifakı, bu iki partinin, yüzde 16 oranında oy alarak barajı aşmalarını ve milletvekili çıkarmalarını sağladı.

1987 yılından itibaren askeri diktatörlüğün sonuna eşlik eden politik ve sosyal kaynaşma, sosyal demokratlara yaradı. Birkaç yıl süresince SHP (Sosyal Demokrat Halk Partisi) olarak adlandırılan parti, 1989 yılında, özellikle Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük kentleri ele geçirerek, belediye seçimlerini kazandı. Ancak bu parti çok kısa zamanda saygınlığını yitirecekti. RP, 1994 yılındaki belediye seçimlerinde, özellikle Ankara ve İstanbul gibi önemli kentler de dahil 22 kenti Sosyal Demokratlardan geri alarak, rakiplerini geride bıraktı.

Kendisi de Kasımpaşa'da yaşayan yoksul bir aileden gelen, RP'nin genç kadrosu Recep Tayyip Erdoğan, daha önceki sosyal demokrat belediyelerdeki yolsuzluklara karşı aktif bir kampanya yürüttükten sonra, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi'nin başkanı oldu. Ayrıca, Sosyal Demokrat Parti ve ANAP ve yeni kurulan DYP (Doğru Yol Partisi) gibi diğer sağ partiler, tekrarlanan yolsuzluk skandallarına karışarak ve Türkiye ekonomisini sarsan birbirini izleyen mali krizlere batarak hızla saygınlıklarını yitirdiler.

RP'nin islamcıları, iş çevrelerinin farklı görüşlü burjuva gruplarıyla bağlantıları bulunan ve halkın sorunlarıyla ilgileniyormuş gibi bile görünmeyen bu yolsuzluğa batmış politikacıların partileri karşında, kolayca doğruluğun, dürüstlüğün ve namusluluğun modeli, sembolü olarak görülebiliyorlardı. RP'nin belediyelerdeki idaresi bu politikanın vitrini, kolayca görülebilen yönü oldu.

Belediyeler, alışılagelmiş burjuva partilerinin militanlarından daha az çıkar gözeten militanların bulunduğu dinci dernek ağları üzerinde gelişen diğer müslüman ülkelerindeki benzeri partilerin örneklerine dayanarak, yaşam araç ve gereçlerinden yoksun, en yoksul kesimlere belirli anlamda yardım edebiliyorlardı. Ayrıca, bu belediyeler, sosyal alanda alt üst edici değişikliklere yol açma anlamında kuşkusuz hiçbir tehlikesi olmayan, ancak herkesin günlük yaşamında algılanabilir iyileşmelere yol açan bazı önlemler almayı bildiler.

Böylece, sosyal yardımlardan başka, İstanbul'daki toplu ulaşım ağının iyileştirilmesi, metronun inşası ve yaşamı az da olsa kolaylaştıran bazı abone sistemlerinin yerleştirilmesi gibi çalışmalar, Erdoğan tarafından yönetilen belediyeye yaradı. Tüm bunlar aynı zamanda, bilançosuna hiçbir şey eklemeyi bilemeyen yani yapılanları kendi çıkarına göre değerlendiremeyen geçmişteki belediyenin, halk sınıflarının yaşam koşullarını az da olsa iyileştirmekle hiç ilgilenmediğine tanıklık ediyorlardı.

Böylece, Erdoğan ve ekibine, gerektiğinde kökenindeki islamcı parti ile arasına mesafe koymayı bilmesi kadar, İstanbul Belediyesi de, tramplen, sıçrama tahtası yani ilerlemeleri anlamında basamak vazifesi görecekti.

24 Ekim 1995'deki seçimlerden kazanmış olarak çıkan RP, 1996 yılı Haziran ayında, diğer sağ parti DYP ile, önce Başbakan Erbakan sonra Çiller olacak biçimde Refah-Yol denilen koalisyon hükümetini kurdu. 1996 sonbaharında Susurluk skandalı patlak verdi. Meclisteki çoğunluğun bazı milletvekilleriyle, bir yandan mafyanın, diğer yandan da gizli istihbarat teşkilatının (MİT) ilişkilerinin böylece açığa vurulması, Erbakan hükümetini zayıflatmaya başladı.

Bu olay üzerinden henüz 3 ay geçmişti ki, 1997 yılının Şubat ayında, Kemalist geleneklerin koruyucusu rolüne sadık olan ordu, gerçek bir darbe oluşturan bir seri baskıyla, Erbakan hükümetine müdahalede bulundu.

Bu müdahale, islamcı belediye başkanının insiyatifine karşı gösteri biçiminde, 4 Şubatta Sincan şehrinde düzenlenen gösterişli bir tank geçidiyle başladı. Daha sonra MGK'nın (Milli Güvenlik Konseyi) 28 Şubatta, başbakan, cumhurbaşkanını ve ordu kurmaylarını, ordunun yönetimi altında biraraya getiren toplantısı, Erbakan hükümetine verilen, "Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik ve laik prensiplerini tehdit eden" dinci gruplara karşı harekete geçmesini buyuran bir muhtırayla sona erdi. Erbakan 5 günlük bir tereddütten sonra, onu taraftarlarının bir kısmının gözünden düşürecek olan, bu muhtırayı imzaladı. Bir kaç ay sonra da görevinden istifa etti.

Modern Türkiye'nin tanıdığı ilk islamcı başbakan, iktidara gelmesinden hemen hemen 1 yıl sonra, makamını terk etmek zorunda kaldı. Bu defa ANAP ve CHP'yi içeren yeni bir koalisyon hükümeti, ANASOL oluşturuldu. Yapılan bir yargılamanın, davanın ardından RP yasaklandı. Bu parti yasaklanır yasaklanmaz ismini değiştirerek FP (Fazilet Partisi) olarak ortaya çıktı.

Bununla birlikte Erdoğan, 1998'nin sonbaharından itibaren giderek daha da gözden düşen eski islamcı partiden uzaklaşma yolunu seçti. FP'yi, onun islamcılığının çok radikal olduğunu eleştirerek, din ve devlet işlerinin ayrılması ve Türk devletinin laik niteliğine saygı gösterilmesi konusundaki kararını açıklayarak terk etti.

RP'den AKP'ye

Bu arada birbirini izleyen hükümetler bir biri ardına gözden düşmeye inandırıcılıklarını yitirmeye devam ediyorlardı. 1999 yılı Ağustos ayındaki deprem, yetkililerin yolsuzluklarını ve acil bir durumda halkın gereksinimlerine cevap vermedeki yetersizliklerini yine bir kere daha ortaya koydu. Ülke, 2000 ve 2001 yıllarında yeniden, halkın büyük bir kısmının dramatik bir şekilde yoksullaşmalarına neden olan, çok ciddi iki mali kriz daha yaşadı

İşte Erdoğan ve FP'nin en ılımlı eğiliminden gelen belli bir sayıdaki kadrolar, yeni partileri AKP'yi, 2001 yılının sonunda, bu koşullarda kurdular. Bu partiye daha sonra, DYP ve ANAP gibi diğer bazı partiler, kendilerine yeni bir görünüş vererek katıldılar. AKP kendisini, Laik Cumhuriyet'in kurumlarını kabul eden modern bir parti olarak sundu. İslamcı Parti etiketini reddeden Erdoğan, sadece, AKP'nin Avrupalı hıristiyan demokrat partilerinin müslüman versiyonu olan bir çeşit müslüman demokrat bir parti olduğunu açıkladı.

Erdoğan'ın gerçekleştirdiği operasyon, islamcı akımlardan ve aynı zamanda da DYP ve ANAP gibi diğer sağ akımlardan gelen belirli sayıdaki politikacıyı yeniden politika alanına sokmayı içeriyordu. Gerçekten de, bu iki parti de gerici sağ seçmenleri hedef alan bir çeşit islamcı demagojiyi hiç bir zaman bir kenara bırakmadılar. Bu partilerin saflarında, militan islamcılıktan gelen, laik denen bu partileri iktidara giden yolda iyi birer kariyer yapmak için seçen politikacılar, geçmişte de bulunuyordu, hala da bulunuyorlar.

AKP'ye katılanların ortak noktası hızla hükümette yer alma ve bunun için de kendine yeni bir yüz edinme, kendini değişik gösterme isteğiydi. Belirli bir islamcılığın ve ANAP ve DYP'nin devamı olan AKP'nin, tabii ki tutucu, fırsat buldukça reform yapan, seçmenlerin bir kısmını teşkil eden geleneksel müslümanlara çağrıda bulunmayı da dışlamayan muhafazakar bir parti olması gerekiyordu.

Ancak AKP aynı zamanda, kendi kendilerine hizmet vermek yerine patronlara biraz daha fazla hizmet etme kaygısı olan bir devlete ve politikacılara sahip olmak isteyen Türk patronlarının isteklerine cevap veren bir parti olmayı istiyordu. Bu büyük patronlar, ümitlerini açıkça Erdoğan tarafından kurulan bu yeni partiye bağlayarak onu desteklediler. Yazılı ve görsel-işitsel basın "bu yeni parti"nin görüntüsünü halka sevdirme ve mal etme görevini üstlendi. Seçmenlerin üçte birinden fazlası, ANAP, RP ve DYP'nin ve aynı zamanda da CHP'nin, diğer sosyal demokrat parti DSP ve aşırı sağ MHP'nin birbiri ardına yenilgiye uğramalarından, iflaslarından ve bu değişik partilerin mümkün olabilecek her türlü koalisyon hükümetlerinin geçidini gördükten sonra, AKP'yi benimsediler.

İşte böylece AKP 2002 yılındaki milletvekili seçimlerinden zaferle çıktı. Seçim sistemi sayesinde elde ettiği yüzde 34,4 oy oranıyla parlamentoda çoğunluğu teşkil etme olanağıyla da hükümeti kurdu. Birinci AKP hükümeti, Erdoğan önceki bir mahkumiyeti nedeniyle hala seçilemez olduğundan Abdullah Gül tarafından yönetildi. Bu seçilemezlik kararı bir kaç ay sonra kalkınca Erdoğan başbakan, Abdullah Gül ise Dışişleri Bakanı oldu.

Erdoğan ve Gül'ün yönetimi altındaki bu ilk AKP hükümeti, rakip partilerin ve ordunun kendisine yönelteceği islamcı sapma suçlamalarının yeniden başlamasına izin vermemeye ve özellikle de istikrarsızlığın, ekonomik ve mali krizin sona ermesini isteyen ve ümitlerini büyük oranda Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesine bağlayan seçmenlerin beklentilerine cevap vermeye çalıştı.

Ortak Pazarın kurulmasının başlangıcından beri fiilen varolan, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği sorunu, özellikle ülkede 1960 yılından beri birbirini izleyen askeri darbelere tanık olunması ve aynı zamanda da büyük batılı partilerin, demografik yani nüfus anlamında kendilerinkiyle kıyaslandığında büyük ağırlığı olan bir ülkenin (Türkiye'nin nüfusu bugün 70 milyona yaklaşmaktadır) AB'ye üyeliği konusunda pek de coşkulu olmamaları yani bu üyeliği istememeleri nedeniyle birçok defalar ileri tarihlere itildi.

1996 yılından beri, Türkiye ile Birlik arasında yapılan ve Avrupa mallarının Türkiye'ye hiçbir engelle karşılaşmadan girmesini sağlayan bir gümrük anlaşması hala uygulamadadır. Bu durum, bundan büyük oranda memnunluk duyabilecek olan Avrupalı büyük kapitalist grupları tatmin etse de Türk burjuvazisinin hoşuna gitmedi. Türk burjuvazisi iç pazarını batılı sermayelere ve mallara açmasının karşılığında doğal olarak kendisinin de Birliğin yönetimine ve alınan kararlarına katılma hakkını elde edeceğini ve Birliğin tam üyesi olarak mali olanaklardan yararlanacağını sanıyordu.

Avrupa Birliği sorunundan,

Kıbrıs ve Kürdistan sorununa

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme isteği, kuşkusuz bir yanılsama olarak bu üyelikte ekonomik gelişme ve yaşam düzeyinde ilerleme vaadi gören halkın büyük çoğunluğu tarafından paylaşılıyor. Halk üyelikte ayrıca politik istikrar ve hatta yakın bir geçmişte birçok askeri darbe yaşamış, Kürdistan'da savaş yürütmüş ve herkese karşı Kuzey Kıbrıs'ın askeri işgaline takılıp kalmış olan bir rejime karşı demokrasinin garanti altına alınması vaadini de görüyor.

Bu özlemler şu an için, Avrupa Birliği'nde yer almada en iyi işlerin ve kar elde edilmesi vaadini gören Türk patronlarının çoğunluğunun özlemlerine de denk düşüyor. Belli başlı Türk kapitalist grupları çok uzun zamandan beri, Avrupalı batılı büyük grupların müttefikidir. Öyle ki, bu batılı grupların çoğu için bu ittifak, sadece Türk pazarına girme değil, aynı zamanda da bu pazar aracılıyla Orta Doğu'dan Orta Asya'ya kadar çok sayıdaki ülkenin pazarlarına girme anlamına da geliyor. Çok sayıda nitelikli ama düşük ücretli el emeği içeren, kalabalık nüfuslu, komşu ülkelerdekine göre daha istikrarlı emin bir rejimi olan Türkiye, sermaye gruplarına komşu ülke pazarlarında enteresan alt işletmeler, şubeler yaratmak için ideal bir platform olarak görünüyor.

Büyük Türk patronları, bu bakış açısıyla, Türk rejiminin geçmişinden miras alınan bazı eksiklik ve kusurlar karşısındaki tereddütlerini, hatta öfkelerini saklamıyorlar. Türk burjuvazisi gerekli olduğu zaman kurulu düzeni yeniden kurmayı sağlamaya yetenekli bir araç olarak bir orduya sahip olmaktan memnun olsa da, askeriyenin bu rolün ötesinde imtiyazlara sahip olmasından pek de hoşnut değildir.

Ordunun politik alana müdahalesi, hükümete kendi politikasını dayatma hakkını kendinde saklı tutan MGK'nin (Milli Güvenlik Kurulu) varlığıyla kurumsallaştırıldı. Büyük burjuvazi, ordunun ekonomik alanla ilgilenmeyi de bir tarafa bırakmaması nedeniyle, bu müdahaleyi ağırlığını hissettiren yani olumsuz bir olgu olarak sayıyor. Ordu örneğin, askerlerin sosyal sigortalarına ve emekli sandıklarına bağlı yatırım fonları aracılığıyla, Renault'un Türkiye'deki alt işletmesini, Renault-Oyak şirketini ve aynı zamanda da çok sayıdaki diğer sanayiyi ve şirketleri denetliyor. Bu durum aslında orduyu, büyük kapitalist burjuvazinin hiç mi hiç hoşlanmadığı ayrı bir ekonomik güç ve rakip yapıyor.

Büyük burjuvazi, ordu kurmaylarının Kuzey Kıbrıs'ın askeri işgalini sürdürmeleri konusundaki ısrarlarını da hoş karşılamıyor. Kuzey Kıbrıs'ın işgali, 1974'yılında, Enosis'e (Birlik) yani Kıbrıs'ın Yunanistan'la birleşmesini amaçlayan General Grivas'ın askeri darbesine karşı cevap olarak, Ecevit'in sosyal demokrat hükümeti tarafından karar verilen askeri müdahale sonunda gerçekleşti.

Böylece Türk ordusu, sadece Türkiye tarafından tanınan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni bütünüyle yaratarak, adadaki Türk azınlığının "koruyucu"su olarak müdahalede bulundu. Türk burjuvazisine bu işgalin uzatılması, 33 yıl sonra, masraflı, ekonomik anlamda hiç çıkar sağlamayan, üstelik de Yunanistan'ın baskısıyla Kıbrıs sorununu çözmeyi Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyeliği için önkoşul olarak dayatan Avrupa ile çatışma doğuran bir olgu olarak görünüyor.

Kürdistan'daki çatışmalar konusunda da bir bu kadar şey söylenebilir. Burada, Türk ordusu ve Devlet aygıtının en milliyetçi kesimleri, Kürt halkının resmi olarak kendi dilini kullanması gibi en temel haklarını yok saymaya devam ediyor. Hükümet bu anlamdaki kanunları yumuşatmaya çalışsa bile, bu kararlara polisler, askerler ve Türkiye'de «derin devlet» adıyla anılan politik iktidarı dikkate almaksızın el altından iş yapmaya alışık bütün kesimler tarafından uygulanmıyor.

Kürt halkının kendi dilinde medyaya ve basın olanaklarına sahip olmasına izin verme, Türk burjuvazisine aslında hiçbir maddi maliyet yüklemeyeceği halde, burjuvazinin büyük bir bölümü, Kürdistan sorunu ve neden olduğu aşırı polisiye ve askeri tedbirleri işe yaramayan ve maliyetli girişimler olarak görünüyorlar. Buna bir de, 1991 ve 2003 yıllarındaki ABD müdahalelerinin, Irak'ın kuzeyinde ve Türkiye sınırlarında uygulamada bağımsız ve Irak'ın geri kalan kısmından nispi olarak daha istikrarlı ve rahat koşullarıyla farklılaşan özerk bir Kürt bölgesi yaratmasına yol açması da ekleniyor.

Irak'a ekonomik anlamda giriş kapısı rolü oynayan, petrol üretiminin nimetlerinden yararlanan bu bölge, aynı zamanda buraya ürünlerini ithal eden ve burada şantiyeler kuran büyük Türk şirketleri için harika bir müşteri oluşturuyor. Türk burjuvazisi tabii ki bu durumun sürmesini istiyor. Bu ise Amerikan askeri işgalinin, Irak Kürdistan'ının istikrarını ve özerkliğini işe karıştırılmaksızın sürmesini gerektiriyor. Ancak bu aynı zamanda, Türk ordusunun, Irak Kürdistan'ına yaptığı askeri baskınlar gibi girişimlerle, çatışma ve anlaşmazlıkları keskinleştirmemesini de gerektiriyor.

AKP'nin ilk yasama dönemi

Türk büyük burjuvazisinin güncel beklentilerini ve istemlerini, Avrupa Birliği'ne girmek için her şeyi yapmak, Kürdistan ve Kıbrıs gibi yararsız çatışma ve anlaşmazlıklardan kurtulmak, ordunun ekonomiye ve politikaya müdahalesini, bu alanlardaki ağırlığını azaltmak, ve bütün olarak da Türk Devletini büyük Türk patronlarının direk çıkarları doğrultusunda "normalleştirmek" biçiminde özetlenebilir.

Bu bakış açısıyla AKP hükümetinin ilk yasama dönemi, Türk büyük burjuvazisini tatmin etti. Bu beş yıllık hükümet dönemi, nispi olarak uygun olan ekonomik koşullar sayesinde mali kriz olmaksızın geçip gitti. 2002 yılına kadar yüzde yüzlere ulaşan hatta bunu aşan ve hoşnutsuzlukların temel nedenlerinden birini oluşturan enflasyon, yüzde 10 ve 20'lere düştü.

Erdoğan hükümeti ayrıca, bir yandan Avrupa Birliği ile üyelik için yeniden görüşmelere girişirken, diğer yandan da onun istediği yasal değişiklikleri gerçekleştiriyordu. Bu değişiklikler, direk olarak rekabet halindeki Avrupa burjuvazisinin çıkarlarını garanti altına almayı hedefleyen, vergi, muhasebe, ürünlerin belgelenmesi gibi alanlardaki kuralların değiştirilmesi; aynı zamanda da sanayi mülkiyetinin ve fikir özgürlüklerinin garanti altına alınması konularını içeriyor.

Bu değişiklikler aynı zamanda, ulusal azınlıkların kendi dillerinde konuşma ve yayın yapma hakkı, ifade ve dernek kurma yani örgütlenme özgürlükleriyle ilgili yasalar, kadın ve erkek eşitliğini güçlendirmek gibi Türkiye'yi Avrupa düzeyine getirmeye yönelik bütün önlemleri de ilgilendiriyor.

Avrupa Birliği tarafından birliğe girmeye aday olan bütün ülkelerden istenen bu önlemlerin, demokratik kaygılardan çok, bir devlet tarafından bu önlemlere saygı göstermeden yapılacak dürüst olmayan bir rekabeti engellemek, böylece de diğer ülkelerin katlanmak zorunda olacakları maliyetlerden sakınmak kaygısıyla bağlantıları bulunuyor.

Bu önlemlerin aynı zamanda, Avrupalı iş ortaklarının şirketlerinin, basına, bilgilere, kamuya ait olsun ya da olmasın pazarlara erişebilme istekleriyle de ilişkisi bulunuyor. Sonuç olarak bu önlemlerin uygulanma veya uygulanmamalarının denetlenmeleri, aynı zamanda bunları bir baskı aracı olarak kullanmayı veya üyeliği ileri tarihlere ertelemek için bahane oluşturmayı sağlıyor. Türkiye koşullarında, Avrupa Birliği'nin temsilcileri kuşkusuz, Parlamento'nun istenen kanunları oylamasıyla yetinmeyecekler, bu temsilciler aynı zamanda «derin devlet»'in bunları uygulamayı kabul edip etmeyeceğini de denetleyecekler.

Bu bakış açısıyla, Erdoğan hükümeti, eğer kendi parlamento çoğunluğundan gelen ve Avrupa basınının protestolarına hedef olan, hükümetin aceleyle bir kenara bırakıp unutturmaya çalıştırdığı zina suçlarını ağır bir biçimde cezalandırmak konusundaki bir kanunun geçirme girişiminde bulunma gibi falsolar muaf tutulursa, iyi niyetini Avrupalılara kanıtladı.

Sonuç olarak Erdoğan hükümeti, Kıbrıs Rum Kesimi Hükümeti'nin bütün uzlaşmalara muhalefet etmesi, askeri çevrelerin, aşırı sağ milliyetçilerin ve onların müttefiki Kıbrıslı Türklerin burayı 30 yıldan fazla bir süredir kendilerine arka bahçe yapmaları nedeniyle «Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti»'ni bırakmak istememeleri, buna muhalefet etmeleri nedenleriyle, Kıbrıs sorunu konusunda hiç ilerlemedi.

Kürdistan sorununa gelince bu sorun da olduğu gibi duruyor. «Derin devlet» direniyor ve Kürt dilinin kullanılmasına izin veren kanun hala bu dili kullananların, «ayrılıkçılık» veya «Türk ulusunun birlik ve bütünlüğünü tehlikeye atmak» iddiaları ile mahkum edilmelerini engellemiyor. Ancak her şeyden önce de, devletin ileri gelen kurmayları, sivil güçlerin ne düşündüğü kaygısını duymaksızın, Kürdistan'daki savaşını, hatta Irak'a yaptığı baskınları sürdürüyor.

İşte tam olarak, ordudan, polisten ve genel olarak da devlet aygıtından gelen bu direnmelerin, Erdoğan Hükümetine, kamuoyunun büyük çoğunluğu için diktatörlüğü, askerlerin keyfiliği ve despotluğunu, yönetimin bütün gücünü ve ulaşılamazlığını çağrıştıran rejimin eksiklik ve kusurlarına son vermek için elinden geleni yapan, reformcu bir hükümet görüntüsü vermede dolaylı olarak katkıları oldu. Rakiplerinin kendilerine bayrak edindikleri laikliği tehlikeye atma suçlamalarına fırsat vermeme konusunda gereken titizliği göstermesi kadar, bu durum da AKP'nin seçim başarısını büyük oranda açıklıyor.

Rejimin laikliği, gerçek ve varsayım

Mustafa Kemal «Atatürk», Osmanlı Sultanlarını inananların koruyucusu (islamda Emir-ül Müminin) aynı zamanda da imparatorluğun hükümdarı yapan Halifeliğin ortadan kaldırılmasıyla aynı zamanda, 1923'de ilan edilen Cumhuriyet'i, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı laik bir Cumhuriyet yapmak istiyordu. Anayasa'da ilan edilen «Atatürk'ün 6 ilkesine» göre, «Türk devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve reformcu bir cumhuriyettir». Atatürk hükümeti, dinci hayır derneklerini yasakladı, tavaf edilen belirli sayıdaki dini yerleri kapattırdı, dini giysileri dini yerler dışında giyilmesini de yasakladı. Kadınların idari işyerlerinde ve kamu eğitimi kuruluşlarında türban takmaları da yasaklandı.

Buna rağmen devletin bu laikliği çok özeldi. Yurttaşların dinini yok saymıyordu, öyle ki insanların dinleri bugün hala kimlik kartlarında belirtiliyor.

Diğer taraftan, Atatürk döneminde uygulamaya konan bazı yasalar, özellikle 1950 yılından itibaren, şu anki DYP'nin atası, 1960 yılında ordu tarafından alaşağı edilen, Menderes'in Demokrat Partisi'nden başlamak üzere kendisini izleyenler tarafından tekrar ele alındı. Sonuçta Mustafa Kemal tarafından istenen laiklik, her şeyden önce devletin, dinci örgütlerin rakip bir güç, iktidar oluşturmalarından sakınma isteklerine yanıt veriyordu. Din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasından çok, Devletin din üzerindeki vesayetinden koruyuculuğundan söz etmek gerekiyordu.

1935 yılında kurulan «köy enstitüleri», kırsal bölgelerde eğitim ve öğretimi ilerletmeye yönelik laik öğretmenlerin eğitimlerini garanti altına almayı amaçlıyordu. Ancak bu enstitüler, «ateist, yani tanrı tanımaz» ve hatta «komünist» düşüncelerin yayılmasına katkıda bulunduğu suçlamasıyla 1953 yılında Menderes hükümeti tarafından, yaklaşık 21 bin öğretmen eğittikten sonra kapatıldılar.

Buna karşılık aynı Menderes hükümeti, 1950 yılında ulusal radyolarda dini nitelikte yayınlar yaptırmaya başladı.

Atatürk'ün cumhuriyetinden başlayarak, imamların maaşları Devlet tarafından ödendi. Devlet aynı zamanda, din işleri dairesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yetkisine verilen ve direk olarak Başbakana bağlanan camilerin yönetilmesini üstlendi. Din özgürlüğü tanınıyordu, buna rağmen böylesi bir kuruluştan sadece sünni müslümanlar yararlandı. Menderes hükümeti buna 1951 yılında din alanında çalışacak görevliler yetiştirmek üzere teknik okullar açılmasını da ekledi. Böylece bundan böyle imamların yetiştirilmesi görevini devletin kendisi yüklenmiyordu.

Bu dönemde yaşanan sadece derinliğine gerçekleştirilmek istenen bir evrimleşmenin başlangıcıydı ve Menderes'in isteği sadece karanlık fikirli gerici seçmenleri tatmin etmeye yönelik değildi. Bu hükümeti izleyen diğer hükümetler de, özellikle 1960-1970'li yıllarda gelişen sol harekete karşı bir güç oluşturmak isteğiyle aynı politikayı izlediler. Bu dini «teknik okulların» sayısı 1951'de 7'den 1970'de 70'e ve 1980'de de 374'e yükseldi. Buna paralel olarak bu okulların diplomaları ile laik okulların diplomaları arasında eşdeğerlik, denklik yaratıldı.

En basitinden Türk burjuvazisi, halktaki gelişmekte olan eşitlik ve sosyal kurtuluş düşüncelerine karşı, bu düşünceleri dengelemek ve gidermek amacıyla dine ihtiyacı olduğunu anlıyordu. Bu özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra daha da netleşti.

Ordu, iktidarı ele geçirerek, sendikaları ve politik partileri yasaklayarak, radikal bir baskı ve şiddet uygulayarak, politik olarak istikrarsız olan bir döneme aynı zamanda işçi hareketinin gelişmesine son vermek istiyordu. 1960'lı yılların başından itibaren işçi sınıfının hareketi işçi sınıfının kendisiyle birlikte, dönemi çok sayıdaki grevler ve protesto gösterileriyle damgalayarak ve elde etmek istediği imtiyaz ve talepleri patronlara dayatarak gelişmişti. Sol hatta aşırı sol örgütler etkilerini öylesine arttırmışlardı ki bu gelişme Türk burjuvazisini endişelendiriyordu.

1980 darbesinin ilk amacı bu gelişmeye şiddetli bir şekilde dur demek oldu. İktidarda bulunup ülkeyi direk olarak yıllarca yöneten askerler iktidarı ancak yavaş yavaş ve Türkiye'yi kısıtlayıcı kanunlarla donatarak terk ettiler. Grevleri ve sendikal hakları düzenleyen sosyal kanunları zorlayıcı bir kanun bütünü ortaya kondu. Yeni bir seçim yasası çıkarılarak küçük partilerin Parlamentoya girmeleri önlendi. Ayrıca, 1982 anayasası referans olarak ülkenin «İslam-Türk» kökenini ve islami ilkeleri aldı. İlkokulun 4. sınıfından lise son sınıfa kadar zorunlu «din kültürü ve ahlak bilgisi» dersi konuldu. Bütün bunlara paralel olarak, islami kuruluşlarca yönetilen kuran kurslarının sayısı katlanarak arttı ve bütün Türkiye'de 4 bin 600'e ulaştı.

Tüm bunlar sayesinde, bu andan itibaren, Türkiye Cumhuriyeti'nin «laik» okullarının öğretmenleri okullarda din dersleri veren imamlarla yan yana bulunuyordu. Aynı zamanda bu arada «liselere» dönüşen çok sayıdaki din eğitimi okullarının sayısı artmaya devam etti. 1996'da sayıları 456'ya ulaşıyordu ve toplam 250 bin öğrenciye diploma verdiler.

Buna müslüman din bilimi (ilahiyat) eğitimi veren 24 fakülte de eklendi. Diyanet İşleri Başkanlığı'nda idari ve dini işlerde çalışanların sayısı 85 bine ulaştı. Askerler aynı zamanda cami yapımına da baş döndürücü bir hız verdiler. 1963 yılında 35 bin 657 olan cami sayısı, 1980 yılında 46 bin beş yüzü geçmişti bile. Bu sayı 1984'de 54 bin 667'ye, 1993'de 66 bin 674'e ulaştı ve kuşkusuz bugün de 80 bine varmış bulunuyor. Böylesi hızlı bir artış nüfus artışıyla açıklanamaz.

Din eğitiminin bu biçimde büyümesi, Patronlar federasyonu TÜSİAD (Fransa'daki patronlar sendikası MEDEF'in eşi) tarafından 1990 yılında yayınlanan bir raporda, büyük patronların kendileri tarafından da eleştirildi. Bu büyük patronlar Türkiye'deki eğitim düzeyinin düşüklüğü konusunda inceleme yaparak, öğrencilerin İmam Hatip okullarına yönelmelerinden de üzüntü duyuyorlar.

Dini okullarda, camilerde öngörülen kadrolardan on kat fazla sayıda, yüz binlerce öğrenci eğitilip mezun edildikleri için, bu yeni mezunların hepsi imam olarak iş bulamıyor. Bu dini okullar eğitim sistemine katıldıkları için, bunların öğrencileri sonuçta mesleki kariyer yapmaya yönelebiliyorlar. Ancak Türk patronları "teknik" eğitimlerini çok düşük buluyor; aslında Kuran'ı ezbere olsa dahi bilmek, öğrencileri tabii ki bir teknisyen veya mühendis olarak iyi hazırlayamaz.

2007 Cumhurbaşkanı seçim kampanyası

1980 ve 1990'lı yıllar, Türk toplumunun birbiri ardına gelen hükümetlerin itmesiyle gerçek anlamda islamlaştırılması yılları oldu. Burjuvazinin ve en batılılaşmış entelektüel aydın kesimlerin bir bölümü bu evrimi, gelişim ve değişimleri beğenmeseler bile ona karşı savaşmadılar. Bu çevreler yeterince genel olarak paylaşılan bir görüşe göre, kendileri için rahatsız edici yönleri olsa da, bu karanlık gerici yükselişi, inanmaya ihtiyacı olan halk için yararlı buluyorlardı. Din, 1960-1970'li yıllarda olduğu gibi halk kesimlerinin daha yıkıcı fikirlere yönelmelerini engellemek için onlara yönelik ucuz bir ideoloji rolünü oynuyordu.

Toplumun bu gerici evrimleşmesinin, RP ve daha sonra da AKP'nin seçim başarılarıyla beslenmesi şaşırtıcı değildir. Bu evrimleşme de, aynı zamanda, ANAP ve DYP gibi diğer tutucu sağ partileri besledi. Her iki parti de, az çok islami gelenekleri veya «Türk-İslamcılığı» milliyetçilik ve değişik islamcı görüşlerin birleşimi içinde göklere çıkarıp coşturarak birbirleriyle yarışıyorlardı.

Öyle ki birinin ya da diğerinin inandırıcılığını sayınlığını yitirmesi bu noktada olmuyor ancak çok basit biçimde iktidara gelince oluyordu. RP, DYP ve ANAP mali kriz ve yolsuzluklar içinde birbiri ardına saygınlıklarını yitirdiler. Eğer AKP 2002 ve 2007 yılları arasında aynı hızla saygınlıklarını yitirmedilerse bunu o dönemin iyi ekonomik koşullarına ve şu ana kadar, kendinden öncekilerin yarattıkları skandallarla kıyaslanacak skandallarla engellenmekten kaçınmayı bilen sorumlularının nispi dürüstlüklerine borçludur.

İşte politik kriz ve geçtiğimiz 2007 bahar ve yaz aylarında yapılan seçimler böylesi koşullarda bu bağlamda gerçekleştiler. 2007 Nisan ayında yapılması öngörülen cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken, Cumhurbaşkanını seçen Millet Meclisinin bileşimi bu makama AKP'nin bir üyesinin seçilmesinin olanak sağladığı için, devletin başına islamcı birinin seçilmesinin yol açabileceği tehlikeleri ortaya koymak üzere, CHP'nin sosyal demokratları, MHP'nin aşırı sağcıları ve ordu arasında bir ittifak oluştu.

Bu ittifak, ona göre Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül'ün karısının Kemalist geleneği önemsemeksizin halk içinde türban ile görünmesiyle tehdit edilen laiklik bayrağını sallıyordu.

Böylece geçen yılın Nisan ve Mayıs aylarında laikliğin savunulması adına düzenlenen dikkati çeken büyük gösteri ve mitinglere tanık olundu. Önce ordu ve ona yakın çok sayıdaki dernek ve sivil toplum kuruluşları tarafından düzenlenen bu mitinglere daha sonra sosyal demokratlar ve az da olsa bir ölçüde de aşırı sağ katıldı. Bununla birlikte, bu mitingler, tartışma götürmez bir biçimde başarı kazandılarsa, bu başarının kazanılması halk kesimlerinin yoğun olduğu çevrelerde değil, büyük şehirlerin ekonomik anlamda rahat kültürlü kesimleri, memurlar, öğretmenler, haklı olarak islamcılığın gelişmesinden endişelenen bu durum karşısında hassas çevreler ve bir de bu durumun İran'daki duruma benzer bir biçimde türban takılmasının zorunlu tutulmasıyla sonuçlanmasından korkan kadınlar arasında kazanıldı.

Ancak eğer bu hassaslığı anlayıp, karanlık gerici hareketin yükselişine böylece karşı çıkmak isteyenlerle sadece dayanışma yaparsak, geriye sadece, Cumhurbaşkanlığına AKP'nin bir üyesinin seçilmesi gibi basit bir sorun etrafında oluşan bu hareketin seçim amaçlı bir güdümleme olmasından başka hiçbir şey kalmıyor.

Sosyal demokratlarla aşırı sağın koalisyonu Nisan ayında Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesini önledi ancak varolan kriz, 22 Temmuz'da milletvekili erken seçimlerinin örgütlenmesine ve Ağustos ayında da Gül'ün seçilmesine yol açtı. Deniz Baykal tarafından yönetilen CHP'nin sosyalist partisi seçim kampanyasını Nisan ve Mayıs aylarındaki mitinglerin devamı biçiminde yürüttü.

Kendini laiklik için AKP'nin sunduğu tehlikeyi açığa vurmakla sınırlamanın büyük bir avantajı vardı: CHP böylece, programının sessiz kaldığı nokta olan halkın gereksinimlerine cevap veren ekonomik ve sosyal önlemler konusunda kararlarını açıklamaktan kaçınıyordu. Buna karşılık CHP, aşırı sağ MHP ve ordu ile yakınlaşmasıyla denk bir biçimde, bu kampanyayı, Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü tehlikeye atacak girişimlere karşı yani özerklik ya da bağımsızlık isteyen Kürtlere veya Kıbrıs sorunu üzerinde Avrupa'nın yaptığı baskıları reddedenlere veya Türkiye Anayasası'nın en baskıcı ve keyfi maddelerinin yeniden ele alınmasına karşı milliyetçilik ağırlıklı bir laiklik kampanyasına dönüştürdü.

Böylesi bir kampanya dini değerleri öne çıkarmak için değil içinde bulunulan durumda ekonomik ilerleme ve istikrar konusunda en inandırıcı ve umut verici bir parti olarak göründüğü için AKP'ye oy vermeye girişen halk tabakalarını etkileyemezdi. Laikliği savunma kanıtı çok az etkili oluyordu çünkü AKP hükümette bulunduğu 5 yıl boyunca sembolik de olsa laikliğe saldırarak şimşekleri suçlamaları üzerine çekmemek için çok dikkat gösterdi.

Tayyip Erdoğan'ın veya Abdullah Gül'ün başları bağlı eşlerinin halk karşısına çıkması, sadece AKP tarafından, seçmenlerinin bir bölümüne, islami değerleri terk etmediğini belirtmek için gönderilen bir mesajdı. Ancak bu olgunun önemi halkın çoğunluğu tarafından kaçırılıyor fark edilemiyordu. Kadınların başlarını örtmeleri gerektiğini gerçekten düşünenler bir tarafa bırakılırsa, çoğunluk AKP'nin yöneticilerinin eşlerinin, Gül'ün ve Erdoğan'ın da ayrıca açıkladıkları gibi tabii ki istediklerini yapabileceklerini düşünüyordu.

Bundan üzüntü duyulabilir ancak sorumluluğun büyük bölümü yine de, sol parti ismini hak etmeyen Sosyal Demokrat Parti'nin yöneticilerine aittir. Bu parti, toplumdaki islami baskı karşısında teslim olmuş, bu toplumun bağrında, kadınların özgürlüğü için mücadele etmeyi, özellikle de islamcı eşarbın içerdiği baskı ve zulmün anlamını açıklamayı yadsımıştır. Üstelik Türkiye halkının büyük bir bölümü asker-polis rejiminin keyfiliğini, tutuklama ve hapisleri, polis komiserliklerinde, karakollarda yapılan işkenceleri hatırlatan her şeye gerçek bir kin ve nefret duymaktadır.

Ordunun görünürde hiçbir şekilde tehdit altında olmayan Türkiye'nin birlik ve bütünlüğü adına Kürtlere karşı savaşmak için veya Yunanlıların tehdit ettiği Kıbrıs'ın savunması için ya da Irak'ın kuzeyini işgal etmek için kampanyaları halk üzerinde bir etki yaratmıyor, uzun zamandan beri halk bu kampanyaları dikkate almıyor. Askeri kampanyalara karşı duyulan bu kuşku, ordunun keyfi uygulamaları ve bu son yıllarda skandallarla büyük oranda ortaya konan «derin devlet»'in entrika ve manevralarına karşı duyulan iğrenme ile birleşiyor. Bu kuşku, halkın sadece örneğin komşu Avrupa ülkelerindeki gibi daha iyi yaşayabilmeyi isterken bütün bunların hesabının ona ödetildiği inancını da kuvvetlendiriyor.

Bu koşullarda, CHP tarafından yürütülen, bir yandan sosyal talepler konusunda en ufak bir şey ileri sürmeden, diğer yandan da orduya ve aşırı sağa kadar uzanan, aşırı milliyetçilerin de karıştığı laiklik kampanyası sadece halkın büyük bir bölümünün dışında kalabilirdi. Ayrıca AKP'nin bazı taşra bölgelerinde bazı yerlerde yüzde 70'i aşan oy oranıyla hala görünür olduğu seçim başarısının ve 22 Temmuz seçimlerinde elde ettiği yüzde 46,6'lık oyun nedenlerini başka yerde aramamak gerekir. Bu seçimlerde, gerici ideolojiye sahip bu burjuva partisi, bazı demokratik iyileştirmeleri getirebilmeye, ülkenin ekonomik durumu biraz olsun düzeltmeye ve özellikle de ülkeyi halkın büyük çoğunluğunun istediği Avrupa Birliği'ne üye etmeye en elverişli parti olarak ortaya çıktı. Aynı biçimde bu parti, ülkeyi bazı pahalı savaşçı veya otoriter maceralara sürüklemeyi en az isteyen bir parti gibi de göründü.

Bu koşullarda Abdullah Gül, geçtiğimiz Ağustos ayında genel bir ilgisizlik içinde Cumhurbaşkanı seçildi. Eşinin halk içinde kendisini eşarpla göstermesi islamcı çevrelere gönderilen bir sinyal olsa bile, hiçbir şey bu seçimlerin kendisinin Türk toplumunun bu son yıllarda yaşadığı islamlaştırmadan daha çok bir islamlaşma tehlikesi taşıdığının söylenmesine izin vermiyor.

Şu ana kadar AKP entegrizm yani gelenekçi tutucu islamcılıkla suçlanmaktan kaçındı ve kuşkusuz en azından Avrupa Birliği'nin bağrında temsil ettiği islamcı tehlike adına Türkiye'nin AB'ye üye olmasına karşı çıkanlara bahane vermemek için bunu yapmaya da devam edecek. Buna karşılık AKP açıkça kendisinden önceki tutucu partilerin, hatta CHP'nin ve generallerin politikalarını sürdürmeye de devam edecek. Bu politika Türkiye'de daha şimdiden okul ve hastaneden çok cami yapılmasına yol açtı.

AKP hükümetinin gelecek yıllardaki iktidarının Erdoğan'ın partisinin söz verdiği ilerlemeleri getirip getiremeyeceğini bilmeye gelince bu, Kasımpaşa çocuğu olan Erdoğan'ın kendi niteliklerinden çok uluslararası ekonomik koşullara bağlı olan bir başka sorudur. Ve AKP ve Erdoğan, kendisinden öncekilerin çok iyi bildikleri skandallardan, yolsuzluklardan ve mali krizlerden daha ne kadar kaçabilecek bunu öngöremeyiz ancak bu sürenin kısa olduğu kuşkusuz.

Geriye Türkiye işçi sınıfı, halk sınıfları için sorunun burada olmadığı kalıyor. İşçi sınıfının, ümit ettiği sosyal ilerlemeleri ve hakları, Erdoğan gibi halkçı bir politikacı tarafından edinebileceğine, ve bu hakları ve ilerlemeleri mücadele ile dayatmadan edinebileceğine inanmaksızın, sınıf zemini üzerinde kendisini savunma olanaklarını edinmesi gerekir. Bu sınıf zemini üzerinde savunma aynı zamanda değişik biçimler alan dinci gericilikle ve özellikle de kadınların özgürlükleri için mücadele etmeyi de içermektedir. Çünkü bu dinci gericilik, bütün bilinçlenmelere ve sosyal kurtuluş için her türlü mücadeleye güçlü bir engel teşkil etmektedir.

Bunu gerçekleştirmek için, bahar aylarındaki mitinglerin insiyatifini üstlenen, ordudan söz etmezsek, sosyal demokrat yöneticiler gibi "laiklik" savunucularına hiçbir şekilde güvenmemek gerekir.