Farklı güçler Suriye'deki Kürtleri manevra aracı olarak kullanıyor

Drucken
Haziran 2018

"Lutte de classe"' 19" - Haziran - Temmuz 2018

* * * * * * * * * *

Yüzyıldan fazladır ulusal haklarından mahrum olan ve baskıya maruz kalan Kürtler, yarım yüzyıla yakın bir süreden beri süren savaşlar nedeniyle harap olan Irak'ta ve son dönemde Suriye'de durumlarının biraz iyileştiği izlenimi veriyor. Kürtlerin ulusal silahlı güçleri (Irak'ta Barzani'nin ve Talabani'nin Peşmergeleri ve Suriye'de PYD) 2017 yazına kadar geniş bir bölgede özerklik kurmuşlardı. Ancak o tarihten bu yana, 2017 sonbaharında Irak'ta Irak ordusu, 2018 yılı başında Suriye'de Türk ordusu tarafından saldırılara uğrayıp topraklarının bir kısmını kaybettiler.

Irak'taki Kürdistan Özerk Bölgesi fiilen 1991'den, resmen 2005'ten beri var. Petrol sayesinde Başkent Erbil etrafında, bir miktar ekonomik büyüme gerçekleştirildi. Suriye Kürtleri 2012'den bu yana, Kürt milliyetçilerinin Batı Kürdistan diye adlandırdıkları Rojava'da (Kürtçe anlamı Batı) oluşturdukları özerk bölgede varlar. Bu bölge özellikle 2014-2015 yıllarında, PYD'nin IŞİD'in ilerlemesine karşı verdiği Kobane savaşında gündemin önemli başlıklarında yer almıştı. Bir de aksi yönde, yani Ocak ve Nisan 2018 arasında, Türk ordusunun PYD'yi Afrin'den kovduğu sırada yine gündemde ön plana çıkmıştı.

Kürtlerin Suriye'deki adacığı veya Rojava

IŞİD'ın ilerlemesinin doruk noktasında, ona karşı en ciddi mücadele eden güç, Kürt askeri güçleriydi, çünkü resmi Irak ve Suriye ordularından farklı olarak silahlı mücadele deneyimine sahiptiler. Bu nedenle, Kürt askeri güçleri, Fransız basını başta olmak üzere uluslar arası basının gözdesi olmuştu. Kürt kadın askeri birlikleri, birçok gazete ve medya röportajının konusuydu. Röportajlardaki kadınlar, bugün Irak ve Suriye sokaklarında görülmeyen veya görüldüklerinde tamamen kapalı olan kadınlara göre tamamen farklıydı.

Rojava, o bölgede tamamen farklı bir görüntü oluşturuyor. Rojava, PYD güçleri tarafından idare ediliyor ve kapladığı alan, yapılan askeri çatışmalara göre, 30 bin km kare civarında. PYD (Demokratik Birlik Partisi) Türkiye'de en güçlü Kürt partisi olan Stalinci geleneğe sahip PKK (Kürdistan İşçi Partisi) ile olan yakınlığıyla biliniyor. PYD, başta IŞİD olmak üzere farklı cihatçı örgütlerin milislerine karşı verdiği mücadele ile tanınıyor. Rojava yönetimi, sadece Kürtlerin haklarını ön plana sürmekle yetinmeyip, aynı zamanda tüm farklı dilleri konuşanların; farklı inançlara sahip olanların; cinsiyet eşitliğini; herkesin bir konut sahibi olma ve eğitim hakkını savunuyor. Ancak bölgedeki gelişmeler, muazzam bir bataklık oluşturdu. Birbirinden gerici farklı silahlı güçler arasında sürmekte olan iç savaş ortamında kendine 2016'dan bu yana Kuzey Suriye Federasyonu ismini veren Rojava idaresi, özerkliğini ne kadar daha koruyabilecek? Bu daha ne kadar mümkün?

Kürt milliyetçiliği, Rojava yöneticileri buna demokratik konfederasyon deseler de bir çıkmaz sokak. Kürt milliyetçileri hep bölgeye müdahale eden güçlerin yaptığı seçeneklere göre, bunlar Türkiye, Suriye, İran ve Irak olsun veya daha uzaklardan Rusya veya Batılı emperyalist güçler olsun, savrularak değişti. Emperyalist güçlerin egemen olduğu bir Ortadoğu'da, sürekliliği olan bir Kürt devleti ve hatta bir özerk Kürt bölgesi fikri, hiç gerçekçi değil. Farklı kültürlere, yaşam ve özgürlük koşullarına saygılı olduğunu duyuran bir özerk bölgenin bile, Suriye, Türkiye veya Irak devletlerine karşı direnebileceğini sanmak da gerçekçi değil.

Yirminci yüzyılda devletsiz ve temel haklarından mahrum bırakılan bir halk

Kürtlerin toplam nüfusu 30 ile 40 milyon civarında olup temel olarak Türkiye, Irak, İran ve Suriye sınırları içerisinde yaşıyorlar. Ayrı bir dile sahip olan bu halk, 1918 öncesinde göreceli olarak daha çok hakka sahipti: Örneğin Osmanlı döneminde Kürtler, bir düzeyde özerkti ama Birinci Dünya Savaşı'nda yenilen Osmanlı İmparatorluğu dağıldı. Osmanlıyı bölen emperyalist güçler (İngiltere ve Fransa) Kürtlere bir devlet kurma sözünü vermiş olsalar da, sonradan Mustafa Kemal'in yeni Türkiye'sini kabul ederek bundan vazgeçtiler. Batılı güçler, kendi öz çıkarlarını korumak için hem Kürtleri hem de Arapları küçücük devlet sınırları çerçevesinde böldüler ve bölgeyi, etki alanları şeklinde paylaştılar. Kürtler, Araplardan farklı olarak yaşadıkları bölgelerdeki devletler içerisinde azınlık olarak kaldı. Örneğin en yoğun Kürt nüfusunun olduğu Türkiye veya Irak'ta, Kürt nüfusu %20 civarında. O dönemden itibaren iktidarlar, önce sömürge güçleri ve sonra da Arap, Türkiye veya İran rejimleri, hem kendi iktidarlarını güçlendirdi hem de Kürt azınlığın isteklerini baskıyla susturdu. Kürtler, sürekli baskı altında tutuldu, halk olarak tanınmadı; kendi dillerini konuşma hakkına sahip olmadılar; kanlı baskılara ve zorunlu güçe maruz kaldılar.

Kürtler, sürekli baş kaldırdı, hatta silahlı ayaklanmalar gerçekleştirdiler ve Irak ile Türkiye'de neredeyse sürekli bir gerilla hareketi sürdürdüler. İran, Irak veya Suriye devletleri, hiçbir zaman kendi ülkelerindeki Kürtlerin haklarını tanımadı ama bazen düşman veya rakip komşu ülke sınırları içerisinde yaşayan Kürt hareketleri desteklediler. İşte bu şartlarda farklı ülkelerde, farklı ve ayrı, silahlı Kürt hareketleri gelişti ve bazen de onları destekleyenler siyaset değiştirip destek geri çekilince yarı yolda kaldılar... Örneğin İran Şahı önce Irak'taki Kürt hareketini destekledi ama sonra 1975'de Irak ile birkaç yıl süren yakınlaşma dönemi yaşadı. Bu yeni durum karşısında, şimdiki Irak Kürt lideri Mesut Barzani'nin babası, panik içinde 100 bin Kürt ile Irak'ı terk etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye'deki PKK, uzun yıllar boyunca Suriye'deki Esad rejiminin desteğini aldı hatta 1979 ile 1998 yılları arasında PKK, Suriye'de askeri üsler kurmuştu. Ancak 1998'de Suriye hükümeti siyaset değiştirdi. Suriye rejimi, Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirmek için PKK lideri Öcalan'ı sınır dışı etti. Türkiye askeri güçleri, Kenya'ya sürülmüş olan Öcalan'ı, ABD gizli servislerinin yardımıyla, Kenya'dan Türkiye'ye geri getirdi. Öcalan 20 yıldan beri ceza evinde ve 2016'dan bu yana tam tecrit altında.

Irak rejiminin parçalanmasından Irak Kürdistanı özerklik oluşturmasına

Bu durumda da gelişmeler yaşandı. Son çeyrek yüzyılda Irak ve Suriye'de yaşanan savaşlar ve bunların yansımaları, rejimleri sarstı ve yan etkileri olarak, emperyalist güçlerin verdiği onay çerçevesinde, bu ülkelerdeki Kürtlerin bir miktar etkinlik alanları oluşturuldu. 1991'de ABD'nin, Birleşmiş Milletlerin onayı ile Saddam Hüseyin'e karşı başlattığı savaşın sonucu olarak bir Kürt ayaklanması oldu. Ancak Irak halkını ayaklanmaya çağıran ABD yöneticileri, Irak ordusunun ayaklananları katletmesine göz yumdu. Ardından artık bir devrim riski kalmayınca ABD yöneticileri, Irak Kürdistan'ını koruma altına aldılar ve 36'ıncı paralelin kuzeyinden itibaren oluşan sahayı, uçuşa yasak bölge ilan ettiler. Bu kararın fiili sonucu olarak, Erbil kenti merkez olmak üzere, bir özerk bölge oluştu. Ancak özerk Irak Kürdistanında 1990'larda Erbil'in kuzeyindeki Barzani güçleri ile güneyde Süleymaniye çevresine hakim olan Talabani güçleri arasında, bir kardeş çatışması yaşandı. Bunun sonucu olarak Kürt bölgesi, 2006'ya kadar Kuzey ve Güney olmak üzere ikiye bölünmüştü.

2003'te Irak'a karşı gerçekleştirilen ikinci ABD saldırısı, Irak rejimini yıktı ve Saddam Hüseyin idam edildi. Bu yeni durumu fırsat bilen Peşmerge, sınırlarını genişleterek neredeyse ülkenin tüm Kürt bölgelerini denetim altına aldı. 2005'te Irak resmen, federal bir ülke oldu. Kuzeyde Bölgesel Kürdistan Hükümeti oluşturuldu ve Mesut Barzani başkan ilan edildi, Celal Talabani Irak cumhurbaşkanı yapıldı. ABD yöneticileri, Irak'ı daha kolay denetimleri altında tutabilmek için farklı iktidar güçleri oluşturdu. Irak'ın geriye kalan bölgelerinde askeri destek güçleri, Şii milislerden oluşuyordu. 2014-2015 yıllarında IŞİD'in ilerlemesi, Irak ordusunun bozguna uğramasına yol açtı ve bunu fırsat bilen Kürdistan özerk yönetimi, Kerkük ve etrafındaki zengin petrol yataklarını bulunduran toprakları da sınırlarına katarak alanını genişletti. Ardından 2015'te IŞİD'in gerilemesi sonucu Bölgesel Kürdistan Hükümeti, topraklarını daha da genişletti. 2003'ten itibaren Irak Kürt iktidarı, Bağdat'ın onayı olmadan, doğrudan yabancı şirketlerin işbirliğiyle bölge petrolünü pazarladı. Türkiye üzerinden boru hattıyla yapılan ihracat sayesinde önemli miktarda mali kazanç sağlandı. Barzani ve Bölgesel hükümet, Türk hükümeti ile anlaştı ve karşılığında PKK'ya hiçbir destekte bulunmamayı kabul etti.

Erbil kenti giderek büyüyordu, önce bir üçüncü çevre yolu, ardından bir dördüncü çevre yolu yapıldı. Gelen göçmenler sayesinde ama iş bununla sınırlı değildi, hızlı bir ekonomik büyüme yaşandı. Öyle ki bazıları Dubai ile kıyasladı. Temmuz 2017'de Musul kentini IŞİD milislerinin elinden geri alan temel askeri güç Peşmergelerdi. Irak Kürdistan'ı fiilen 26 yıldan, resmen 12 yıldan beri bir özerkliğe sahip ve geçen yaza kadar zengin, istikrarlı ve güçlü bir yere benziyordu.

Merkezi hükümetin Ekim 2017'de yaptığı saldırıdan sonraki Irak Kürdistan'ındaki durum

Barzani'nin yerel hükümeti işi, Eylül 2017'de olayı bağımsızlık için bir referandum tertiplemeye kadar götürdü. Amacı elde ettikleri topraklar üzerindeki egemenliğini sağlamlaştırmak mı idi? Ülkedeki federal yapıyı kademe kademe bitirmeye çalışan Bağdat'tan gelen baskılara karşı direnmek miydi? Sonuç itibarıyla Barzani'nin kararı, hem Bağdat'taki merkezi hükümete hem Batılı ülkelerin hükümetlerine hem de olayı bir ihanet olarak nitelendiren başkan Erdoğan'ın görüşüne karşıydı.

Yapılan oylama, Barzani için büyük bir başarı idi. Çünkü sonuçta %92 ile Kürdistan'ın bağımsızlığı desteklendi. Ancak bu sonuç Kürdistan'ın bağımsızlığına yol açmamakla kalmadı, Bağdat Ekim ayı sonunda bölgeye asker gönderip Kerkük ve Sincar'ı geri aldı. Özerk Kürdistan bölgesi böylece 2003 sınırlarına geri döndü ve petrol zenginliklerinin yarısını kaybetti!

2017'de Rosnet'in, Kürt petrolünü satın alması için yaptığı ticari anlaşmaya rağmen Rusya dahil büyük güçler müdahale etmedi. Çünkü bölgedeki sınırların resmi olarak değişmesini istemiyorlar, üstelik IŞİD silahlı güçlerinin artık kıstırılmış olması nedeniyle Kürt silahlı güçlerine ihtiyaç kalmamıştı. Yerel güç olan Türkiye ve İran'a gelince, kesinlikle bağımsız Kürt devleti istemiyorlar, çünkü böyle bir şey kendi Kürt halkları için ilham olur. Kürt milliyetçileri, bir defa daha onları destekleyenler tarafından yarı yolda terk edildi.

Suriye'de Rojava için bir fırsat

Suriye'de Rojava Kürdistanı veya "Batı Kürdistan"da 2012'de sol, hatta sosyalist fikirlerden esinlenen farklı bir görünüm sergileyen özerk bir bölge oluşturuldu. Suriye'de sosyalist gelenekler hala canlı ve geçmişte bir gelenek oluşturan güçlü bir komünist harekete dayanıyor. Suriye'deki eski Stalinci partiler, Esad ailesi rejimini destekliyorlardı ve bu nedenle bir ölçüde onlara göz yumuluyordu. Diğer yandan, Öcalan'ın tutuklu olmasına rağmen Türkiye kaynaklı PKK'nın, Suriye'nin Kürt bölgesindeki kentlerinde önemli ilişkileri devam ediyor. Bugün Suriye'de açık bir fark ile en güçlü Kürt partisi, 2003'te kurulan ve PKK kaynaklı olan PYD'dir. PYD fikirlerini ve emirlerini sürekli atıfta bulunduğu lider olan Öcalan'dan alıyor.

Suriye'deki Kürt bölgeleri daha geniş ve Türkiye ile Irak Kürt bölgesi sınırlarıyla yan yana. 1962'den sonra Suriye'de 150 bin ile 300 bin Kürt kökenlinin, vatandaşlık hakları ellerinden alındı. Gerekçe olarak, Türkiye'den yasa dışı yolla gelmiş olmaları gösterildi. Gerçekten feci şartlar içerisinde yaşamak zorunda kaldılar. Çünkü ne devlet işlerinde ne de kamuda çalışma hakları vardı, üstelik pasaportları olmadığı için ülke dışına gidemiyorlardı. Kürtlere karşı yapılan baskılardan biri de 2004'te Kamışlıdaki kanlı baskıdır. Bir futbol maçı esnasında Arap takımını destekleyenler, Kürtlere karşı ırkçı ifadeler kullandı ve bu da olaylara yol açtı. Burada yapılan baskı, önce 10 kişinin ölümü; isyanın diğer Kürt kentlerine yayılmasıyla buralarda 43 kişinin daha ölümü ve yüzlerce kişinin yaralanması ile sonuçlandı. PKK/PYD'nin 1.500 militanı tutuklandı ama sonraki yıllarda yeni genç militanlar kazanıp bazı karakollara karşı saldırı düzenlendi. Yine de rejime karşı ciddi saldırı yapmadılar. Rejim, bazı kültürel Kürt derneklerinin açılmasına izin verdi. Mart 2011'de "Arap Baharı" vesilesiyle Suriye'de isyanlar başladığında, başta Kamışlı olmak üzere, genç Kürtler de sokağa dökülmüştü. Buna rağmen, başta PYD olmak üzere Kürt partilerinin çoğu, isyan hareketine katılmama karı aldı.

Zor durumda olan Beşar Esad rejimi, Kürt muhalefetini karşısına almak istemedi. Nisan 2011'de rejim, Kürtlere vatandaşlık verdi ve Kürtçe eğitim hakkını tanıdı. Bir yıl sonra, Temmuz 2012'de rejim, kuzeydeki bazı askeri birlikleri geri çekip Halep ve Şam kentlerini savunmak için kullandı. Bu aynı zamanda Erdoğan rejimine karşı bir tavırdı. Çünkü Erdoğan, önceleri Beşar Esad'ı kardeş ilan etmiş ama sonra, ona karşı savaşan güçlere destek vermişti. Sonuçta Esad, PYD/PKK güçlerine Rojava'yı oluşturma imkanı tanıyıp Türkiye sınırı karşısındaki toprakları denetimlerine almalarına olanak yarattı. Daha iyi hazırlıklı olan PYD bir askeri güç oluşturdu ve 2011'de harekete geçen gençlerin bir kısmını ikna ederek mücadelelerini, Kürt özerkliğine doğru yönlendirerek, Esad'a karşı savaşmalarının önünü kesti. Bunu yapmak kolay oldu. Çünkü en başından beri özerk Rojava merkezden uzak, halkın katılımına açık, bölgedeki etnik ve dinsel farklılıklara saygılı bir siyaset izledi. Arapça, Kürtçe ve Süryanice olmak üzere üç farklı dil, resmi dil olarak kabul edildi ve bu diller devlet kurumlarında ve okullarda kullanılıyor.

Orijinal ama güvencesi olmayan bir durum

2014'te PYD, fiili durumu resmiyete döktü; 3 konfederasyon ve 4 bin ilçeden oluşan bir özerk bölge ilan etti. Suriye devleti, resmen tanıdı, devlet memurlarının maaşını ödemeyi kabul etti ve bölgedeki bazı askeri birlikleri geri çekmedi.

Yeni özerk bölgede çoğunluğu Kürtlerden oluşan bir iktidar var ve komşu Irak Kürdistanı ile hem dayanışma hem de rakip ilişkiler sürdürüyor. Örneğin Irak Kürdistanı Peşmergesi arada bir Rojava sınırını kapatıyor. Irak Kürdistanı daha çok Erdoğan hükümeti ile iyi ilişkiler sürdürmeye çalışıyor. Ancak Erdoğan hükümeti, ilk başından itibaren Suriye'deki özerk iktidara karşı.

2014 ve 2015 yıllarında IŞİD, Yezidi (veya Ezidi, bir Kürt azınlık dini) köylerine saldırıp katliam yapıp Yezidileri kaçırınca, PYD/PKK'a bağlı YPG askeri güçleri, etkin bir şekilde müdahale edip onların yardımlarına koştu, can güvenliğini sağlayıp kamplara yerleştirdiler. Yezidilere, coğrafi olarak Barzani güçleri daha yakın olmasına rağmen, Barzani'nin Peşmergelerinden daha çok PYD ve YPG yardımcı oldu.

IŞİD'e karşı savaşın en şiddetli olduğu 2014 ile 2017 yılları arasında, başta ABD ve Fransız yöneticiler olmak üzere, koalisyon güçleri, kara harekatına askerlerini katmak istemedi ve kara harekatlarında daha çok YPG'nin askeri güçlerini kullandılar. Hava saldırıları hedeflerini yönlendirmek amacıyla Kobani'de ve Cizre'de, yetiştirdikleri komandoları yerleştirip, kullandılar. Ancak ABD'nin bu güçlere artık eskisi kadar ihtiyacı kalmadı. ABD yine de Suriye'de, Fırat'ın doğusunda, özellikle Menbiç civarıyla sınırlı olsa da, biraz ABD askeri gücü bulundurmak istiyor.

Türk ordusu Afrin'e saldırdı... büyük güçler göz yumdu

2018 başında Erdoğan, tam 24 Haziran başkanlık seçimi arifesinde Rojava'ya karşı bir saldırı düzenleyerek ulusal birlik yaratma fırsatı gördü. Her zaman yaptığı gibi Kürt milliyetçilerini terörist ilan edip Ocakta ordusunu Afrin üzerine sürmüştü. Hiç sıkılmadan bu askeri operasyonun ismini Zeytin Dalı koydular. Ancak bundan önce de ordu, Suriye topraklarında bir askeri operasyon yapmıştı. Ağustos 2016 ile Şubat 2017 arasında Türk ordusu, ABD'nin de desteğiyle, Fırat Kalkanı isimli bir operasyon ile Kobani ile Afrin arasındaki bölgede IŞİD güçlerini geri püskürttü. Ancak bunu fırsat bilerek YPG güçlerini de oralardan uzaklaştırdı. Türk ordusu ve onunla birlikte hareket eden Suriyeli milis güçler, Rojava bölgesinde bir sınır birleşmesi istemiyor.

2018'de yapılan saldırının esas hedefi YPG idi, çünkü sınır boyunda denetimi altında bulundurduğu yeni bölgeyi terk etmesi isteniyordu. Erdoğan, Türk hava kuvvetlerini ve ağır topçu kuvvetlerini kullandı ama kara harekatında, temel olarak IŞİD'den gelen Cihatçı milis kökenli Suriyeli Arap ve Türkmen askeri güçleri kullandı. PYD güçleri ve müttefiki Arap kökenli Demokratik Suriye Güçleri ancak iki ay direnebildi. Ne ABD taraftarı koalisyon ne de Rusya desteklediğinden direnme olanakları yoktu ve Afrin'den çekilip Rojava civarına sığınmak zorunda kaldılar. Erdoğan, askeri harekatın Menbiç'e hatta Fırat'ın doğusuna kadar devam etmesinden söz ettiyse de ABD yöneticileri bunu kabul etmedi. Ancak o tarihten bu yana Türk ordusu uçaklarını, insansız hava araçlarını ve de komandolarını (Irak Kürdistanı desteğiyle!) PKK'nın, Irak ve İran sınırına yakın Kandil'deki üstlerine doğru seferber etti.

PYD'nin, Kuzey Suriye'deki iktidarının sallantıda olduğu açıkça ortaya çıktı. Bu açıdan iki özerk bölgenin konumu aynı durumda. Milliyetçi Kürt gruplar, bazı devletlerin boşluğundan yararlanıp, en azından bir büyük dış gücün veya yerel gücün desteğini alabildiklerinde bazı bölgelere yerleşebildi. Ancak sadece geçici oldu. Bunu gerçekleştirdiklerinde bazen, diğer Kürt grupların aleyhinde taviz verdiler. Sonuç ne? Yaşanan deneyimlerin gösterdiği gibi komşu burjuva devletlerinin, rakip grupların aleyhine geçici olarak desteklemeleri güvenilir değil. Çünkü bu devletler, kendi öz çıkarlarına göre, duruma göre hesap yapıp azınlık ve devlete sahip olmayan Kürtlerin durumuna aldırmıyorlar. Son aylarda bunu somut olarak yeniden gördük. Başta ABD olmak üzere emperyalist güçler, Irak'taki Peşmergenin ve PYD'nin uğradığı saldırılara seyirci kaldı ve onlar da sonuçta topraklarının bir kısmını kaybetti. Yerel güçlere gelince; her zaman Kürt azınlığa şüpheyle baktılar ve kendi iktidarlarına karşı bir tehdit olarak görüyorlar.

Demokratik Konfederasyon mı, yoksa Kürt milliyetçiliği mi?

PKK liderleri bu çıkmaz karşısında, Türkiye'de gerilla yoluyla bir askeri zaferin mümkün olmadığı ve liderlerinin cezaevine atılması gerçeği karşısında resmi ideolojilerinde değişiklik yaptı. Marksist veya Leninist ideoloji etiketini, hatta savundukları bazı milliyetçi söylemleri terk ettiler; artık ulusal devlete karşı olduklarını söylüyorlar. Böylece Erdoğan'a veya Esad'a iktidarları için tehdit olmadıklarını göstermeye çalışıyorlar. Bu açıdan başka bir örnek Meksika'daki Çiyapas bölgesindeki Zapatistleri hatırlatabiliriz: Onlar da aynı gerekçelerle Gueveracılıktan vazgeçtiler. Artık SSCB kalmadığı için sosyalizme atıflar daha belirsiz. Demokratik Konfederasyonculuktan, feminizmden ve toplumsal çevrecilikten söz ederek, aslında büyük güçlerin uluslar arası iktidarlarına bir tehdit içermiyoruz mesajı veriliyor.

2012 ve 2014 yılları arasında, PKK ile Erdoğan iktidarı arasında görüşmeler oldu ve Türk devletinin bazı tavizler verebileceği izlenimi verildi. Ancak 2015'ten bu yana Erdoğan tarafından Kürtlere karşı feci bir baskı siyaseti uygulanıyor ve artık ne PKK ne de HDP (Halkların Demokratik Partisi) gibi yasal partilerin dahil, uzun süre bazı kent veya kasaba belediyelerini yönetme imkanına sahip olma güvenceleri yok. Suriye'de şu anda PYD, Rojava'da her oluşumun %40 kadın olmasına veya Cizre'de petrolü kendi olanaklarıyla (tabi çok ilkel yöntemlerle) rafine etmeye çalışıyor. PKK/PYD Rojava'daki durumu bir devrim imiş veya sınıfsız bir toplum yaratılmış gibi tanıtmaya çalışıyor; örnek teşkil ederek yayılacağını iddia ediyorlar. Bu durum, bazı uluslar arası devrimci çevrelerin hoşuna gidiyor. Örneğin farklı ülkelerden birkaç yüz kişi gidip PYD'ye katıldı ve bazıları, Fransız Olivier Le Clainche gibi Şubat 2018'de, IŞİD'in veya Türk ordusunun bombalarıyla öldü.

Özerk Kürt Bölgelerinin geleceği nedir?

Suriye'nin Kuzeyinde PYD küçük bir bölgeyi yönetiyor ama burada yaşayanlar kendilerini, bölge dışında savaş ve barbarlık şartlarında yaşayanlara göre dahi iyi görüyorlar. PYD yöneticileri, farklı güçler arasında sıkışıp kaldıklarını kabul ediyor ve ayakta kalmaya çalışıyor. Varlıklarını sürdürebilmeleri emperyalist güçler ile yakın ülke devletleriyle yürüttükleri ilişkilere bağlı. Şu anda böyle bir özerk bölgenin varlığı, Esad rejiminin işine geliyor. Çünkü bu bölge, Esad rejimi ile Türkiye arasında bir tampon bölge oluşturuyor. Ancak bu bölgenin varlığı, ABD ve müttefiklerinin daha çok işine yarıyor, çünkü bu sayede, sınırlı da olsa, Suriye'de arzu ettikleri bir varlığa sahipler. Ancak tüm bunlar, çok hızla aniden değişebilir.

Eğer Rojava ayakta durmayı başarabilirse geriye ne kalır? Rojava'nın varlığını sürdürebilmesi, tıpkı Irak Kürdistanının varlığını sürdürebilmesi gibi emperyalist güçlerin yapacağı tercihe bağlı olacak. Emperyalistler böyle küçücük bir Kürt devletini, tıpkı İsrail örneğinde olduğu gibi bölgedeki Arap ülkelerine ve İran'a karşı sürekli bir tehdit olarak kullanabilir. Şunu hatırlatmakta yarar var; başta Siyonistlerin önemli bir bölümü sosyalist olduklarını söylüyorlardı ama bu emperyalizmi hiç rahatsız etmedi, çünkü emperyalizmin egemenliğini hiçbir zaman zora sokmadı. Eğer böyle bir tercih Esad'ın, PYD'ye ve Kürt küçük burjuvazisine verdiği bir taviz olursa, ancak geçici ve tamamen güvencesiz olur.

Bir yüzyıldan fazladır milliyetçi Kürt hareketler, Ortadoğu'nun Balkan ülkeleri örneğinde olduğu gibi, emperyalist çıkarlar ekseninde küçücük ülkelere bölünmüş bir ortamda, kendilerine bir yer bulmaya çalışıyor. Bölünmeler ve çatışmalar daha da büyüyor. Kürtler, bu sözü edilen tarih buyunca kendilerine özgürlük alanı, sadece büyük güçlerin işine gelince elde edebildi ve sadece bu güçlerin ve bölgedeki rejimlerin evrimi ve çıkarlarına denk düştüğü sürece devam edebildi.

Ulusal varlıkları, emperyalistlerin egemenliği yüzünden ayaklar altına alınmış tek azınlık tek örnek değil bu. Onların durumunu, Filistin ve hatta başka halklar ile kıyaslayabiliriz. Yaşanan örnekler, çok belirgin şekilde, kendilerine mevcut düzende bir alan yaratmaya çalışan milliyetçi örgütlerin, Marksist olduklarını iddia etmeleri durumu da dahil, nasıl kaçınılmaz olarak çıkmaz sokağa sürüklendiğini gösteriyor. Daha ileriye gidebilmek için emperyalizmin egemenliğine ve son tahlilde emperyalizmin varlığına karşı gelmek gerek. Yani mali sermayenin, halkların haklarını hiçe sayarak, onları hor görerek, ekonomik, siyasi ve askeri egemenliği altına almış olmasına karşı çıkmak gerekir.

Tüm dünyaya egemen olan bu düzeni yıkabilecek tek güç proletaryadır. Emperyalizmin egemenliğine son vermek ancak ve ancak bir sınıf siyaseti uygulamakla, yani proletarya enternasyonalizmi ile mümkün. İran'daki ve Irak'taki Kürt örgüt ve partiler enternasyonalist bir siyaset izlemediği gibi Türkiye'deki PKK ve Kürt partisi HDP'nin de hiç bir zaman böyle bir siyaseti olmadı. Ancak 1917'de Rus devrimcilerinin, yaşadıkları zor şartlar, şimdiki Ortadoğu'daki şartlardan daha iyi olmamasına rağmen, takip ettikleri yol bu olmuştu. Halkların, ulusal haklarını elde etmek, sadece bununla sınırlı kalmayıp insanlığı giderek dünyanın daha fazla bölgesinde uçuruma sürüklemekte olan emperyalizmin gidişatını durdurmak için başka hiçbir yol yok.

19 Haziran 2018