ABD: Sağlık hizmetleri satılık: Parası yetene

Εκτύπωση
21 ekim 2009

Daha Demokrat Parti başkan adayı bile olmadan, Barack Obama sağlık sisteminde reformun kendi başkanlığının "belirleyici" programlarından biri olacağını vaat etmişti. Ayrıntılara girmemekle beraber Obama, başkalarının deneyip de başaramadığını vaat ediyor, halk yararına büyük bir toplumsal reform yapacağını, hemen hemen tüm nüfusu kapsayan bir sağlık sigortası yaratacağını söyler izlenimini vermekte idi. ABD'deki mevcut sağlık sistemi hakkında ise Obama sık sık, "bozuk" ifadesini kullanıyordu.

Bütün bu sözlerden sonra, bugün ABD Kongresinden bin bir güçlükle geçmekte olan Obama'nın sağlık reformu, öncelikle bu sistemi "bozanlara," yani büyük sigorta, ilâç ve hastane şirketlerine daha da çok para vermeyi amaçlamaktadır.

Tüm bu güçler bu durumun farkındadır. Bu büyük şirketler, bu sağlık "reform"unu başından beri destekliyorlar. Televizyon yorumcusu Bill Moyers'e göre, yalnızca son bir kaç ay içinde sağlık sanayi bu "reform"u destekleme yolunda lobi, reklâm ve kampanyalara 380 milyon dolar (570 milyon TL) para harcamış bulunuyor. Birkaç ay öncesine kadar ise, sağlık sanayi yasanın "kamu seçeneği" diye bilinen, yani devletçe oluşturulacak sağlık sigortası ile ilgili bölümlerini tasarıdan çıkarmaya çalışmaktaydı. Böylece herkesi kendilerinden sigorta almak zorunda bıraktıktan sonra, sigorta şirketleri Kongre'yi, eğer sigortası olmayanlara sigorta satın almama seçeneği verilirse, reformdan desteklerini geri çekmekle tehdit ettiler.

Bu, özel sermayenin bir kez daha devlet tarafından kurtarılması anlamına gelmektedir ve fatura gene halka yüklenecektir. Bu "reform"dan pek çok insan endişe duymaktadır. Özellikle Medicare [devletin yaşlılara sağladığı sağlık sigortası - Ç. N.] üyeleri ve az çok iyi bir sigortaya sahip işçiler, bu hizmetlerin kesileceğinden ve cepten harcadıkları paranın artacağından korkuyorlar. Şu anda Senato'da bulunan yasa tasarısı ise bu endişelerin haklı olduğunu gösteriyor. Bazı kimseler ise, yeterli olmasa bile reformun, hiç olmazsa şimdikinden daha iyi bir sağlık hizmeti ortamı yaratacağını umuyorlar. Tüm bu görüşler, mevcut sistemin şu ya da bu şekilde değişime muhtaç olduğunu göstermektedir.

Felâket derecesinde bozuk bir sistem

2008 yılı içinde ABD'de, öncelikle sağlık sigortasından yoksun olup yeterli sağlık sigortası olmadığı için ölenlerin sayısı 45 bindir. Bu rakam, Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından geçenlerde tamamlanan bir araştırmanın sonucudur. Araştırmayı yürüten doktorlardan Steffie Woolhandler'in belirttiği gibi, "sağlık hizmeti alamayan insanların, bu hizmetlerce önlenecek hastalıklardan öleceği gün gibi açıktır".

Sağcı "düşünce kuruluşları", ABD'de sadece sağlıklı insanların sağlık sigortasına sahip olmadığını iddia ediyorlar. Ancak bu kesinlikle yanlış. Sigortadan yoksun insanların yarıya yakınında ya kanser başlangıcı, ya da şeker, kalp, yüksek tansiyon, damar sorunları gibi ciddi kronik hastalıklar var. Ve bu kimselerin de gene yarıya yakını, geçen yıl bir doktorla görüşmüş değil.

ABD'de bugün 46 milyon kişi, yani nüfusun yüzde 15'inden fazlası, sağlık sigortasından yoksun. Bu insanların ne işleri aracılığı ile sigortası var, ne hükümet aracılığı ile, ne de çocuklar için var olan herhangi bir kamu programı aracılığı ile.

Çalışma yaşındaki insanlar için rakamlar daha da vahim, çünkü bu insanların çoğunluğu hükümet programlarının hiç birinden yararlanamıyor. 2008 yılında, bu insanların beşte birinin sağlık sigortası yoktu; üçte biri ise 2007 ile 2008 yıllarındaki iki yıllık dönem içinde bir süre sigortasız kalmışlardı.

Sağlık hizmetleri, bugün ABD'de karşılanmamış büyük bir ihtiyaç oluşturuyor. Ücra Bölge Sağlık Vakfı adlı kuruluş, Los Angeles'in merkezinde bedava bir klinik kurunca, orada görev alan doktor, dişçi ve diğer sağlık görevlileri sadece temel sağlık hizmetleri değil, tedavi gerektiren kronik hastalıklar, hatta kanser, diş ameliyatı gibi sorunlarla gelmiş binlerce insanı karşılarında buldular. Sanki bu klinik, ABD'nin en büyük ve zengin kentlerinden birinin merkezinde değil de az gelişmiş bir ülkede idi!

Ülke Sağlık Hizmetlerine Daha Fazla Harcıyor, Halk Daha Az Hizmet Görüyor

ABD dışındaki sanayileşmiş ülkelerin hepsi de hemen hemen tüm halka sağlık hizmeti sağlıyor. Üstelik tüm bu ülkeler, sağlık hizmetlerine ABD'den çok daha az para harcıyor. 2007 yılında, ABD sağlık hizmetlerine kişi başına 7290 Amerikan doları (yaklaşık 11 bin TL) harcadı. Bu tutar, Kanada, Hollanda, Avusturya ve Fransa'da harcanan miktarın iki katına yakındır. Ayrıca, sağlık harcamalarının ülkenin ürettiği servetteki payı açısından da ABD birinci sıradadır. OECD'ye [Gelişmiş Ülkeler Ekonomik Örgütü - Ç.N.] göre, ABD 2007 yılında gayrı safi milli hâsılasının yüzde 16,2'sini sağlık hizmetlerine harcarken, tüm OECD ülkeleri içinde bu harcamaların ortalaması yüzde 8,9 idi.

Bu tür gerçekleri tamamıyla yalanlayamayan sağcılar, "daha fazla harcıyoruz çünkü o ülkelerden daha iyi, hatta çok daha iyi hizmet görüyoruz" iddiasında bulunuyorlar.

Evet, ABD zenginlere dünyada var olan en ileri tıp alet ve hizmetlerini ve en bilgili doktorları sunmaktadır. Bu ülkedeki ameliyathaneler tüm dünyaya parmak ısırtmakta, dünyanın her yanından zengin insanları bu ülkeye çekmektedir.

Ancak bu, ABD nüfusunun çoğunluğu da bu olanaklardan yaralanıyor anlamına gelmez. ABD'de kişi başına doktor oranı (binde 2,4), gelişmiş ülkeler ortalamasının (binde 3,5) ancak üçte ikisi kadar. Doktorların dağılımı açısından ise durum daha da kötü. ABD'de uzman hekim sayısı her yıl kat kat artıyor ve bazı uzmanlık alanlarında sayı, ihtiyacın çok üzerinde. Ancak pratisyen hekimlerin, yani hastalıkları önleyip tedaviyi koordine eden doktorların sayısında ciddi bir eksiklik söz konusu.

Dünyanın en zengin on üç ülkesi içinde, halk sağlığının on altı belirtisinin ortalaması alındığında, ABD on ikinci, yani sondan ikinci durumda. Doğum esnasındaki ölümler ve çocuk ölümleri bakımından ise ABD bu on üç ülke içinde sonuncu. Bu ülkelerin sadece ikisinde hayat ortalaması ABD'dekinden daha kısa, o da sadece bir kaç ay farkla!

Durum aslında bu rakamların gösterdiğinden bile kötü. Ulusal Akademiler Tıp Enstitüsü adlı kuruluşun 1999'da yaptığı bir araştırmaya göre, ABD'deki hastanelerde bir yıl içinde 144 bin kişi doktor veya diğer hastane personelinin hataları sonucu hayatını kaybetmektedir. Ölüme neden olan hatalar arasında, hastanede kapılan iltihaplar, ilâç vermede ve kayıtlarda yapılan hatalar ile gereksiz ameliyatlar bulunuyor. Buna ek olarak bir diğer 106 bin kişi, hastanedeyken kendilerine verilen yanlış ilâçlardan ölmektedir. Bir araştırmacının dediği gibi, "ABD'de üçüncü en yaygın ölüm nedeni hastaneler". Bu alanda da, "gelişmiş ülke" diye adlandırılan ülkeler içinde ABD sonuncu geliyor. Tıp hataları nedeniyle ölenlerin sayısı Kanada'da yüz binde 77 iken, ABD'de yüz binde 110.

Sağlık Hizmetine Parası Yetmeyenler

Bugün ABD'de ortalama yıllık sağlık sigortası primi bireyler için 4.824 dolar (yaklaşık 7.240 TL), aileler için ise 13.375 dolar (yaklaşık 20 bin TL). Bu rakam ise, asgari ücretle haftada 40 saat çalışan bir işçinin yıllık gelirine (15 bin dolar, yani 22.500 TL) yakın. Kısacası ABD'de sağlık sigortasının fiyatı, kendi sigortasını satın alan insanların çoğunluğunun ödeme gücünü kesinlikle aşmakta. Küçük iş sahibi patronların çoğunluğu da, işçileri için bu fiyatı ödemeye hiç niyetli değil.

Bu olmayacak fiyatlar işçilerin çoğunluğunu veya onların işverenlerini, ucuz sigortalar almaya zorluyor. Bu tür sigortalar ise, kendileri herhangi bir sağlık giderini karşılamadan önce müşterinin büyük bir miktarı cepten ödemesini ön görüyor. Sağlık sigortasının "hesaplı" olanlarının müşteriye, yani bize düşen fiyatı, ailemiz olup olmadığına veya işverenimizin sağlık sigortası ödeyip ödemediğine bağlı olarak, "sadece" 1.000 dolar (1.500 TL) ile 3.500 dolar (5.250 TL) arasında değişmektedir. Ancak sonra, gene bu şartlara bağlı olarak, insanlar cepten 1.500 dolar (2.250 TL) ile 4.000 dolar (6.000 TL) arasında bir miktar ödemek zorunda kalmaktadırlar. Başka bir deyişle, sigorta daha bir kuruş bile ödemeden, biz "sigortalı" olmamıza rağmen, duruma göre yılda cepten 7.500 dolar (11.250 TL) ödemek zorunda kalabiliyoruz!

Üstelik iş bununla da kalmıyor. Bu engelleri aştıktan sonra, "düşük primli" olanlarımız gelen faturaların yüzde on ile yirmi arasındaki bir tutarını, hatta bazen daha bile fazlasını ödemek zorunda kalabiliyor.

Eğer "yüzde on o kadar da fazla değil" diyen varsa, şöyle düşünün: 2007 yılında, bir kalp krizinden sonra kısa bir süre hastanede kalmak ABD'de ortalama 54 bin 400 dolara (81 bin 600 TL) mal oldu ve bugün bu fiyat kuşkusuz daha da yüksektir. Bu fiyat üzerinden yüzde on demek, size 5.440 dolarlık (8.160 TL) bir fatura çıkması demektir, yüzde yirmi ise 11 bin dolardan (16 bin 500 TL) fazla tutmaktadır. Ve bu sadece ortalama fiyattır, televizyon dizilerinde gördüğümüz doktorların o kahramanca tedavileri için ödenilmesi gereken gerçekten astronomik ücretler değil!

Kısacası "sigortalı" olmak, size çıkarılacak faturaları ödeyebileceğiniz anlamına gelmez.

Tüketiciler Birliği adlı kuruluşun yeni yayınlanan bir araştırmasına göre, sigortası olan insanların üçte biri, geçen yıl içinde paraları yetmediği için ya doktora gitmekten, ya tedavi görmekten, ya tahlil yaptırmaktan, ya da doktorun yazdığı ilâcı almaktan vazgeçtiklerini söylemişlerdir.

Uluslararası Sağlık Hizmetleri Dergisi adlı yayının baş redaktörü Vicente Navarro, ABD'de 168 milyon kişinin [nüfusun yaklaşık yüzde elli beşi - Ç.N.] yeterli sağlık sigortasına sahip olmadığını belirtmiştir.

Sağlık hizmetleri o kadar pahalı ki, önümüzdeki yıl içinde sağlık harcamalarının ABD'de 900 bin hane halkını, yani 2,6 milyon kadar kişiyi iflâsa sürüklenmesi bekleniyor. Üstelik söz konusu insanların büyük bir bölümü sağlık sigortasından yoksun da değil. 2008 yılı içinde, sağlık harcamaları nedeniyle iflâs ilân eden her on kişiden sekizinin hastalandığı sırada sağlık sigortasına sahip olduğu belirlenmiştir. Bu insanlar, sağlık sigortaları yetersiz olduğu için iflâs etmek zorunda kalmışlardır.

Uzun Sözün Kısası, Sistem Bozuk

Dünyada sağlık hizmetlerine en çok para harcayan ülke ABD.

Ancak, sanayileşmiş ülkeler arasında, nüfusunun önemli bir bölümünü parası yetmediği için sağlık sigortasından yoksun bırakan tek ülke de gene ABD.

ABD'de sigortalı insanların çok büyük bir bölümünün sigortası hem yetersiz, hem de çok pahalı.

ABD'deki sağlık sisteminin nüfusun çoğunluğuna verdiği hizmet, diğer sanayileşmiş ülkelerin hepsinden daha kötü.

ABD Sağlık Sisteminin Başarılı Olduğu Tek Alan: Kâr Üretmek

Kâr, ABD sağlık sisteminin içine tüm sanayileşmiş ülkelerden daha fazla işlemiştir.

Ancak tabii kâr hedefi, başka ülkelerde de sağlık hizmetlerini çarpıtmaktadır - ne de olsa kapitalizm hâlâ tüm dünyaya hükmediyor. Örneğin Kanada gibi "tek ödeyicili" bir sisteme sahip olan, yani sağlık sigortası herkesin ödediği vergiler temelinde, hükümet tarafından idare edilen bir ülkede bile, kâr amaçlı özel çıkar grupları (hastaneler, doktor grupları, diğer hizmet kuruluşları, ilâç firmaları) sağlık hizmetlerinin diğer kesimlerinde geniş ve gittikçe artan bir rol oynamaktadır.

İngiltere ve İsveç gibi diğer bazı ülkelerde ise sistemin her iki kesimi de ABD'deki yaygın deyimiyle "sosyalize edilmiştir", yani devlet yalnızca vergilere dayanarak sağlık giderlerini karşılamakla kalmamakta, hizmet verenleri de bünyesine almış bulunmaktadır. Ancak bu ülkelerde bile, özel şirketler ve ilâç sanayi o sosyal sistemle yan yana varlığını sürdürmekte, o sistem sayesinde palazlanmakta ve gitgide sistemin içine sızmaktadır.

Fakat gene de hiç bir ülkede kâr, sağlık hizmetlerini ABD'deki kadar avucunun içine almış değildir. Sistemi ABD'ninkine benzer bir diğer ülke olan İsviçre'dir ve orada da, ulusal gelirin ABD'dekine yakın oranda çok büyük bir payı sağlık hizmetlerine harcanmaktadır.

2008 yılında, sağlık hizmetlerinden para kazanan yedi ayrı sanayi kolu, Fortune dergisinin "en kârlı yüz işkolu" listesinde baş sıralarda yer aldı. Sağlık hizmeti toptancıları 39'uncu, grup sigorta firmaları 35'inci, tıp tesisleri 34'üncü, eczaneler 30'uncu, sağlık sigortası 22'nci, tıp ürün ve âletleri dördüncü, ilâç ürünleri ise üçüncü sırada yer aldı. Yani bu son iki iş kolu, petrol, elektronik âlet, uçak ve askeri sanayilerinden bile daha kârlı durumdalar! Sağlık sigortası şirketleri ise 2007 yılında dokuzuncu sırada idiler ve 2008'de de çok daha yüksekte olabilirlerdi, fakat bu şirketler para borsalarında kumar oynayıp çok para kaybettikleri için "ancak" 22'nci gelebildiler.

Üstelik sağlık sisteminden çıkarılan bu aşırı kâr her yıl artmaya da devam ediyor. 2000 ile 2007 yılları arasında tıp ürün ve âletleri satan en büyük dört firma, kârını yüzde 140 oranında artırdı. Eğer bu oran size o kadar yüksek görünmüyorsa hatırlatalım: Bu şirketler 1990'lı yıllarda gerçek anlamda astronomik düzeyde kâr etmişlerdi.

"Yatırımcı"lar bu her iki sanayiden de fazlasıyla memnun olmalı. Bir de bu şirketlerin idarecileri. Sağlık ürünleri sanayinde 2007'de en yüksek ücretli idareci Becton, Dickinson firmasının genel müdürü idi ve o yıl 21 milyon doları (31,5 milyon TL) cebe attı; aynı yıl ilâç firması Abbot Labs'ın genel müdürü ise 45 milyon dolar (67,5 milyon TL) ücret aldı.

Kırk yıl önce, sağlık giderleri ABD milli gelirinin yüzde altısını oluşturuyordu, yani bugünkü yüzde 16'dan çok daha küçük bir miktarı. Fakat kırk yıl önce sistem, bu derece kâra yönelik değildi. O zaman hastaneler, yaşlı yurtları ve diğer tıp tesisleri genelde ya doktorlar, ya vakıf ve dini kuruluşlar, ya da kent, bölge ve eyalet hükümetleri tarafından idare ediliyordu. Doktorlar tabii o zaman da çok para kazanıyordu, fakat henüz kârı artırmaktan başka amacı olmayan şirketler halinde örgütlenmiş değildiler.

Son kırk yıl içinde büyük değişiklikler oldu. ABD'de eyalet hastanesi artık pek yok gibi. ABD'nin çoğu büyük kentinde - örneğin Baltimor, Filadelfiya ve Detroit'te - savaş gazilerine hizmet veren askeri hastaneler dışında halka açık bir tek devlet hastanesi bile kalmamış durumda.

Sağlık hizmetleri artık "yatırımcı"lara ait, yani sadece kâr amaçlı şirketlerce karşılanmakta. Bu şirketlerin ilk hedeflerinden biri ise HMO'lar [Türkçe karşılığı ile "Sağlık Koruma Örgütleri - yıllık tek ücret karşılığı üyelerine sağlık sigortası veren kuruluşlar - Ç.N.] oldu. HMO'lar başlangıçta tek ve kâr amaçlı olmayan sigorta şirketleri idi. Bu örgüt bir grup doktoru işe alıyor, onlar da bir hastanın tüm tedavisini koordine ederek tek çatı altında sunuyorlardı. Tıp araştırmacıları bugün hâlâ bu tür bir sistemin hem sağlık giderlerini düşürdüğü, hem de daha iyi hizmet sağladığı görüşündeler.

Önceleri ya doktorlar, ya da büyük şirketlerle kooperatif türü bir işbirliğine giren sendikalar tarafından kurulan HMO'lar, 1980'li yıllardan itibaren kâr amaçlı şirketlerce ele geçirilmeye başladı. 1985'te HMO sektörünün yüzde 26'sı "yatırımcı"lara aitti. 1998'e gelindiğinde ise yatırımcılar sektörün yüzde 62'sine sahip durumdaydı. HMO adının "kötü hizmet"le özdeşleştirilmesi de işte bu döneme denk gelmektedir!

Sağlık sektörünün kâr amaçlı bir sanayiye dönüştürülmesi yolundaki baskının çoğu Wall Street'in [New York borsası - Ç.N.] büyük yatırım firmalarından geldi. Önce Bear Stearns, sonra da Lehman Brothers firmalarında sağlık sektörü üzerine uzmanlaşmış bir idareci olan Mary Tanner, bu gerçeği şöyle dile getirmişti: "Başlangıçta çoğu yatırımcı, hasta ve ölmekte olan insanların sırtından para kazanmaya çalışma konusunda kendilerinden emin değildi". Görünüşe bakılırsa yatırımcılar bu tür tereddütlerden çabuk kurtardılar kendilerini!

Bugün kâr peşinde koşan firmalar, ülkedeki böbrek diyaliz tesisleri, bakımevleri, rehabilitasyon ve psikiyatri merkezleri ile HMO'ların hemen hemen dörtte üçünü kontrol ediyorlar. Ayakta tedavi kliniklerinin çoğunluğu gene bu tür firmaların elindedir ve ameliyat klinikleri ile acil bakım hastaneleri de o yönde hızla ilerliyor.

Bu kesimlerin - hastaneler, HMO'lar, diyaliz merkezleri ve saire - hiç birinde tedavi ve bakım iyileşmiş değil ve aksine, kötüleşiyor. Harvard, Johns Hopkins, Columbia gibi ABD'nin en önemli tıp üniversitelerinden uzmanların yapmış olduğu her araştırma, kâr amaçlı firmalarca işletilen tesislerde tedavinin diğerlerinden daha kötü olduğunu göstermiştir.

Ancak bu tesislerde tedavi kötüleşirken fiyatlar da artmış durumda, hem de aşırı bir şekilde. 1980 yılında, hastaneler fiyatlarını giderleri üzerine aşağı yukarı yüzde yirmi "kâr haddi" koyarak hesaplıyorlardı. 2006'ya gelindiğinde bu "kâr haddi" gider üzerine yüzde 200'e yükselmiş durumda idi! Bu rakamlar Amerikan Hastaneler Birliği'nin yıllık istatistiklerinden alınmıştır.

Bir yatırımcı ne ister? Kâr ve daha fazla kâr. Peki, tıp tesisleri bu kârı nasıl üretir? Fiyatları ile giderleri (özellikle de işgücüne dayanan giderleri) arasındaki farkı yükselterek. Örneğin hastaneler, hastabakıcıların iş saatlerini artırıyorlar, bir vardiyadaki hastabakıcıların sayısını azaltıyorlar, "geçici" işçiler çalıştırıyorlar ve hademelerin sayısını azaltıyorlar. Bütün bu uygulamalar, personelin el yıkama gibi en temel temizlik ilkelerini bile unutup ihlâl etmesine yol açıyor. Bir diğer yaygın sorun ilâç ve laboratuar testlerinde yapılan hataların artması. Hastaneler testleri düşük ücretli, uzman olmayan firmalara aktarıyorlar. Bu bir otomobil fabrikasında işi hızlandırmaya benzer bir uygulama, ancak bu hızlandırma doğrudan hastalara, yani insanlara, zarar veriyor. Üstelik işin bu yönü bile kârı artırma amacıyla kullanılıyor. Doktorlar, iyi bir sigorta planına sahip hastalara bir sürü gereksiz test yazıyorlar. Ancak sigortası iyi olmayan veya sigortasız hastaları, hastanelerin çoğu en kısa zamanda kapı dışarı etmeye bakıyorlar.

Bazen hastaneler, doğrudan doğruya sahtekârlık yaparken yakalanıyorlar. ABD ve Büyük Britanya'da 160 hastaneye sahip olan HCA (Hospital Corporation of America) şirketi, şu anda 120 bin hastabakıcıyı vardiyasını çalışılmış gibi gösterip faturalara eklemekten soruşturma altında. Aynı şirket, 2003 yılında da Medicare [devletin yaşlılara sağladığı sağlık sigortası - Ç.N.] fonunu dolandırmakla suçlanmış ve 1,7 milyar dolar (2,55 milyar TL) ödemeyi kabul ederek devletin davadan vazgeçmesini sağlamıştı. Normalde böyle bir suçtan dolayı kapatılması gereken HCA yalnız faaliyetini sürdürmekle kalmadı, o zamandan beri büyümeye de devam etti.

Arada ilginç bir nokta: HCA şirketinin sahipleri arasında ABD Senatosu eski çoğunluk grubu önderi Cumhuriyetçi Partili senatör Bill Frist'in ailesi de var. Frist, geçtiğimiz Ekim ayında, "sağlık reformu"nu desteklemeyen Cumhuriyetçi Parti ile fikir ayrılığına düşerek, Demokrat Parti tarafından hazırlanan yasa tasarısından yana pozisyon aldı.

Frist, kendi ortağı olduğu HCA şirketinin çıkarlarına uyanın ne olduğunu biliyordur kuşkusuz.

Hem Kâr Amacı, Hem de Yönetim Tarafından Yozlaştırılmış Bir Sigorta Sektörü

Uzun yıllar, sağlık sigortası sektöründe bir nevi vakıf nitelikli, yani kâğıt üzerinde kâr amaçlı olmayan, Blue Cross adlı şirket, egemen bir rol oynamaktaydı. Büyük Depresyon sırasında, yani 1930'lu yıllarda öğretmen grupları tarafından kooperatif şeklinde başlatılan, sonra doktor gruplarının da katılması ile genişleyen bu kuruluş, üyelerinden her ay küçük bir aidat alıyor, bir üye tedavi gördüğü zaman da doktorlara ücretlerini ödüyordu. Zamanla Blue Cross büyüyüp Blue Shield adlı diğer bir kuruluşla birleşmesine rağmen, "kâr amacı gütmeyen" şirket statüsünü korudu. ["Kâr amacı gütmeyen", veya İngilizce deyimiyle "non-profit", ABD'de hukuki bir terimdir. Bu statüye sahip kuruluşlar kâr edebilirler, ancak kârlarının belli bir yüzdesini kendi faaliyetlerine veya hayır işlerine harcamak koşuluyla vergiden muaf tutulurlar - Ç.N.] Bu statü, Blue Cross yöneticilerinin gayet yüksek ve yıldan yıla da artan maaşlar almasını engellemedi. Zamanla şirketin doktorları da oldukça şişkin ücretler almaya başladılar. Sonunda nihayet bu "kâr amacı gütmeyen" şirket, kâr amaçlı alt şirketler kurarak, gittikçe artmakta olan para rezervlerini onlara aktarmaya başladı.

Derken kâr amaçlı şirketler de piyasaya girdi. Hem sağlık sigortası satın alan müşterilerden, hem de sağlık hizmetlerinde çalışanlardan daha fazla kâr çıkarma yarışı hızlandı. Büyük, ülke çapında şirketler (Cigna, Aetna, United Health, Coventry) hemen piyasayı ele geçidiler, hatta bazı eyaletlerde Blue Cross'un yerini bile aldılar. Başka bazı eyaletlerde ise Blue Cross'un çatısı altındaki firmalar kendilerini özel firmaya dönüştürdüler. Bazen bu firmalarda baş yöneticiler de yeni firmanın gelecekteki kârından ödenmek koşulu ile aldıkları borçlar yoluyla kendilerini "yatırımcı" ilân ettiler. Wellpoint şirketinin gelişimi, sağlık sigortası sektöründeki hızlı değişime iyi bir örnek. Bu şirket 1993 yılında Kaliforniya'da, kâr amacı gütmeyen statülü Blue Cross'tan ayrılan, kâr amaçlı bir HMO olarak işe başladı. Üç yıl sonra aynı şirket Kaliforniya'daki Blue Cross'un geri kalan bölümünü bünyesine almış durumdaydı. Wellpoint daha sonra 2004'te İndiana eyaletindeki Blue Cross'tan benzer şekilde ayrılmış olan Anthem ve New York eyaleti Blue Cross'undan gelen Empire şirketlerini satın aldı. Derken bu şirketlerin her biri, başka eyaletlerde eskiden kâr amacı gütmeyen statüde olan Blue Cross'ları satın aldılar. Bugün Wellpoint, on beş eyalette faaliyet gösteren kâr amaçlı Blue Cross/Blue Shield firmalarının sahibidir.

Sigorta şirketlerinin kârlarında son on yıl içindeki hızlı artış, değişimin ne derece aşırı olduğunu gösteriyor. Devlet raporlarına göre, 2000 ile 2007 yılları arasında en büyük on sigorta şirketinin kârı yüzde 428 oranında arttı. Bu şirketlerin en yüksek maaşlı dört yöneticisinden her biri de, 2007 yılında 13 ile 26 milyon dolar (19,5 ile 39 milyon TL) arasında para kazandılar.

Kâr ve baş yönetici maaşları, sigorta şirketlerine giden paranın oldukça belirgin bir oranını oluşturuyor. Ancak bundan da çok fazlası, aynı harcamaları defalarca tekrarlayan bu karmaşık sistemin yönetim masrafına gidiyor. Bugün ABD'de on üç bin değişik özel sigorta şirketi var. Buna ek olarak, devlete ait Medicare, ödemelerin idaresini pek çok özel şirkete aktarmakta ve gene devlete ait Medicaid ise önce eyalet sistemlerine bölünmekte, sonra da aynı şekilde özel şirketlere sözleşmeli olarak iş vermekte. Bu şirketlerin her biri de kendi ayrı faturalama, ödeme, inceleme ve soruşturma sistemlerini kullanmakta. Ayrıca gene bu şirketlerden her birinin, doktor ücretleri için, satış, reklâm ve saire için ayrı birer bölümü var. Kısacası, ayrı şirketlerin bünyesi içinde aynı işlemler, devamlı tekrarlanıp kopyalanmakta, bu da ABD sağlık sektörünün harcamalarını dipsiz bir bataklığa çekmekte.

Karşılaştırma yapacak olursak, Kanada'nın devletçe idare edilen "tek ödeyicili" sigorta sistemi, toplam sağlık giderlerinin yalnızca yüzde 1,3'ünü yönetim giderlerine harcarken, ABD'deki sayısız özel şirket sayesinde bu ülkede bu oran yüzde 11,7, yani Kanada'dakinden dokuz kat daha fazla!

Kanada'nın sistemine çok benzer olan temel Medicare sisteminde, yönetim giderleri yılda yüzde ikiden az. Buna karşılık, Medicare'e yamalanan ve fiyat, hak kapsamı ve cepten ödenecek para gibi kararları büyük ölçüde özel şirketlere bırakan "Medicare Advantage" sisteminde, yönetim giderleri 2007 yılında yüzde 11 idi.

Hikâye sigorta şirketleriyle de bitmiyor. Doktorlar ve yardımcıları, sigorta işlem ve ödemeleri için büyük zaman ve para harcamaktalar. Sırf bu harcamaların, toplam sağlık giderlerinin yüzde on ikisine denk geldiği tahmin ediliyor.

Eğer bir doktorun muayenehanesinde çalışıyorsanız, faturaları bir sigorta şirketine bir çeşit form ile diğer bir sigorta şirketine başka bir çeşit form ile yollamak zorundasınız. Sonra bekleyeceksiniz, telefon edip ödemenin niye geciktiğini soracaksınız, fatura reddedildiğinde itiraz formu dolduracaksınız ve nihayet, pek çok kez olduğu gibi sonunda o faturayı unutacaksınız. Bize durmadan sağlık faturalarını ödemeyen hastalardan söz edilir. İşin doğrusu, bu faturalarını ödemeyenler içinde başta gelenler, sürekli geciktirme ve reddetmelerle, hasta ve doktorları bıktırıp parayı istemekten vazgeçiren sigorta şirketleridir.

Bunlardan ayrı olarak hastanelerin, laboratuarların, hastanelere geçici olarak hastabakıcı sağlayan taşeron şirketlerin hepsinin de kendi yönetim harcamaları var. Tüm bu yönetim harcamaları toplandığında, ABD'deki toplam sağlık sigortası primlerinin yüzde 31'ini oluşturuyor.

Evet, Obama'nın "reform" getirmeyi vaat ettiği "bozuk" sağlık sistemi işte bu.

"Reform Getireceğiz" Diyerek Sistemi Daha Da Bozuyorlar

Bu "reform" hakkında ilk söylenmesi gereken, halkın önerilen değişikliklerin hepsinden habersiz olduğu ve öyle de kalacağıdır.

Şu anda Senato Finans Komitesinde görüşülmekte olan "sağlık reformu" tasarısının son şekli, 800 sayfaya yakın "kavram ifadesi" içermekte ve kamuoyuna da verilen tüm bilgi bundan ibaret. (Metni şimdi tamamlanmış olan asıl yasa ise 1.502 sayfa ve buna ek olarak var olan Medicare, Medicaid, çocuklarla ilgili programlar gibi, devlet sağlık planlarında yapılacak değişikliklere değinen binlerce sayfa daha var.) Yasa son şeklini almadan önce ise, Senatoda görüşülmekte olan iki tasarı, iki Senato komitesinin başkanları, Obama hükümeti ve Senato çoğunluk lideri Harry Reid tarafından "birleştirilecek". Ayrıca bu arada Temsilciler Meclisinde bulunan üç ayrı yasa tasarısı da benzer bir biçimde "birleştirilecek". Sonra da, Kongrenin her iki kurulunda uzun bir tartışma ve değiştirme sürecinin ardından bu "birleşmiş" tasarılar da birbiriyle "birleştirilecek". Tüm bunların amacı da tabii yasayı büyük yatırımcıların çıkarlarına uydurmak.

Ancak gene de, Senato Finans tasarısının bilinen genel çizgileri (ki bunlar, ayrıntılar dışında değişmeyecek), bu "reform"un halka ne derece büyük bir saldırı niteliği taşıdığını göstermeye yeterli.

Bu reformun ana niteliği, şu anda ABD'deki sağlık hizmetlerini tamamen çarpıtan hâlihazırdaki sistemi sadece yerinde bırakmakla kalmayıp daha da güçlendiriyor olması. Sağlık hizmetlerinden çıkarılan kârı kontrol altına alma veya biraz olsun kısıtlama yolunda hiç bir şey yok bu yasada. Yönetim harcamalarını önleyecek de hiç bir şey yok. Aksine, yasadaki karmaşık muhasebe nedeniyle bu harcamalar daha da artacak. Basında, yasanın getireceği yeni bürokrasi katmanlarının sırf yönetim harcamalarını yüzde dört ile beş arasında artıracağına dair makaleler şimdiden çıktı bile.

Bu "reform"un getireceği bir temel değişiklik şu: Her birey ya kendisi sağlık sigortası satın almak, ya da işvereni aracılığı ile sigortaya sahip olmak zorunda kalacak - aksi halde yıllık bir ceza ödemek zorunda kalacak. Bu ceza, şimdilik kişi başına 400 dolar (600 TL) ve aile başına 1.500 dolar (2.250 TL) olarak belirlenmiş durumda, ancak Kongre'de bu miktarlar üzerine pazarlık henüz bitmiş değil.

Başka bir deyişle, bugün sigortasız olan insanlar, özel şirketlerden paralarının yetmediği, hemen hemen hiç bir hastalığı kapsamayan bir sağlık sigortası satın almak zorunda kalacaklar. Veya almazlarsa, sigortasız olma "lüksü" karşılığı, gene paralarının yetmeyeceği kadar büyük bir ceza ödemek zorunda bırakılacaklar.

Evet, gerçi insanlar gelirlerinin yüzde sekizinin altında fiyatı olan bir sigorta bulamazlarsa cezadan muaf tutulacaklar. Yani sigorta satın almama "hakkı" olacak, ancak temel sorun ortadan kalkmayacak, yani insanlar gene sigortasız kalmış olacak. Yok, eğer bir kimse ucuz bir sigorta bulacak olursa, gene o yüksek cepten ödemelere maruz kalacak, yani sigortanın fiyatı hemen iki veya üç katına yükselecek.

Bu yasanın ardındaki mantık, insanların "sorumsuz" oldukları için sağlık sigortası satın almadıkları ve dolayısıyla satın almaya zorlanmaları gerektiği. Bu, insanları hor gören, iğrenç bir tavır. Emekçi insanlar sorumsuz değiller, kâr amaçlı bu sağlık sistemince düzenlenen sağlık hizmetlerine paraları yetmiyor.

Tasarıdaki Medicaid seçeneği, bir can simidi olarak gösteriliyor. Hükümetin belirlediği fakirlik sınırının (yani dört kişilik bir aile için 29.300 dolar veya 44.000 TL, yıllık gelirin) yüzde 133'ünün altında gelire sahip insanlar, Medicaid adlı devlet sigortasını almaya hak kazanacak. Ancak, Medicaid'e sahip olmak, sağlık hizmetlerinden yararlanmak anlamına gelmiyor. Bu "reform," hiç bir doktor, hastane veya laboratuara Medicaid kabul etme yükümlülüğü getirmiyor. Daha en son eyalet bütçe kesintileri başlamadan önce bile, tüm pratisyen hekimlerin üçte birinden azı, dişçilerin ise dörtte biri Medicaid kabul etmekte idi. Ayrıca da bu yıl, Medicaid'e yeni kesintiler geldi. Örneğin, diş ve göz tedavisi, gözlük, kulak ve ayak hastalıkları, Medicaid kapsamından çıkarıldı.

Federal eyaletten ayrıcalık elde eden bazı eyaletler, Medicaid sigortalılarından prim ve cepten ödeme almaya başladılar. Yeni yasayla, tüm eyaletler bu hakka sahip olacak!

Bir diğer sözde "can simidi": Gelirleri resmi fakirlik sınırının yüzde 133'ü ile yüzde 400'ü arasında bulunan aileler, sağlık giderlerinin bir bölümünü karşılamak üzere vergi kredisi alabilecekler. Fakat o krediler en ucuz sigorta primlerinin bile ödemeye yetmeyecek. Ayrıca da, bu kredilerden yararlanmak için insanlar, vergi formları doldurup bir sene beklemek zorunda kalacak. Ancak, fakirlik sınırında yaşamak demek haftadan haftaya yaşamak demektir. Bu insanlar bu sene ödedikleri parayı geri almak için gelecek seneyi beklemek lüksüne sahip insanlar değiller.

Senato Finans tasarısının giderlerini hesaplayan Kongre Bütçe Bürosu, bu tasarının 25 milyon kişiyi sigortasız bırakacağını tahmin etmiştir. Söz konusu "reform"un niteliği hakkında başka bir yoruma gerek var mı?

Hükümet, var olan bürokrasiye yeni bürokrasi katmanları ekleyerek yeni bir kuruluş oluşturacak. Bu "ulusal sigorta pazarı"na gidecek insanlar sözde daha hesaplı sigorta satın alabilecekler. Ancak, hiç bir sigorta şirketi "hesaplı" sigorta satmak veya bu sigorta pazarına katılmak zorunda olmayacak!

Ayrıca, hiç bir işveren işçilerine sağlık sigortası vermek zorunda olmayacak. Veren işverenler ise gayet düşük kapsamlı bir sigortadan fazlasını vermekle yükümlü olmayacak. Gene Kongre Bütçe Bürosu'nun tahminine göre, tasarı Kongre'den geçerse bugünkünden daha fazla sayıda işveren, bu yasayı bahane edip işçilerine sigorta vermekten vazgeçecek.

Evet, gerçi işçilerine sigorta almayan işverenler küçük bir "ücret" (ceza değil de ücret!) ödemek zorunda kalabilir. Ancak, miktarı işçi başına 150 dolar (225 TL) ile sınırlı bu ücret toplam işçi sayısı üzerinden değil, sadece sigorta satın alınca vergi kredisi alan işçilerin sayısı üzerinden hesaplanacak. Sigorta satın almayan işçiler, işverenin ödeyeceği ücrete dahil edilmeyecek. Ailesi aracılığı ile sigortalı olan işçiler de sayılmayacak. Maaşı düşük olup da Medicaid'e hak kazanan işçilerden de işveren sorumlu olmayacak (bu maddeye en çok Wal-Mart gibi cimri firmalar seviniyor olmalı). Ayrıca, haftada kırk saat çalışan işçi sayısı elliden az olan işverenler de bu ücretten muaf tutulacak. Başka bir deyişle, bugün iş piyasasında çok yaygın olduğu üzere, eğer bir firma 49 işçiyi haftada 40 saat, 500 işçiyi ise 40 saatten az çalıştırıyorsa, bu firma ne işçilerine sigorta almakla yükümlü olacak, ne de bu ücreti ödemekle!

Sözde, sigorta şirketleri, bugün sık sık yaptıkları gibi, hastalanan sigortalılarının sigortalarını iptal etmekten veya önceden hastalığı olan insanları reddetmekten men edilecekler. Aslında bu tür yasalar bugün de bazı eyaletlerde var zaten, fakat bu yasalar sigorta şirketlerinin ödemeleri geciktirmesine, hatta hastalanan bir sigortalının faturalarını ödemeyi reddetmesine ve doktorların da faturaları sigorta şirketi yerine hastalara göndermesine engel olmuyor.

Sözde, sigorta şirketleri, sağlık durumuna göre bir sigortalıdan yüksek prim alamayacak (örneğin bugün şeker ve kalp hastalığı, yüksek tansiyon gibi kronik sorunu olan insanlara yaptıkları gibi). Fakat Senato'daki tasarı, sigorta şirketlerinin yaşlı insanlardan genç sigortalılara kıyasla dört kat daha fazla prim almasına izin veriyor. Ve tabii ki söz konusu kronik sorunlar da genelde yaşlı insanlarda görülür!

Dahası, işçilerine sigorta alan işverenler, kronik sorunları olan işçilere sigorta primlerinin yarısına kadar olan bir bölümünü ödettirebilecek - eğer o işçiler bir "iyileşme programı"na yazılıp şeker, tansiyon ve kilolarını belirli "hedef"ler düzeyine indirmezlerse. Bu, insanların sağlıklarına dikkat etmeleri için bir "teşvik ödülü" olarak gösterilmeye çalışılıyor, oysa cezadan başka şey değil. Ayrıca, Amerikan Kalp Derneği gibi örgütler, bu tür uygulamaların insanlarda daha iyi değil, aksine daha kötü sağlığa yol açtığı gerekçesiyle geçmişte bu tür planlara karşı çıkmışlardır. Bu planın bütün yaptığı, sigorta primlerinin bir bölümünü işverenin sırtından alıp işçilere yüklemektir. Dolayısıyla bu, işverenlere verilmiş bir diğer hediyeden başka şey değil. Bu da yetmiyormuş gibi, sigorta şirketlerinin de aynı oyunu oynayıp "hedef"lerini tutturamayan sigortalılardan yüzde elliye varan oranda fazla prim almalarına izin verilecek!

Kaliforniya Batı Hukuk Üniversitesi Tıp Hukuku Enstitüsü'nün müdürü olan Bryan Liang, sigorta şirketlerinin insanların sağlığı üzerindeki kayıtsız şartsız egemenliğini şöyle tanımlıyor: "Şu anda düzen, hastaların zararına çalışmaktadır. Sağlık reformu, oyunun kurallarını değiştirmeyecek."

Tasarıdan çıkarılmış olan "kamu seçeneği" [devletçe idare edilecek sigorta şirketi - Ç.N.] tasarıyı "satma" bahanesiyle geri getirilse bile, Kongre Bütçe Bürosu'nun tahminine göre, sigortasız insanların ancak yüzde beş kadarı bu seçeneğe hak kazanabilecektir. Bu alanda tanınmış iki araştırmacı, Harvard Üniversitesinde profesör olan Dr. David Himmelstein ve Dr. Steffie Woolhandler, özel sigorta şirketleri piyasayı kontrol ettiği sürece "kamu seçeneği"nin sorunları niye hafifletmeyeceğini şöyle açıklıyorlar:"Bir kamu sigorta planı, özel şirketlerin kârlarını azaltabilir ve bu yüzden şirketler bu seçenekten nefret ediyorlar. Ancak bu şirketlerin kârı, bürokrasinin yuttuğu paranın sadece yüzde üç kadarını oluşturmaktadır.

Çok büyük miktarda para, kâr getirecek, yani sağlıklı müşterileri çekmeye yönelik reklâmlara harcanıyor. Ve hastaneler ile doktor muayenehanelerindeki bürokratlara, ödemeler üzerine kavga eden bürokrat ordularına sigorta şirketleri onlarca milyar dolar harcamaktadır. Kamu seçeneği olsun olmasın, bu harcamalar devam edecektir.

Maalesef, sağlık sigortası sektöründeki rekabet yukarıya doğru değil, aşağıya doğru bir yarış niteliği taşımaktadır. Sigorta şirketleri, tedaviye para ödememek için yarışıyorlar. Bu amaçla ödemeleri reddediyor, harcamaları hastaların veya başka mükelleflerin üstüne yığıyorlar. Hastaların zararına olan bu tür tavırlar, şirketlere rekabette üstünlük sağlıyor.

Bu ortamda bir kamu planı, ya özel sigorta şirketlerini taklit edip onların bir kopyası haline gelecek ya da batıp gidecektir."

Sağlık Giderleri Artacak - Tıp Sektörü Öyle Diyor

Peki ya sağlık giderleri? Sistemde giderleri kontrol altında tutacak en ufak bir mekanizma bile yok. Evet, yaz ortasında Obama hükümeti sağlık sektörünün değişik kesimleri ile anlaşmaya vardığını açıkladı. Gerçekte, ilâç sanayi, sigorta şirketleri ve hastane sektörünün her biri ayrı ayrı SADECE önümüzdeki on yıl içinde olacağını bekledikleri FİYAT ARTIŞInı "gönüllü olarak" sınırlamaya söz verdiler. Ve bu "beklenen fiyat artışı"nın ne kadar olacağı konusunda da bir şey söylemediler.

Buna karşılık hükümet, bu sektörler üzerine önümüzdeki on yıl boyunca herhangi bir kısıtlama getirmeyeceğini vaat etti. Anlaşmanın bu yönünü başta hükümet gizli tutmuştu, fakat Eylül ayında Senato Finans Komitesine, bu anlaşmayı iptal etme yolunda bir öneri getirilince her şey gün ışığına çıktı.

Kısacası, özel şirketlerin idare ettiği sektörlerde giderler azalmayacak, aksine artacak.

Hükümet, israfı azaltarak para tasarruf etme konusunu aslında gündeme getirdi ve bu maddeler hâlâ Senato tasarısına dahil. Evet, sistemde israf çok - meselâ sırf yönetim giderleri yılda 400 milyar dolar (600 milyar TL) tutuyor. Ancak bu giderlerin çoğunluğu özel sektörde ve reformun kapsamı dışında. Aksine, tasarı "israfı azaltma" bahanesiyle Medicare ve Medicaid'de kesintiler öneriyor. Oysa o programlarda, sağlık sektörünün diğer kesimlerinden daha az israf var.

Üstelik tasarı, Medicare ve Medicaid'in özel sigorta şirketleri ile olan sözleşmelerine dokunmuyor. Medicare sigortalıları endişelenmekte haklı, çünkü sözü edilen kesintilerin hedefi, bu sigortalıların bugün hâlâ var olan hakları. Bu "reformcu"lara kalırsa, Medicare sistemindeki "israf", sistemden yararlanan insanlar!

Senato Finans Komitesi planı bir de, planın giderlerini karşılamak için "altın yaldızlı" diye adlandırılan sigorta planlarına vergi koymayı öneriyor. "Altın yaldızlı" da ne demek oluyor diyeceksiniz. Örneğin, yerel ve eyalet hükümet görevlilerini temsil eden AFSCME sendikası, üyelerinden yarısının bu öneriden etkileneceğini tahmin ediyor. Ve bir de tabii sahip oldukları sigortalar uzun yıllardır "altın yaldızlı" diye saldırıya uğrayan ağır sanayi işçileri.

Sonuç? Sağlık giderleri ve sigorta giderleri artmaya devam edecek. Sigortası olanlar daha yüksek fatura, vergi ve giderlere maruz kalacak. Bugün sigorta satın alamayan insanların çoğunluğu gelecekte de sigorta almakta güçlük çekecek. Medicare ve Medicaid sigortalıları için son zamanlarda yapılan kesintilere yenileri eklenecek. Medicaid programına yeni katılan sigortalılar, doktorların sigortalarını kabul etmediğini keşfedecek.

İşte sonuçta bu "reform"un niteliği bu: Halkın üzerine geniş çaplı bir saldırı.

Sağlık sanayi için ise bu "reform" bir piyango. Ekonomik kriz yüzünden üye sayısında azalma bekleyen sigorta şirketleri hem yeni üyeler kazanacak, hem de bu yeni üyelerden daha fazla para alacak. İlâç üreten şirketler, hem yeni müşteriler edinecek, hem de "biyoteknoloji tedavisi" adı altında devletten büyük sübvansiyonlar alacak. Artmakta olan işsizlik nedeniyle ödenmeyen faturaların ve acil bakım ziyaretlerinin artmasını bekleyen hastaneler, bu para kayıplarını karşılayacak.

Tüm sigortasız ve sigortası yetersiz kişiler derhal sigortaya kavuşabilir

Kongre Bütçe Bürosu'na göre, söz konusu tasarının önümüzdeki on yıl içindeki bedeli 829 milyar dolar (1,25 trilyon TL), yani yılda ortalama 83 milyar dolar (125 milyar TL) olacaktır. Bu bedel, şu andaki sistemin israfı (Kanada'nın sistemi ile karşılaştırıldığında yılda 400 milyar dolar, yani 600 milyar TL) yanında küçük kalmakta. Yani, bugünkü israf önlenebilirse herkese iyi bir sağlık hizmeti verilebilir, hatta sistemin bugün yetersiz olup bir zamanlar yok olduğu varsayılan salgın hastalıkların geri gelmesine yol açan eksiklikleri giderilebilir.

Kanada'nın sistemi tabii ki kusursuz değil, fakat ABD'nin sisteminden çok daha verimli ve hesaplı ve de Kanada'da halkın sağlık durumu genelde ABD'dekinden daha iyi. Bu, tıp çevrelerinde iyi bilinen açık bir gerçek.

Obama hükümeti ile Kongre önderleri de bunu biliyor. Onların da çoğu, Obama da dahil olmak üzere, "tek ödeyicili" bir sistemin, ABD'deki sağlık hizmetlerini iyileştirmenin en kolay ve çabuk yolu olduğunu kabul etmişlerdir. Fakat buna rağmen, Demokratik Partililer bu seçeneği gerçekleştirmeye çalışmıyor. Çünkü, Cumhuriyetçiler gibi, onların da amacı sistemi, sağlık açısından daha verimli ve ucuz hale getirmek değil, tıp sanayinin değişik kesimlerine bugünkünden daha da büyük kâr sağlamaktır.

Anketler, uzun yıllardır, halkın hatırı sayılır bir çoğunluğunun Medicare türü ve herkesi kapsamına alan bir devlet programından yana olduğunu göstermiştir. Hem merkezi, hem de şube düzeyinde yüzlerce sendika kurulu ve başka işçi örgütleri de "tek ödeyicili" bir sistem fikrini desteklediklerini beyan etmişlerdir.

2007 yılında yapılan bir ankete katılan doktorların yüzde 42'si de gene tek ödeyicili sistemden yana çıkmıştır. Oysa 2002'de bu oran sadece yüzde 8 idi. Kamu sağlığı alanındaki önde gelen araştırmacıların çoğu da, tek ödeyicili sistemi savunuyorlar. Tüm bu kişiler, Kongre toplantılarına davet edilmemekle kalmadı, sağlık alanında en önde gelen bazı uzmanlar, 5 Mayıs 2009'da Senato Finans Komitesi toplantısında kendilerini tanıtmaya çalışırken kelepçelerle odadan çıkarılıp, sonra da tutuklandılar.

Başka bir deyişle, Obama hükümeti ve Kongre, halka daha iyi sağlık hizmeti değil de şirketlere daha fazla kâr sağlama amaçlı bir kanunu çıkarma yolunda hiç bir engel istemediklerini gösterdiler.

Her türlü tartışmanın kenara itilmesi, Demokrat Partililerce hazırlanan bu tasarının amacını açıkça ortaya koymaktadır: Sigorta şirketleri ve diğer tıp sanayi firmalarının taleplerini gerçekleştirmek. Bu yasada görmek istediği her şeyi bulan sigorta sektörü ise, daha fazlasını da talep edebileceğini anlamış durumda. Son dakikada Obama ile "bozuşmaları" ve Senato Finans Komitesi tasarısını eleştirmeleri, hükümetin HER sigortasız insanı kendilerinden sigorta almaya zorlaması için takındıkları bir pozdur.

Sigorta şirketlerinin bu pozları, Obama'nın da işine yaradı. Böylece o da büyük sigorta şirketlerine karşı çıkıyor pozları takınma olanağı buldu. Sağlık sanayiinin en kârlı kesimleri ile daha önce yaptığı anlaşmalar göz önüne alınırsa, Obama'nın zaten böyle bir şeye ihtiyacı vardı. Sonuçta tüm bunlar, halka karşı bir saldırıdan başka şey olmayan bu "reform" yasasını Kongre'den çıkarmaya yönelik oyunlardır.

Muhalefette olan Cumhuriyetçi Partililerin oynadığı oyun da bundan daha hoş değil. Halk içinde "reform"a karşı olan güvensizlikten yararlanmayı umarak yaptıkları eleştiriler, soruna yeni bir bakış açısı getirmedi. Var olan sistemi bu haliyle savunup göçmen işçilere saldırdılar. Cumhuriyetçi Partililerin çocuk aldırma haklarına karşı taleplerine gelince, Obama ve Senato tasarısı o konuda onlardan baskın çıkarak, devlet parasının çocuk aldırma amacıyla kullanılmasını yasaklayan, dolayısıyla kadınların daha da fazla kısıntıyla karşılaşacağını garanti eden bir maddeyi tasarıya eklediler.

Burjuvazinin iki büyük gazetesi, New York Times ve Wall Street Journal, geçenlerde şu soruyu sordular: Cumhuriyetçiler neden kendi geleneksel dostları olan büyük patronlara ters görünen bir tavır içindeler?

Bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü bugün Cumhuriyetçi Parti muhalefette. Burjuvazinin taleplerini yerine getirme görevi, iktidarda olan Demokrat Partiye düşüyor. Cumhuriyetçilerin bugün yaptığı, o zaman muhalefette olan Demokratların Irak savaşı konusunda yaptığından farklı değil: Yasa tasarısına karşı konuşmak, fakat geçmesine de engel olmamak. Tabii bu arada Cumhuriyetçiler, halk saldırının büyüklüğünü anladığında, bundan Demokratların suçlanacağını biliyorlar. O bile zaman alacak, çünkü yasanın çoğu maddesi 2013'ten, yani gelecek başkanlık seçiminden sonra yürürlüğe girecek.

İşçi sınıfı, sağlık hizmetlerine olan hakkının korunmasını bu iki partiden de bekleyemez. Her iki parti de kapitalist sistemi canla başla savunuyor ve kapitalistlerin insanların temel ihtiyaçlarını kârdan daha üstün tuttuğu görülmemiştir. Bazen patronlar böyle bir tutum takınmak zorunda kalmışlardır, ancak sadece kitlelerin büyük çapta seferber olduğu tarihi dönemlerde.

Hepimizin, tüm insanların, yaş ve vatandaşlık konumuna bakılmaksızın, sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlanması gerekir. Bundan azı sadece insanlık dışı değil, tüm toplum için de zararlıdır. Hastalıkların salgın halinde yayılacağı böyle bir ortam, tüm toplumu hem sağlıksız, hem de verimsiz hale getirir.

Evet, neden her insan ücretsiz olarak sağlık hizmeti görmesin? Zaten vergi ödemiyor muyuz?

Neden böyle bir şey mümkün değil bugün? Çünkü topluma kapitalizm hükmediyor. İşte bu insanlık dışı sistemi ortadan kaldırıp yerine insan ihtiyaçlarına öncelik veren bir sistemi, yani sosyalizmi koymak için bir neden daha.

(21 Ekim 2009)

(Bu makale, ABD'de yayınlanan Class Struggle (Sınıf Mücadelesi) dergisinin Kasım-Aralık 2009 tarihli ve 64 No.lu sayısından çevrilmiştir. Obama hükümeti ve ABD Kongresi tarafından hazırlanan "sağlık reformu" tasarısı, 2010 yılının Mart ayında Kongre'den geçerek yasalaştı. Ancak, aradan geçen beş aylık süreye rağmen, bu makale tüm ayrıntıları ile güncelliğini koruyor - Ç.N.)