Türkiye ve Avrupa Birliği

Imprimir
şubat 2005

(Fransa'da yayınlanan aylık LDC Dergisi'nin (Sınıf Mücadelesi) 87 nolu Şubat çevrilmiştir)

Fransız polikacılar, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi sorununda, seviyesiz ve konuyla ilgisi olmayan polemiğe girdiler. Keyfi çoğrafi ölçülere göre Asyalı olduğu söylenen, çoğunluğunu müslümanların oluşturduğu 70 milyonluk bu ülke, Avrupa Birliği'ne kabul edilmeli mi? Bazı politikacılar, kamuoyunun bir kısmında var olan veya var olduğu varsayılan önyargıların sömürüsünü yapmaya çalışıyor.

Bazı politikacılara göre, bu müslüman ülkeyi Birliğe (Avrupa birliği'ne) kabul etmek Avrupa'daki ortak "Hiristiyan değerlerin" inkarı anlamına geliyor. Yine onlara ve bazı başka politikacılara göre Türkiye, coğrafi ve tarihi olarak "Avrupalı" değildir ve Birlik ülkelerinin paylaştığı "değerleri" ve uğraşları samimi olarak paylaşamaz.

Bazıları ise, Türkiye'de insan haklarına saygı gösterilmediğinden, 1915'teki Ermeni katliamınden ve Kürt azınlığın ulusal haklarına karşı yapılan baskılardan söz ediyor. Politikacıların çabaları gerçekten samimi olsaydı, Cezayir'de olduğu gibi sicilinde, birkaç milyon insanını öldüğü bir çok sömürge savaşı olan Fransız devletinin temsilcilerinin aralarından gelmezlerdi.

Politikacı tartışmalarında gerçek konu, Türkiye'nin Birliğe alınıp alınmamasıyla ilgili değildir. Esas amaç, seçimlerde, Fransa'ya gelecek Türk göçmenlerin bazılarının islamcı, "terörist" veya Fransız halkına tehlike oluşturabileceği kaygısını taşıdığı varsayılan çevreleri çekmektir. Bir de daha basit olarak, zaten var olan milliyetçi duygulara; islam dünyasına; daha genel olarak yabancılara karşı; Avrupa'nın ve ekonomik küreselleşmeye; işyerlerinin taşınmasına; ucuz işgücü olan ülkelerin acımasız rekabetine; ekonomik kriz ve işsizlik kaygılarına dayanıyorlar.

Bu sahte tartışmada bir çok çelişki olsa da politikacıların umurunda değil. Örneğin Chirac, Türkiye'nin AB'ye girmesini savunuyor. Ama kendi partisi olan UMP (Halk Hareketi İçin Birlik), buna karşı çıkarak, Gerard de Villiers veya Le Pen gibi aşırı sağcı demagogların alanında oynayıp, önlerini kesmeye çalışıyor.

Muhalefet içinde ise, örneğin Fabius (Sosyalist Partili eski başbakan), Türkiye'nin katılımına karşı çıkıyor. Halbuki Sosyalist Parti yöneticilerinin çoğu taraftardır. Bu politikacılar için önemli olan onlara "pirim" getireceğini zannettikleri gerici önyargıları kullanmaktır. İleride sorumluluk aldıkları ve siyasetlerinin tam tersi yönde kararlar almaları gerektiğinde, işlerini zorlaştırmaları umurlarında değildir.

Bütün bunlar, politikacı kastının, gayri ciddi, gerçekle ilgisi olmayan iddiaları ateşli bir şekilde kullanarak kendi aralarındaki düzeysiz şovlardır. Bunlardan gerçek tartışma konularıyla ilgili bir aydınlanma beklemek boşunadır.

40 yıldan fazla süren görüşmeler

Sarkozy gibi bazı politikacılar ise, Türkiye'nin AB'ye girmesine karşı çıkıp alternatif olarak "ayrıcalıklı ortaklık" öneriyorlar. Ama şunu unutuyorlar, bu zaten 40 yıldan beri vardır.

Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu oluşturan 1959 Roma Anlaşması'ndan 2 yıl sonra Türkiye, üye olmak için başvuruda bulundu. Türkiye ile AET arasında 1963'te imzalanan Ankara Anlaşması olarak bilinen anlaşma, Türkiye'ye Avrupa'ya üyelik hedefini açıyordu. 1973'te geçiş döneminin hedeflerini belirleyen ek bir protokol imzalandı. Anlaşma, 12 ile 22 yıllık bir süre içinde özellikle gümrük duvarlarının aşamalı olarak indirilmesi getiriyordu.

12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbeyle ordunun iktidara gelmesi nedeniyle AET, Türkiye ile ortaklığı ve Ankarayla ilişkilerini "dondurdu". Askeri iktidar 1983'te görünüşte de olsa yerini parlementer bir rejime bırakınca ilişkiler yeniden başladı. 1987'de Türkiye yeniden üyelik için başvurdu. 1989'da Avrupa Komisyonu "ekonomik ve politik sorunlar vardır" gerekçisiyle bu başvuruyu da geri çevirdi.

Aslında Ankara Anlaşması ve ona ek olan protokol devam ediyor ve Türkiye ile Birlik arasındaki gümrük duvarları yavaş yavaş indiriliyordu. İşte bu sayede, Mart 1995'te Gümrük Birliği Anlaşması imzalandı.

1 Ocak 1996'dan itibaren yürürlüğe giren anlaşma gereğince, Türkiye ile Birlik ülkelerinin bütün sanayi ürünlerine uygulanan ithalat ve ihracat vergileri kalktı. Tarım ürünlerine veya tarım kaynaklı ürünlerindeki "sanayi payı" saptanıp onlara da vergi uygulanmadı.

Aslında 1963 Ankara Anlaşması'ndan bu yana Birlik yöneticileri Türkiye'nin üye olabilmesi için yapılacak her görüşmeye günrük duvarlarının indirilmesi şartını koydu. Avrupa sanayicileri, temel olarak kendi sanayi ürünlerine Türkiye'yi bir pazar olarak görüyor. Türkiye'yi gerçek bir üye yapmadan ve ciddi görüşmelerden önce Türkiye'nin ürünlerine pazarını açmasını istiyorlar.

Gümrük Birliği Anlaşması Türkiye'de de bölünmelere yol açtı. Özellikle Avrupa pazarının ürünleriyle ciddi rekabet edebilen sanayiciler ile anlaşmayı destekleyenler arasında bölünme oldu. Yine de, uzun zamandan beri büyük patronların temsilcisi olan TÜSİAD, bir seçenek yaptı ve bazılarının çıkarlarına ters olsa da, devletin bölümlerine ve farklı siyasi çevrelere baskı yaparak, Türkiye dayatılan şartların kabul edilmesini istiyor.

Gümrük Birliği'nin ilk etkisi, Birlikle Türkiye arasındaki ticaret açığının, daha da büyümesi oldu. Birlikle Türkiye arasındaki ticaret açığı 1994'te 2 milyor dolarken 1995'te 5.78 milyar dolara; 1996'da ise 11.59 milyar dolara çıktı. Sonraki yıllarda 1999 ve 2001 yılı hariç, sürekli 10 milyar doların üzerinde seyretti.

Türkiye'nin ihraç ettiği tarım ürünleri veya örneğin elektrikli ev eşyası gibi sanayi ürünleri, ithal ettiği sanayi ekipmanları, toplu taşıma araçları ve yarı mamül ürünlerin giderini karşılamıyor.

Avrupa Birliği patronları ...

ve Türk partronları için kazançlı bir iş

Sonuçolarak Türkiye'nin Birliğe girmesi, Avrupa sanayicileri için bir tehlike oluşturmadığı gibi iyi bir iştir. Aynı şekilde genel olarak Türk sanayicileri için de kazançlıdır.

Türk burjuvazisinin, geçmişte olduğu gibi hiç bir zaman, kendi gücüne dayanarak emperyalist ülke gruplarıyla rekabet ederek ulusal bir sanayi inşa etme isteği olmadı. Türk sanayicileri uzun zamandan beri Avrupalı ve ABDli sanayi gruplarıyla ortaktır, onlara bağlıdır ve kârının bir kısmını onlara aktarıyor. Yine de kendi kârı, en azından ticaret hacminin büyümesi nedeniyle artmaktadır. Türk sanayi grupları, gerçekleşme ihtimalı olmayan gümrük duvarlarıyla sınırlı, ulusal bir sanayi oluşturacaklarına garantili olan diğer seçeneği tercih ediyorlar.

Türk kapitalist grupları artık, üretimlerinin bir kısmını SSCB'nin dağılmasından sonra açılan Orta Asya pazarına ihraç ediyor. AB ülkeleri Türkiye'yi, başka ülkelere ihracat yapmak için sıçrama tahtası olarak görüyor. Türkiye'de sosyal barışı sağlayacak otoriter bir rejimin olması, bol ve ucuz işgücünün varlığı nedeniyle, şubeler ve ortaklıklarla üretim yapılıyor ve Orta Asya ve Ortadoğu'ya ihracat yapılıyor.

Türkiye pazarına bu tür yatırımların yönelmesinin nedeni, hem Türk pazarı hem de onun üzerinden yapılan ihracattır. Avrupa tröstlerinin Türkiye'de mevzilenmesi, ABD ile rekabetleri açısından da stratejik bir önem taşıyor.

Örneğin Fransa, 1980'li yıllarda Mitterrand döneminde, Yunanistan'ı tercih etmenin sınırlarını görerek Türkiye'ye yöneldi ve şu anda en büyük yabancı yatırımcı seviyesine çıkmıştır. "Birikmiş doğrudan yabancı yatırım stoku" açısından bakıldığında Fransa, 5.7 milyar dolarla birinci sırada.

Fransız sermayesi, özellikle tekstil, perakende satış (Carrefour) ve otomotiv sektörlerinde ağırlı olarak vardır. Örneğin, Oyak ile Oyak-Renault Bursa ortaklığı, ordunun emeklilik ve dayanışma kasasıyla yapılan bir ortaklıktır. Oyak-Renault hem iç hem de komşu pazarlara yaptığı üretimi arttırıyor. Oyak, aynı zamanda Axa sigorta grubuyla da ortaklık kurarak, Avrupa sermayesiyle birlikte Türk pazarında önemli bir kapitalist gruba dönüştü.

Renault'ın dışında Peugeot da Karsan ve Fıat ise, Koç grubuyla Tofaş markası altında araba üretiyor. Ayrıca bir çok Avrupalı, Valeo gibi yan sanayi şirteklerinin de ortaklıkları var. Benzer Türk ve Avrupalı gruplar, yeşeriyor. Ve buna paralel olarak Türkiye'nin Birlikle olan dış açığı ve borçları da büyüyor. Enflasyon, kronikleşmiş mali krizler, sermayenin dış ülkelere kaçışı artıyor ve bunun esas yükünü kitleler çekiyor.

Sıkı pazarlık

Aslına bakılacak olursa, Avrupa Birliği yöneticileri ve Fransız, Alman, İtalyan, İngiliz sanayici ve mali sektör temsilcileri, Türkiye ile oluşturulan Gümrük Birliği'nden çok kazanç elde ediyor ve bununla yetinebilir. Ancak Türk burjuvazisi bununla tatmin olmuyor. Türk burjuvasizi, Türk pazarını Avrupa'ya Türkiye'nin Birliğin tam bir üyesi olabilmesi için açmıştır.

Böylece, karşılığında Türk burjuvasizisinin de kazanımları olacak. Örneğin, şimdi olduğu gibi Birliğin bütün kararlarını söz hakkı olmadan kabul edeceğine, üye ülke olma hakkına dayanarak Avrupa Komisyonu'nda temsilcileri, Avrupa Parlamentosu'ndaki milletvekillerinin söz hakkı olacak ve Birliğin fonlarıdan Türkiye ile diğer üye ülkeler arasındaki eşitsizliği gidermek amacıyla yararlanabilecek.

Avrupa Birliği yöneticilerinin istemeyerek kabul ettikleri budur. Türk tarafı, Gümrük Birliği çerçevesinde kabul edilen mali yardımlardan yeteri kadar yararlanmadığından zaten şikayetçidir. Üstelik, Türkiye'ye aday ülke olma hakkı, Gümrük Birliği Anlaşması'ndan sadece üç yıl sonra, yani 1999'da yapılan Helsinki Zirvesi'nde tanınmıştır.

Türkiye'nin üyeliğini Birlik, bir kısmı üyelik için Türkiye'den sonra başvuran ülkelerin katılımıyla 25 üyeye çıkışından sonra, ancak Aralık 2005 yılında kabul etti. Üyelikle ilgili görüşmeler, Ekim 2005'te başlayabilecek ve en iyi ihtimalle tam üyelik 2015 yılından önce gerçekleşemez.

Türk yöneticileri, büyük tavizler vermek zorunda kalacaklarını ve görüşmelerin büyük bir ihtimalle uzun ve çetin geçeceğinin bilincinde. Çünkü, Türkiye gibi bir ülkenin üye olması, Avrupa yöneticilerine yaratacağı sorunlar, hem nüfus hem de siyasi etkisinin sınırlı olduğu küçük Orta Avrupa ülkelerinin yaratabileceğinden çok daha büyüktür. Türkiye'ye, Birlik kurumlarında nüfusu oranında yer alan Almanya'nın seviyesindeki hakları nasıl tanımayacak? Birlik'te belirleyici olan Fransa, Almanya İngiltere, İtalya gibi büyük ülkelerin fiili tekelleri, Türkiye'nin tam üyeliğini nasıl engellemeli?

Birlik yöneticileri şimdiden Türkiye'ye bir çok şart koşuyorlar. Ekonomik açıdan Türkiye'de yapılan üretimin bazı Birlik kurallarına uygunluğunu denetlemek istiyorlar. Devletin denetimi altında olan bazı sektörlerin özelleştirilmesini; bütçe açığının azaltılmasını; enflasyonun dizginlenmesini; yolsuzlukların sınırlandırılmasını vb... istiyorlar.

Bütün bunlara ek, siyasi şartlar vardır. Bunlardan biri Kıbrıs sorunudur. Birleşmiş Milletler çerçevesinde yapılan halk oylamasında Kuzey Kıbrıs'taki Türk halkının çoğunluğu birleşmeye evet demesine rağmen, Rum nüfusunun çoğunluğu hayır dedi. Buna rağmen, Birliğe üye olarak Kıbrıs'ın Rum tarafı kabul edildi. 1995'te imzalanan Gümrük Birliği, yeni üyeler, yani Kıbrıs için de geçerlidir. Bunun anlamı, Türkiye'nin 1974'ten beri adanın ikiye bölünmesinden bu yana bütün ilişkilerinin kesildiği Kıbrıs'ı fiilen tanımak zorunda kalacağıdır.

Türkiye'nin Birliğe üye olabilmesi için Kıbrıs'taki durumu normalleştirmesi şartı getiriliyor. Özellikle de Ankara'nın askeri müdahaleyle oluşturduğu ve sadece Ankara'nın tanıdığı "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyate"ni gözden çıkarmasını istiyorlar. Türkiye'de aşırı sağın veya ordunun belirli kesimlerinin kendilerini ülkenin bölünmezliğinin bekçileri olarak kabul eden ve bu konuda milliyetçi demagoji ve istismarın yapıldığı bir ortamda, bunu kabul etmek hükümet için büyük bir bedeldir.

Daha genel olarak Avrupa yöneticileri, Türkiye'ye temkinli yaklaşıyorlar. Bunun nedeni ise, Türkiye'deki nüfusun çoğunluğunun müslüman olması veya "değer yargılarının Avrupalı" olmamasıyla hiç ilgili değil. Esas sorun, kısa süre önce yaşanan siyasi ve sosyal istikrarsızlıktır. Ülkede 1960, 1971, 1980'de olmak üzere ard arda üç askeri darbe oldu.

Her ne kadar Türk ordusu, resmen iktidardan çekilmiş olsa bile, iktidar üzerinde direkt etkisi vardır. 1974'te Kıbrıs'a müdahale etti. Kürdistan'da 1984 ile 1995 yıları arasında, PKK'nın özerklik isteyen gerilla hareketine karşı, 15 yıl sürdürdüğü savaş sonucunda Türk devleti ciddi bir şekilde kangren oldu. Yolsuzluk her tarafa yayıldı, artan mafyalaşma gelirin bir kısmına el attı. 1980'de oluşturulan askeri iktidarın 1990'lı yıllarda bitmesi sonucunda bir çok skandal, siyasi ve mali kriz ortaya çıktı. Ve kısa bir sürede bir çok partiyi ard arda gözden düşürüp, yıprattı.

Avrupa Birilği yöneticileri, Türkiye'de insan haklarına saygı gösterilmeli veya demokrasiye uyulmalı dediklerinde bu durumu kastediyorlar. Kitlelerin siyasi ve sosyal haklarına saygı gösterilmesi, Birlik yöneticilerinin hiç umurunda değildir.

Gerçek istekleri, Türk devletinin denetim altında olması yani, pürüzsüz bir şekilde Türk ve Avrupa burjivazisinin çıkarlarına itaat etmesi ve çıkar ve mafya çevrelerinin, hatta Türkiye'nin büyüklüğü veya yüceliği gibi değerlerin etkisi altındaki ordu çevrelerinin etkisinden tamamen arınmasıdır.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye'deki büyük patronlar ve TÜSİAD'la aynı dürtüleri paylaşıyorlar. Türk patronlar, buna Türkiye'nin Avrupa kurallarına uyup modernleşmesi, diyor. Ordunun Kuzey Kıbrıs'ı işgal etmesini gereksiz harcamadır diyerek, çekilmesine olumlu yaklaşıyorlar. Bir kısmı, aynı gerekçelerle Kürdistan'da Kürt azınlığa bazı hakları tanınmasıyla siyasi bir çözüm istiyor. İleride olabilecek çatışmaları, Türk burjuvazisi açısından gereksiz harcama olarak görüyorlar.

Türk siyasetçilerinin haraççı olmalarına gelince, bunu ahlaki yönden değil, sadece masraflı olması nedeniyle karşı çıkıyorlar. Birlik yöneticileri, AB fonlarının bu siyasetçiler tarafından cebe indirilmesini değil kendi burjuvazilerine ayırmayı tercih ediyorlar. Aynı eleştiriyi yapan Türk patronlarının derdi, Türk politikacılarının yolsuzlukları doğrudan veya dolaylı olarak kendi ceplerine girecek fonları azaltmasıdır.

Avrupa yöneticilerinin, Türkiye'nin üyeliğiyle ilgili yaptıkları görüşmelerde önem verdikleri "ekonomik ve siyasi sorunlar" işte bu sorunlardır. Onlar için söz konusu olan hırıstiyan "değerler" değil, ödeyecekleri somut masraflar ve Türkiye'nin güvenilirliğinden emin olmaktır.

Erdoğan hükümeti

Türkiye açısından "ılımlı islamcı" bir parti olarak bilinen AKP'nin kasım 2002'den beri iktidarda olması göreceli olarak yeni bir durumdur.

Recep Tayyip Erdoğan'ın yönettiği AKP, öncekilerin büyük boyutlarda yıpranmalarından faydalandı. "Demokratik sol parti" olarak bilinen Ecevit'in DSP'si oyların yüzde 21'ini alarak 1999'da iktidara geldi. Ülkeyi aşırı sağlcı MHP ile 4 yıl yönettikten sonra, oy oranı yüzde 1.23'e düştü. MHP ise, yüzde 10'luk barajı aşamadığı için meclisten dışlandı.

MHP ve DSP'nin yaptığı milliyetçi demagoji seçmenler arasında pirim yapmadı. DSP-MHP hükümeti, Şubat 2000'de çok büyük bir mali krize yol açtı ve bunun bedelini kitleler ödedi. Bu nedenle Türk seçmenler, en azından siyasi olarak güvenebilecekleri, yolsuzluklara duyarlı ve kitlelerin çıkarlarıyla biraz ilgilenen siyasi yöneticiler istiyorlardı.

AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi), eski islamcı partiden gelen ama iktidara gelme hevesiyle yanan genç kadrolar tarafından oluşturuldu. Patronların bir kısmının mali desteği ve sağcı ANAP ve DYP'den gelen deneyimli politikacıların katkısından yararlandı. Seçim sisiteminin çoğunluğu temel almasından dolayı oyların yüzde 34.26'sıyla çoğunluğu elde etti.

Geçmiş hükümetler dönemindeki yolsuzluklar nedeniyle AKP'nin temiz bir parti olarak görünmesi zor olmasa gerek. İstanbul'un yoksul bir semtinden gelen Erdoğan kendini yeni, dürüst, basit ve her şeyden önce yurttaşlarının çıkarlarını ön planda tutan bir kişi olarak tanıttı.

Özellikle radikal islamcı olmadığına, ılımlı bir müslüman olduğuna vurgu yaparak islamı adaletli , sosyal yönden dengeli, dürüst ve aşırılığa karşı olan bir rejim olarak gören kitller, özellekle de yoksul kitlelerin sevgisini tercih etti.

Bu yeni "ılımlı islamcı" siyesetçiler, mahallelerde var olan dini dernekler yoluyla yoksullara yardımda etkindir. Bir de yönettikleri bazı belediyelerde eski yöneticileri göre daha etkin ve daha dürüst çalıştıklarını ispatladıkları için olumlu bir önyargıdan yararlandılar.

Bi siyasetçiler, yaygın bir şekilde bazı Batı ülkelerdeki hiristiyan demokrat uygulamaların islamcı versiyonunu uygulamak istediklerini, ülkeyi aşırı uçlara kaçmadan muhafazakar temellerde yönetmek istediklerini, yönetirken yoksulları da unutmadan dengeli bir şekilde hareket edeceklerini anlattılar.

Bu söylemin gerçek hayat karşısında ne kadar dayanabileceği sorusunu sorabiliriz. Ortadaki durum, Erdoğan hükümetinin geçmiş hükümetlere göre daha yavaş yıprandığını gösteriyor. Bunda, şimdiye kadarki hükümetlere göre, yolsuzluklara daha az bulaşmış olmasının, Türkiye'nin olumlu bir ekenomik dönemden geçmesinin ve de yıllık yüzde yüzlerde seyreden enflasyonun yüzde yirmilere inmesinin de payı vardır.

Bir de şunu hatırlatalım: 2003 yılında Irak savaşı başladığında "ılımlı islamcı" hükümet, geçmiş hükümetlerin yaptığı gibi ABD'nin isteğine uymadı ve ABD askerlerinin Türk sınırından geçerek ikinci bir cephe açmasına izin vermedi.

Böyle bir tercih göreceli olarak daha kolaydı. Çünkü Avrupa'daki bazı güçler, en azından sözlü de olsa, ABD'nin askeri macerasına karşı çıktı. Yine de böyle bir karar, Türk kamuoyunun neredeyse tamamının düşündüğüyle örtüşüyordu. Ayrıca, bu vesileyle geleneksel ve halkın karşı çıktığı ABD taraftarı siyasetlerinden ucuzca vaz geçip, artık tercihin Avrupa'dan yana olduğuna vurgu yapıldı.

Bugün Erdoğan, Birlik'le üyelik görüşmelerinin 2005'te başlamasını elde etmesine dayanarak bu yolda önemli bir adım attı; ülke için barış, istikrar ve ilerleme unsuru olduğunu anlatıyor.

Erdoğan bu açıdan Türk kamuoyunun çoğunluğuyla aynı doğrultuda. Çünkü kamuoyunun yüzde 70 veya 80'i üyelik taraftarıdır. Bunun nedeni, AB ile olan yakın mesafe ve neredeyse her ailede en az bir ya de bir kaç kişinin Almanya, İngiltere veya Fransa'ya göç etmiş olmasıdır. Daha önemlisi, kamuoyunun çoğunluğu üyeliğin kaçınılmaz olarak tüm kitleler için ekonomik iyileşme getireceğine inanıyor.

Buna rağmen, ileride zorluklar çıkabilir. Her şeyden önce son seçimlerde "ılımlı islamcılar" kazandığı için Türk siyasi ve ekonomik düzenin geleneksel çarpıklıkları ortadan kalkmadı. Dönem itibarıyla bir süre için ikinci plana itilmiş olasa bile enflasyon, kötü yönetim, yolsuzluk, mafya ve devletin ekonomiye yaptığı tahribat yeniden gündeme gelebilir.

Görüşmeler ilerledikçe AB'nin Erdroğan hükümetine şartlarını dayatıp Birliğe almak için ödeteceği bedelin faturası halk kitlelerine ödetilmeye başlanınca Erdoğan'a olan destek gittikçe azalacak. Böylece aşırı sağın milliyetçi demagojisi ve ordunun bir bölümünün siyasi manevraları, yeniden elverişli bir zemin bulabilir.

Ekonomik ve mali krizle birlikte, yeniden siyasi istikrarsızlık gündeme gelebilir. Irak veya Kıbrıs sınırlarında durumun kötüleşmesi yeni siyasi rekabete ve siyasi iktidarın istikrarsızlığına yol açabilir.

Burjuvazi ve birleşme

Türkiye'nin Birliğe üye olması, hem ülkede hem de Birlik ülkelerinde tartışma ve polemiklere yol açtı. Ve bunun devam edeceği de görülüyor. Her ne kadar da Türkiye örneği bazı farklı özellikler içerse de aslında son zamanlarda Birliğe üye olan diğer ülkelerin durumundan çok farklı değildir.

Şimdi artık büyük şirketler, pazarlama, zenginliklerin değerlendirilmesi ve üretim kıtalar ve hatta dünya çapında yapılıyor. Artık ekonomi, dünya ölçeğinde bir bütün oluşturuyor ve burjuvazinin tarihi boyunca oluşturduğu sınırlar, uzun bir süreden beri üretim araçlarının normal işleyişine ve gelişmesine engeldir.

Hakim sınıf, siyasi iktidara sahip olma ayrıcalığı başta olmak üzere mevcut sınırlar içindeki ayrıcalıklarını korumak istiyor. Diğer yandan, sınırların işlevlerini gözden geçirip daha geniş ekonomik alanlar oluşturmak zorunda kalıyorlar. Birlilğin oluşturulması, genişletilmesi ve Türkiye gibi ülkelerin üye olma istekleri, hakım sınıfın göz önünde bulundarmak zorunda kaldığı bu uluslararası ekonomik gidişatın ifadesidir.

AB, farklı burjuvazilerin ve devletlerinin tereddütlü, yorucu ve çelişkilerle dolu ve bir çok geri adımı içeren bir süreçte oluştu. Her aşamada, daha geniş bir ekonomik alan yaratmak isteğiyle her devletin ve hakim sınıfın ulusal ayrıcalıklarını sürdürme istekleri arasında denge oluşturmak kolay olmadı.

Şu bir gerçektir ki Türkiye, tıpkı son üye olan Doğu Avrupa ülkeleri gibi, Avrupa'nın geri kalmış ülkeler bölümünü oluşturuyor. Bu ülkeler, uzun zamandan beri, büyük emperyalist Batı Avrupa devletlerine bağımlıdır. Ve tarım, işgücü kaynağı, pazar ve yatırım alanı olarak kullanılıyorlar. Üye olma görüşmelerinde belirleyeci olan işte bu güçler dengesidir. Birlikte hakim olan güçlü devletler, Türkiye'ye koşullarını dayatma gücüne sahiptir ve bunu yapmaktan çekinmiyorlar. Tıpkı son üye olan ülkere yaptıkları gibi.

Bu durum Türkiye'de üyeliğe karşı olanların milliyetçi görüşleri kullanarak karşı çıkmalarına fırsat oluşturuyor. Aşırı sağ ve ordunun bir bölümü bunu yapıyor. Buna ek olarak solun, sendikalar ve devrimcilerin bir kısmı da üyeliğe karşı çıkıyor. Ve bunu Alman, Fransız emperyalizminin ve suç ortaklarının hakimiyetine girmek olduğunu anlatıyorlar.

Türkiye, ekonomisinin Avrupa ve ABD emperyalizmine bağımlılığı, AB'nin varlığından veya yokluğundan veya Türkiye'nin üye olup olmamasından bağımsız olarak fiilen vardır. Türk burjuvazisinin AB üyeliğine karşı olan kesimleri var olan bağımlılıktan kurtulamak için hiçbir çözüm yolu önermiyorlar.

Karşı çıkmaları ya üyelik sonucu kaybedecekleri ayrıcalıklarını korumak veya ABD taraftarları olup AB'ye karşı oldukları içindir. Türkiye ve Çin'e kadar varan Orta Asya Türki bölgeleri birleştirip ulusal çabayla güçlü bir ekonomi inşa etme hayalinde olan Turancılık fikrinin tamamen bir ütopya olduğu görüldü. Öyle ki, faşizan aşığı sağ bile artık bundan söz etmiyor. Bunu farklı şekillerde de olsa canlandırmak ne sol ne de devrimci işçi militanlarına düşüyor.

Gelecek, sınırların kaldırılmasına bağlıdır

Devrimci proleter bir görüşü savunmak isteyenler için gelecek, bütün Avrupa'nın birleşmesinden ve hatta mevcut AB sınırlarının da ötesindeki sınırların kalkmasından geçer.

Bu nedenle kapitalistlerin ihtiyaçlarına göre şimdiki Avrupa'nın inşasında bile, sınırları aşıp halklar arasında daha sıkı bağların oluşturulması imkanının yaratılmasını bile olumlu görmeliyiz. Bu açıdan bakıldığında, nasıl her hangi bir ülkeninin Birliğe üye olmasına karşı çıkmıyorsak, Türkiye'nin de üye olmasına karşı çıkmamalıyız.

Birlik içerisinde yaşayan devrimci militanlar olarak Birliğin, "Avrupa" veya "Hiristiyan" değerlerini sorgulamak bize düşmüyor. Böyle şeyler var olsa ve bunlar"değerler" olarak kabul edilse bile, sorun bu değildir. Bizler halkları bölen ve geçmişin kalıntısı olan sınırların yok edilmesini savunuyoruz.

Aynı şekilde Türkiye'de proleter devrimi savunan devrimciler için anti emperyalizmi, üyeliğe karşı çıkmak değil, soruna işçilerin çıkarları açısından yaklaşan istekler ve somut hedefler belirlemelidir.

Bügun Türkiye işçi sınıfı ve diğer kitlelerin çoğunluğu şüphesiz üyeliğen kesinlikle daha iyi ekonomik koşullar ve herkesin haklarına saygı getireceğine inanıyor. Bir çok emekçi gerek doğrudan Batı Avrupa'ya gittikleri veya orada yaşayan yakınlarının aktardıklarından bu konuda bilgilidir. Herkes Batı Avrupa'da emekçilerin ücretlerinin daha yüksek ve daha çok hakka sahip olduğunu biliyor.

Türkiye işçi sınıfı, Batı Avrupa'da bir emekçinin hor görülmediği, patronun ona köle mumelesi yapamadığını, onu kayıt dışı çalıştıramadığını, istediği anda işten atamadığını, dövemediğini, sosyal hakların olduğunu, bunları koruyan kurumlar olduğunu ve bu kurumlarda insanlara saygı gösterildiği biliyor.

Bu durumun Türkiye işçi sınıfı tarafından bilinmesi, Batılı ülkelerdeki işçi sınıfının gerçek durumundan çok Türkiye işçi sınıfının durumu ve bu konuda düşündükleri açısından önemlidir.

Tabii ki, her ne kadar ekonomik açıdan Türkiye'ye göre daha iyi olsa da, gelişmiş Avrupa ülkelerindeki emekçilerin durumlarıyla ilgili belirli hayalleri var. Aynı zamanda eğer Türkiye, Birlik üyesi olursa, otomatik olarak Türkiye'deki emekçilerin durumunun iyileşeceği hayali vardır.

Ek olarak Almanya veya Fransa'ya kolayca göç edip daha iyi koşullarda iş bulma hayalleri de vardır. Ürünler serbestçe dolaşabilecek ama Fransa, Almanya, İtalya ve diğer ülkeler insanların, özellikle de Türk emekçilerin dolaşma özgürlüğünü denetleme ve sınırlama hakkını koruyacak.

Yine de devrimcilerin, Türkiye işçi sınıfında hakım olan bu duygu ve isteklere karşı çıkması için hiç bir neden yoktur. Tabii ki hayallere karşı mücadele edilmeli ama bu, milliyetçi içine kapanmayı önererek olmamalı. Emekçilere, Birliğe üye olmanın bazı olumlu yanları olduğunu ama emekçiler yeni haklar kazanmak isterlerse bunları ancak mücadele yoluyla elde edebileceklerini ve Türkiye burjuvazisinin üye olmaya sadece kendi çıkarları açısından yaklaştığını söylemek gerekir.

Türkiyeli emekçiler, diğer Avrapalı emekçilerle birlikte mücadele edip eşit haklar istemeli, Avrupa'daki çalışma koşullarını ve ücretleri kabul ettirmeli. Eşitliği en alt seviyede değil en yüksek seviyeye çıkararak sağlamalı. Örneğin Almanya'daki seviyeye çıkarmalı ve orada bu haklar için mücadele edildiği gibi mücadele edilmeli.

Birliğe üye olmanın getireceği bedellere gelince, Türkiye'deki emekçiler, bunun bedelini onların sırtına yüklemek isteyip, kazançlarını kendileri ile sınırlı tutmak isteyen Türk ve Avrupa burjuvazisine karşı mücadele etmeli.

İşte ancak böyle mücadeleler yoluyla emekçilerin gerçek Avrupası ve Avrupa çapında ve hatta onun da ötesinde, ortak çıkarları olan bir işçi sınıfı ortaya çıkabilir. Türkiye emekçileri'nin burada yeri vardır.