|
Bu yazı, Fransa’da yayınlanan lutte de classe dergisinin 140 numaralı sayısından çevrilmiştir. (Lutte Ouvrière
Kongresi – Aralık 2011)
|
|
İsyanlar ve silahlı çatışmalar: Krizdeki dünyanın çırpınışı
|
|
Farklı derecelerde de olsa bütün Arap ülkelerine yayılan isyan hareketi önemli bir siyasi olay. Bir yönüyle de istisna
bir olay çünkü aynı dili konuşan aynı tarihe sahip olan ama ayrı olan bu ülkelerdeki gelişmeler birbirlerinden
karşılıklı olarak etkileniyorlar. Ancak bu hareketlerin niteliği ve derinliği birbirinden farklı.
|
|
Örneğin Tunus ve Mısır’da hareket tabandan başlayıp kitlelerin önemli bir bölümünü harekete geçirdi. Bin Ali ve
Mübarek’in diktatörlük rejimleri, aile ve yakın çevrelerinin dışında, neredeyse kitlelerin tümünü baskı altında
tutuyordu. Diktatörlük temel olarak yoksullara karşı uygulanıyordu. Ancak belirli oranda da küçük burjuvaziye,
özellikle de alt katmalardaki üniversite mezunu ama işsiz gençlere karşı uygulanıyordu. Bu aydın kökenli işsizler ve
baskı altında tutulan, en temel demokratik haklardan bile yararlanamayan küçük burjuva kitleler, isyan hareketinde önemli
bir rol oynadı. Diktatörlük ulusal burjuvaziyi bile etkiliyordu çünkü diktatör ailesi önemli gelir kaynaklarını
tekeline geçirmişti.
|
|
Tunus’ta Bin Ali’nin ve Mısır’da Mübarek’in gitmesini istemek farklı sınıflar ve hatta sınıf çıkarları zıt
olanlar için bile önemli bir talep ve birleştirici bir etken oldu.
|
|
Özgürlük ve demokratik istekleri her ne kadar birleştirici olsa da bunların somut anlamı Kahire, Tunus veya İskenderiye
kentlerinin zengin mahallelerinde yaşayanlar ile ayda 50 avro civarında aylık alanlar ve yoksul köylüler için kesinlikle
aynı içeriye sahip değil.
|
|
Tunus ve Mısır’da kitlelerin önemli ölçüde harekete geçmesi, ordunun üst kademelerinde yeteri kadar baskı oluşturup
Bin Ali ve Mübarek’in gözden çıkarılmasına yetti.
|
|
Elbette ordu bunu, bağlı olduğu emperyalist güçlerin onayı ile yaptı.
|
|
Tunus örneğinde, Bin Ali’nin esas destekçisi Fransız emperyalizmi, adamını her şeye rağmen desteklemede fazla
ısrarcı olduğu için “Tunus devriminin” zaferini kutlama fırsatını ABD’li yöneticilerine kaptırma tehlikesiyle
karşı karşıya kaldı. Fransız hükümeti, ilk aşamada diktatöre baskı yapması için Fransız polisini yeteneğine
güvendi ama ardından mecburen, doğmakta olan demokrasinin koruyucusu postuna bürünmek zorunda kaldı. Aksi halde etkisini
kaybedecek ve alanı, rakibi ABD’ye kaptırıp Tunus’ta bulunan Fransız şirketlerinin işlerini zorlaştıracaktı.
|
|
Mısır’da ise Mübarek, subaylar çevresinden gelen birisi olması nedeniyle hem askeri üst makamlarından hem de ABD’den
aldığı sağlam desteğe güveniyordu. Çünkü ABD için çok can alıcı öneme sahip bir bölgede uzun zamandan beri
ABD’ye hizmet vermişti. Ancak hem Mısır ordusunun genelkurmayı hem de ABD yöneticileri, halk hareketinin radikalleşmesi
riskini göze almak istemedi ve diktatörü gözden çıkardı. Çünkü ABD, Mübarek’in kovulmasından sonra, orduyu etki
altında tuttuğu, subayları kendisi yetiştirdiği ve mali olarak desteklediği için onların aynı sosyal ve siyasi
çıkarları desteklemeye devam edeceğini biliyordu.
|
|
Tunus ve Mısır’da güçlü diktatörlükleri devirmeyi başaran güçlü hareket, işçi sınıfı yararına devrimci bir
harekete dönüşme olanağına sahip mi bilmiyoruz. O dönemde verilen bazı bilgilere göre her iki ülkede de emekçiler
harekete katıldı. Tunus’ta Bin Ali’nin devrilmesi, hareketi durdurmadı. Eski rejim taraftarlarının iktidarda kalmaya
devam etmesi, hareketin devam etmesi için bir etken oldu. Bir yandan, devlet aygıtının yerel temsilcileri olan karakol ve
valiliklere karşı hareket devam ederken diğer yandan birçok işyerinde grevler patlak verdi. İşçi sınıfının göreceli
olarak güçlü olduğu Mısır’da, Mübarek’in devrilmesi ile birlikte ücret artışı talebi bir grev hareketi
yaratmıştı.
|
|
Burada devrimci komünistlerin siyaseti, emperyalistlerin ve yerli burjuvazinin Mübarek çevresinden kurtulmaktan duydukları
memnuniyetle ileri sürdükleri demokratik geçiş süresi ve bunu destekleyen radikal küçük burjuvazinin siyasetinin tam
karşıtı olmalıydı. Çünkü demokratik geçiş süresinin esas hedefi, ülkede hiçbir temel değişiklik yapmamak için
sadece rejimin işleyişini değiştirmek.
|
|
Demokrasinin bir karikatürü olan çok partili rejim, şöyle böyle özgür seçimler, hiçbir yetkiye sahip olmayan bir
meclis düzeni, fabrikalarda sömürünün devam etmesi, gecekonduların, işsizliğin devam etmesi, kırlarda aşırı
yoksulluğun devamı ve ülke zenginliklerinin emperyalist büyük sermaye tarafından talan edilmesi ile çelişkili değil.
|
|
Birçok yoksul ülke ki bunların başında Hindistan gelir, demokratik olduğunu iddia ediyor. Ancak meclisli kurumların
varlığı, sadece laf kalabalığı ile sınırlı ve rejimin baskıcı ve toplumsal ilişkilerinin gerici olmasına engel
değil.
|
|
Üstelik yoksul ülkelerdeki parlamenter sistem, Mısır’da oluşturulmadığı gibi ülke yine eskisi gibi generallerin
denetimi altında ve Tunus’ta ise böyle bir oluşum hiç de kesin değil.
|
|
Bin Ali’nin kaçışından sonra tertiplenecek seçimlerden birkaç gün önce de görüldüğü gibi demokrasi olgusu,
kariyer peşinde olan siyasetlerin lafazanlıkları ve Tunus’ta kadınlar için olumlu bazı durumlar ile ufak tefek
gelişmekte olan basın özgürlüklerine gerici dinci hareketlerin karşı çıkması şeklinde gelişiyor. Sömürülenlerin
durumunda ise önemli değişiklik görünmüyor. Siyasi durumun yeniden normalleşmesi nedeniyle emekçilerin karşısında Bin
Ali rejiminin eski polisi ve onun da ötesinde aynı ordu güçleri duruyor.
|
|
Mısır da ise demokratik geçiş süresi iddialarına rağmen ne ordu iktidardan uzaklaştırıldı ne de gerginlik yaratan
için Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki kışkırtmalara son verildi: Ordu, eskiden olduğu gibi onları birbirlerine
karşı kullanmaya devam edip yürüyüşleri kanlı bir şekilde bastırmaya devam ediyor.
|
|
Mısırlı devrimci komünistler, Mübarek’e karşı olan kitle ayaklanmalarının ilk başından ulusal birlik siyasetin
sömürülen kitleler için bir tuzak olduğunu ve öfkelerini saptırarak sömürülenlerin özgürlüklere ve demokrasiye
kavuşabilmeleri için bir diktatörlüğün yıkılmasının yeterli olmadığını, aynı zamanda sınıf bilincine de
erişmek gerektiğini açıklamalıydılar. İlk baştan işçi sınıfının çıkarları temelinde örgütlenip kendi
çıkarlarını savunan bir siyaset izlemeliydiler.
|
|
Burası bu siyasetin somut olarak nasıl ete kemiğe bürünmesi gerektiğini açıklama zemini değil. Ancak ücretleri
ilgilendiren ekonomik hedefler ve işsizlikle ilgili konular dışında da siyasi hedefler öne sürülmeliydi. Bu hedeflerin
başında, ordunun dağıtılması ve bunun gerçekleşmesi için de sömürülenlerin saflarından gelen askerlere hedef
olarak, ayrıcalıklıların saflarından gelen subay ve generalleri ve de ABD emperyalizmi göstermeliydi.
|
|
Tunus ve Mısır’daki isyanlar, Fransa’daki göçmen çevrelerinde bu ülkelerin küçük burjuva siyasetlerine denk düşen
küçücük bir ses biçiminde yansıdı. Örneğin Tunuslu küçük burjuva çevreleri, neredeyse içgüdüsel bir şekilde bir
işçi sınıfı siyaseti önerilerine karşı bile şiddetle tavır koydular. Devrilen rejime karşı kabul ettikleri tek
siyasi çizgi, ulusal birlik olup orduya karşı tavır koymayı değil, en küçük bir eleştiriyi bile kabul etmiyorlardı.
|
|
Mübarek’in gitmesinden 8 ay geçmiş olmasına rağmen o zaman yazdıklarımızı yeniden bir noktasını bile
değiştirmeden tekrarlayabiliriz. (Lutte Ouvriere no 2220, 18 Şubat 2011):
|
|
“Ne Tunus’ta ne de Mısır’da yeni rejim “yoksulların geçimini nasıl sağlayacağını” açıklıyor ne de
gelecekte açıklayacak. Hatta bu rejimler, yoksullara ne özgürlük ne de demokrasi getirecek. Belki de tanınan
özgürlükler, demokrasi süsü vermek için bir meclis seçme hakkı; sömürülenlerin eskisi gibi -yine eski- polis ve
askerin ve eski yerel iktidarların baskıları altında ezilmesini sürdürmek için yapılacak. Aydınlar ise belki de bugüne
kadar yasaklanmış Necip Mafhuz’un eserlerini okuyabilecekler, tabii ki bu iyi olur.
|
|
Ancak çoğunun okuma yazma bile bilmediği ve esas sorunları, karınlarını doyurmak olduğu sömürülen geniş yoksul
kitleleri için böyle bir özgürlüğün ne anlamı olabilir ki?
|
|
Sömürülenler, asgari özgürlüklere bile kavuşabilmek için olanaklar yaratıp kabul ettirmelidir.
|
|
Ne toplumsal isyanın gücünü, ne de grevdeki işçilerin ve bazı haberlere göre isyan eden yoksul köylülerin mücadele
kararlılıklarını biliyoruz. Mübarek karşıtı küçük burjuvazinin geriye çekildiği bu ortamda, onların devam etme
enerjileri var mı yok mu bilmiyoruz. Hatta bu küçük burjuvazinin bir kesimi, sadece diktatörün gitmesiyle yetinmeyip
“kazandık” çığlıkları atarak kendini sınırlamayacak! Düşünmek için gerekli gayreti gösterecek. Hatta son
aşamasına kadar sürdürülen sömürünün, yerli burjuvazinin ve ordunun etrafında odaklanmış çıkar çevrelerinin ve
emperyalist burjuva düzenin, küçük burjuvazi için de dahil, demokratik özgürlüklere olanak tanımadığını belki de
anlayabilirler.
|
|
Hem her türlü liberal küçük burjuvazi, hem de ikiyüzlü bir şekilde emperyalizmin akıl hocaları tarafından kutlanmakta
olan “demokratik geçiş dönemi” laflarının esas amacı, bütün siyasi muhalefeti susturup, sömürülen kitlelerin
kendileri için harekete geçerek kendi sınıf çıkarları için mücadele etmelerini engellemektir.
|
|
Kendileri için mücadeleye geçen kitleler hızla öğrenip kendi çıkarlarını görebilirler. İşte ancak böyle bir
ortamda, sınırsızca sevinip, Mısır’da devam eden devrimden söz edebiliriz!”
|
|
Emperyalist güçlerin yöneticilerinin Arap devrimlerini ve Bin Ali ile Mübarek’in devrilmelerini çığlıklar atarak
kutlamaları, Ortadoğu’da hüküm sürmekte olan en az bu ikisi kadar iğrenç olan diğer diktatörleri desteklemeye devam
etmelerine engel olmadı. Örneğin Bahreyn’de iktidardaki Emir, Suudi Arabistan ordusunun desteğiyle protesto eylemlerini
kanla bastırmasına rağmen Batı’dan en küçük bir kınama bile gelmedi.
|
|
Emperyalizm, bir diktatörlük olan ve gerici toplumsal ilişkileri dayatıp kadınlara karşı Ortaçağ baskılarını
uygulayan Suudi Arabistan rejimine karşı en küçük bir tepkiyi bile göstermiyor.
|
|
Tunus ve Mısır’da devrimci gelişmelerin mümkün olduğundan söz edebilsek de Libya’da çatışmalar ilk baştan
itibaren, aşiret temellerine yönlendirildi. Emperyalist güçler, hemen müdahale edip Kaddafi’nin devlet aygıtının
yerine yeni bir devlet aygıtı oluşturdular. Kaddafi taraftarı eski Adalet Bakanı Mustafa Abdel Jalil, General Abdelfatah
Yunes, eski içişleri bakanı ile birkaç dönek ve onlara katılarak ülkeye dönen bazı göçmenler, güzel görünmek için
onlara eklenen birkaç İslamcı etrafında, alelacele Geçici Ulusal Konsey oluşturuldu.
|
|
Fransız yöneticilerinin askeri müdahaleyi meşru kılmak için ikiyüzlü bir şekilde söyledikleri, yani eğer Batılı
savaş uçakları müdahale etmeseydi, isyan etmiş Bingazi, Kaddafi’nin askerleri tarafından çok kolayca ele geçirilecekti
iddiasının da gerçeklik payı var. NATO’nun savaş uçaklarının müdahalesinden önce Kaddafi askerlerinin nasıl rahat
bir şekilde Bingazi’yi ele geçirmekte olduğunu, Geçici Ulusal Konseyi askerlerinin Sirte kentini ele geçirmekte nasıl
zorlandıklarını karşılaştırmak yeterli. Aslında Batılıların savaş uçaklarının esas olarak kurtarmak istedikleri,
Kaddafi’nin yerine geçebilecek gücü korumaktı.
|
|
Siyah Afrikalı göçmenlere karşı, Kaddafi’nin paralı askerleri arasında Güney Sahra bölgesinden gelen Afrikalı
askerler olması bahanesiyle siyahlara yapılan saldırılar, ülkedeki gelişmelerin hiç de iyiye gitmeyeceğinin belirtileri
arasında.
|
|
Emperyalist güçlerin yaptığı hava saldırıları, temel olarak ön planda yer alan iki emperyalist gücü, Fransa ile
İngiltere’nin petrol tröstlerinin pay elde etmelerine ve savaş uçaklarının tahrip ettikleri binaların yeniden inşası
için şirketlerinin anlaşmalar yapmasına ve Dassault savaş uçaklarının reklamına yaradı.
|
|
Ayrıca Sarkozy ile Cameron, artık kendi ülkelerinde alkış toplayamaz konuma düşmelerine rağmen Libya’da alkış ve
tezahürat elde edebildiler!
|
|
Bir de şunu hatırlatmakta yarar var: Kendine muhalefet diyen Sosyalist Parti, Sarkozy’nin savaş macerasını sonuna kadar
destekledi. Emperyalist saldırgan siyasetler konusunda burjuvazi, Sosyalist Partisi’ne çekinmeden güvenebilir!
Melenchon’a (solun cumhurbaşkanı adayı Ç.N.) gelince, eskiden ait olduğu Sosyalist Parti günlerini hatırlayarak temel
olarak savaş saldırganlığı siyasetini destekledi ve sonra da geri adım attı.
|
|
Libya’daki savaş sınırlı kalmış olsa da yine bir emperyalist savaştır.
|
|
Suriye’de uygulanan bütün şiddetli baskılara rağmen yürüyüşlerin devam etmesi, en azından, kitlelerin bir
kısmının diktatörlüğü yıkmak için çok kararlı olduğunu gösteriyor. Esad iktidara sımsıkı sarılmakta kendini
haklı hissediyor çünkü emperyalist güçler her ne kadar laf icabı Birleşmiş Milletler’de belirli duyurularda
bulunsalar da ısrarla müdahale etmek niyetinde olmadıklarını tekrarlıyorlar.
|
|
Esad’ın müttefikleri olan Rusya’nın ve Çin’in, Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Konseyinde kullandıkları veto
hakkını Batılı güçler bahane olarak kullanıp Birleşmiş Milletler’de karar almayıp sadece uyarılarla yetiniyorlar.
Baba ve oğul Esadların rejimi, Ortadoğu’da süreç içerisinde bir istikrar unsuruna dönüştü. Emperyalist güçler bu
istikrarlı rejimin ordusunu, Lübnan’daki halk hareketine karşı, 30 yıl boyunca, kullandı.
|
|
Emperyalist güçler Mübarek’in devrilmesinden sonra Esad rejiminin de devrilmesinde fazla istekli değil. Sadece önlem
olarak ülke dışındaki muhalefeti destekleyip eğer içerideki muhalefet çok güçlenirse bu defa Esad’ı gönderip onu
başa getirmeyi planlıyorlar.
|
|
Suriye’de, Mısır’dan farklı olarak, isyan iki düşman askeri güç olarak gelişiyor. Bu nedenle ordudan firar edenler
askerler, Suriye ordusunu sıkıştırıyor. Ancak bu olay aynı zamanda emperyalizm için de ayrıca bir kozdur çünkü eğer
mevcut baskı yetmeyip diktatör devrilirse devlet aygıtı yeniden oluşturulduğunda, bunun Esad ve baskılarından tamamen
farklı bir yapı olduğu iddia edilecek. Bir de şu vardır: Buradan dini bölünmelerin nasıl körüklenip emperyalizm için
tehlikeli bir ortam yaratılmaması için kullanıldığını ölçmek zor.
|
|
Tunus’ta, 4 Ocak’ta kendini yakan genç Muhammed Buazizi’nin ateşlediği hareketin sonuna kadar gittiği kesin değil.
Bunun nedeni, sadece Suriye olmayıp, Yemen’de de isyan iki silahlı rakip güçlerin arasındaki çatışmalara
yönlendirilse de isyan sürüyor. İşçi sınıfının göreceli olarak daha önemli konumda olduğu Fas ve Cezayir’de de
çalkantılar var ve bunlar daha çok sosyal temellerde kaldı. Eğer diğer Arap ülkelerinde isyanlar devam ederse bu iki
ülkedeki yoksul kitleler cesaretlenip harekete geçebilirler ve bunu da demokratik geçiş vaatleriyle engellemek kolay
olmayabilir.
|
|
Arap ülkelerinin çoğu artık bir barut fıçısına dönüştü: Buna tek istisna olarak yerli halkın azınlıkta olduğu ve
esas sömürülen sınıfın hiçbir hakka sahip olmayıp her an ülkeden atılma tehdidi altındaki göçmen emekçilerden
oluşan ve hakim sınıfın sosyal barışı kolayca satın alabildiği zengin petrol monarşilerini gösterebiliriz.
|
|
Şimdiye kadar diktatörlüklerin boyunduruğu altında tutulmuş olan bu ülkelerde sürmekte olan mücadelelerden dersler
çıkarıp diktatörlere seçenek olarak İslamcı hareketler veya demokratik parlamenter sistemle kendini sınırlamayan genç
bir kuşağın oluşmasını ümit etmek hiç de hayalcilik değil.
|
|
Demokratik parlamenter sistem artık gelişmiş ülkelerde bile kara komediye dönüştü. Arap ülkelerinin çoğu, yoksul
ülkeler olmalarından dolayı demokrasinin bu karikatürüne bile kavuşamazlar.
|
|
Bu sözü edilen ülkelerin modernleşmesi, sadece mevcut diktatörlüklerin yıkılmasıyla sınırlı değil: Aynı zamanda bu
ülkelerde emperyalizme bağlı olan ayrıcalıklıların temizlenmesi ve iktidarlarının temelini oluşturduğu toplumsal ve
siyasi gericiliğin süpürülmesi gerekiyor.
|
|
İsrail-Filistin çatışması
|
|
İsrail-Filistin çatışmaları çıkmazda. Barack Obama’nın 2009’unı başında seçilmesinin ardından, ilgileneceğine
dair verdiği sözleri tutmadı. ABD Başkanı, çok değerli bulduğu bir müttefik olan İsrail ve ABD’deki İsrail
taraftarı çevrelerle arasını kesinlikle bozmak istemediği için güzel laflarla yetiniyor. İsrailli yöneticiler de bunu
çok iyi bildikleri için Filistinlilere taviz vermek için hiçbir neden görmüyorlar.
|
|
Ayrıca Netanyahu hükümeti aşırı sağın, özellikle her türlü tavize karşı olan İsrail yerleşimcilerinin ve hatta
Batı Şeria’daki bütün Filistinlilerin kovulup bu toprakların ilhak edilmesini isteyenlerin baskıları altında.
Netanyahu hükümeti, sadece laftan ibaret olan uluslararası protestoları kayda almayıp işgal altındaki Batı Şeria’daki
topraklara el atıyor ve Siyonistlerin ilk dönemlerden beri uyguladığı oldu bittiye getirme siyasetini sürdürüyor.
|
|
İsrailli yöneticiler, bir Filistin iktidarının oluşmasını kabul ettiler. Ancak bunu yapmalarındaki amaç Filistin
yetkililerine mümkün olduğu kadar az olanak vermek ve onları, Filistin halkına karşı İsrail ordusunun yerine polis
görevini yerine getirmesi içindi. Filistinli yetkilileri, özellikle de Mahmut Abbas gibi taviz vermeye hazır olanlar, bu
görevi yerine getirip Filistin halkını yeni bir İntifada’nın gereksiz olduğuna, çünkü bunun bir çözüm
getirmeyeceğine ikna ettiler.
|
|
Buna karşılık, İsrailli yöneticiler, devlet bile sayılmayan önemsiz bazı koltuklar aldı. Ancak Filistin halkı, önemli
hiçbir hak elde edemedi. Filistinli yöneticiler, bu siyasetlerini kitlelerin gözündeki itibarlarını önemli ölçüde
kaybederek ödedi. Örneğin durumun çok daha feci olduğu Gazze’de iktidarı, siyasi rakipleri olan Hamas’a kaptırdılar.
|
|
Mahmut Abbas’ın Birleşmiş Milletler’de yaptığı girişimler daha çok kendi halkı üzerinde kaybettiği güvenceyi
yeniden elde etmek için olmalı. Aynı zamanda, Gazze yönetimini ele geçirmiş olan Hamas karşısında kaybettiği
etkinliğini yeniden kazanmak için de yapıyor. Fetih, ek olarak, en büyük destekçisi olan Suriye rejimi sıkıştığından
dolayı ondan eski desteği alamadığı için de zor durumda.
|
|
Filistinli yöneticiler, girişimlerinin sadece iç siyasette biraz etki yapacağını ve diplomatik alanda fazla bir etki
yapamayacağının bilincindeler. Tek başarıları, İsrail-Filistin sorununu uluslararası alanda yeniden gündeme getirmek
oldu. Ancak bu da Filistin halkı için bir şey değiştirmez.
|
|
Filistin devletinin Birleşmiş Milletler nezdinde resmen tanınması durumunda bile sonucunda, yöneticilere sadece
uluslararası hukuk kuruluşlarında belirli girişimlerde bulma olanağı verecek ve bu da somut bir şey değiştirmeyecek.
Görüşmeler yeniden başlayıp bunun sonucu olarak da bir Filistin devleti tanınmış olsa bile şimdiki mevcut güç
dengesine bakıldığında bu devletin durumu, yani topraklarının önemli bir kısmında bulunan İsrail yerleşim
birimlerinin çoğunu ve topraklarının paramparça bölünmesini kabul etmek zorunda kalacak. Güvenliği için İsrail’in
dayattığı şartları, örneğin silahlanmasını sınırlı tutmayı kabul etmek zorunda olacak. Küçüklüğü ve
yetkilerinin sınırlı olmasından dolayı ekonomik gelişme olanaklarına sahip olamayacak. Üstelik İsrail göç etmek
zorunda kalan Filistinlilerin yeniden geri dönüşünü kabul etmeyecek.
|
|
Bu devlet, en iyi şekliyle Filistinli yöneticilere bazı koltuklar ve olanaklar sunacak ve Filistin burjuvazisinin
zenginleşmesi için belirli imkanlar tanıyacak. Aslında Filistin burjuvazisi şimdiden bazı olanaklardan yararlanıyor; yeni
ekonomik “büyüme” bunu gösteriyor. Ancak halk bundan hiç de yararlanamıyor. Birleşmiş Milletler’in Filistin
Devleti’ni resmen tanıması, burjuvazinin geleceğini güvence altına alıp İsrail’in ona bıraktığı dar alanları
kullanmasını sağlayaca.
|
|
Şu anda görüşmelerin yeniden başlamasının bile garantisi yok. ABD ve hatta İsrail sırf iş olsun diye görüşmeleri
yeniden başlatabilirler. Ancak bunların bir sonuç getireceği anlamına gelmiyor. İsrail ve ABD, zaman kazanmak için
birkaç defa bu gibi görüşmelere başvurmuşlardı. Bir “barış sürecinin” varlığı, Filistinlilerin ve hatta bazı
İsraillilerin ve uluslararası kamuoyu gözünde en azından bir süre belirli hayaller yaratabilir.
|
|
Arap dünyasındaki siyasi gelişmelerin İsrail-Filistin kavgasına fazla bir etkisi yoktur. Belki de çok sıra dışı bir
etki yaratabilir. Örneğin yeni Mısır rejimi, İsrail ile olan ilişkilerinde daha sert davranabilir veya en azından Gazze
ile ortak sınırındaki denetimi biraz yumuşatabilir. Ancak diğer yandan son iki yıl içerisinde Türkiye’nin tutumunda
bir değişiklik görülüyor. Türkiye şimdiye kadar İsrail’in bir müttefiki olduğu için Filistin konusunda duyarlı
değildi. Şimdi bu konuyla ilgilenip “Müslümanlar” arası dayanışma gerçeğini keşfetmiş gibi görünüyor.
Örneğin Gazze’ye yapılan insani yardımın desteklenmesi Erdoğan’a, Filistinliler arasında ve daha genel olarak Arap
dünyasında yeni bir prestij kazandırdı.
|
|
Bu tutum Türkiye’nin “yeni Osmancılık” diye adlandırdığı siyasete bağlıdır. İstikrarlı rejimi, en azından
komşularına göre, ılımlı bir İslamcı görüntüsü veriyor ve sermaye ile yatırımları dışarıdan kendine çekiyor.
Türkiye iyi bir ekonomik konjonktürden yararlanarak Ortadoğu’nun tümüne ve hatta Balkanlara ve Orta Asya’ya yaptığı
ihracatta artış görülüyor. Daha zor durumda olan komşuları ve müşterileriyle iyi ilişkiler yürütüp bölgesel bir
güç rolü üstlenip barıştan yana ve sorunların çözümünden yana olduğunu duyurup, hatta bazen lafta da olsa Batılı
emperyalist güçleri eleştiriyor.
|
|
Türkiye’nin bu tavrı aynı zamanda, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs, İsrail ve Türkiye arasındaki bölgede çok büyük
doğal gaz yataklarının bulunmasında ve bunların da ABD ve İsrail şirketlerinin tekeline geçirilmek istenmesine
bağlıdır. Türk rejimi bu konudaki hoşnutsuzluğu açıkça belirtip savaş gemileri koruması altında kendi
araştırmalarını yapacağını duyurdu.
|
|
Erdoğan’ın, İsrail’in bölgede istediği gibi at koşturmasına izin vermeyeceğine dair duyurularının esas nedeni,
Filistinlilerin yaşadıklarından kaynaklanmıyor. Aslında bunun esas nedeni, ABD’ye Türkiye’nin bölgede belirleyici
güç olduğu sinyalini verip ABD’nin en az İsrail’e olduğu kadar ona da ihtiyacı olduğunu ve ona da gerekli tavizleri
vermesi gerektiğini hatırlatmaktır. Filistin halkı, bu gibi sahte dostlarına fazla güvenmemeli çünkü çıkarlarını
elde ettikleri anda onlara hemen sırt çevirirler!
|
|
Ezilen ve emperyalizmin oyunlarının kurbanı olan Filistin halkını destekliyoruz. Onun kendi devletine sahip olma isteğini,
bizim tercihimiz olmasa da, destekliyoruz. Ancak böyle bir devletin Filistin halkına getirebilecekleri konusunda hayaller
oluşturması taraftarı değiliz. Filistin’deki devrimci proleterlerin görevi, halkın ve özellikle de işçi sınıfının
somut hakları için mücadele etmektir. Ulusal birlik iddiaları ile tavizler verip bu haklardan vazgeçip bunların bir
ulusal devlet ve ulusal bağımsızlıktan sonraya ertelenmesini kabul etmemektir.
|
|
Tek olumlu olgu, İsrail içindeki gelişmeler ve toplumsal bir hareketin ortaya çıkması ile geleneksel ulusal birliğin
biraz sarsılmasıdır. İsrail’de yüksek ev kiralarına karşı mücadele eden, bir avuç azınlığın zenginleşmesini,
askeri harcamalara ağırlık verilmesini ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki İsrail yerleşimlerinin
oluşturulmasını protesto eden “öfkeliler” hareketi, en azından İsrail sınırları içerisindeki kitlelerin hiç
olmazsa bir kısmının, kendi sosyal hedefleri doğrultusunda mücadele edip, uygulanan savaş taraftarı ve emperyalist
siyasetin kendi çıkarlarına ters düştüğü bilincine varabileceğini gösteriyor.
|
|
Bu hareketin önderlerinin ve taraftarlarının şimdiye kadar böyle net bir bilinçleri olmadığı görülüyor. Ancak
hareketin kendisi böyle bir bilincin oluşmasını hızlandırabilir. En azından böyle bir şey gereklidir. Filistin ile
İsrail halklarının bir arada barış içinde yaşayarak birbirlerinin haklarına saygı göstermesi, İsrail’deki
kitlelerin yöneticilerine ve onların emperyalist siyasetlerine karşı çıkmakla mümkün olabilir. Diğer yandan Filistinli
kitleler de kendi yöneticilerinin siyasetlerine sırt çevirip İsrail’deki yoksul kitleler ile birlikte hareket etme yolunu
bulmalıdır.
|
|
Şu anda iki taraf da böyle bir konumdan çok uzak. Ancak yine de bu ortamda enternasyonalist bir siyaset savunmak, düşman
iki milliyetçi siyasetin bir gün, iki halk için gerçek bir çözümle sonuçlanacağına inanmaktan çok daha gerçekçidir.
|
|
Rusya: Bir krizden başka bir krize
|
|
İktidar partisi Birleşik Rusya kurultayında, Başkan Medevedev’in önerisiyle Putin’in (resmen) Rusya’nın başına
geri gelişi, Putin’in “idareye dayalı demokrasinin” ne olduğunun somut bir örneğidir. Mart 2012’de yapılacak
oylama, aslında üst düzeyde alınan kararların halk tarafından onaylanması yutturmacasının başka canlı bir
örneğidir.
|
|
Bu aynı zamanda, bir gerçeğin ortaya çıkışıdır: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 20 yıl geçmesine
rağmen yönetici tabaka, yani devlet bürokrasisi ve bağrından çıkmış olan burjuvazinin, yönetici zirvede güçlü bir
adam olmadan varlığını sürdüremeyeceğini gösteriyor.
|
|
Rus servet sahipleri, Putin’in “iktidarın zirvesinde” gerekli düzenlemeleri yaptığını teslim ediyorlar. Çünkü
Yelstin döneminde SSCB üst düzey bürokratları, ülkeyi talan edip 1991’da parçalara bölüp devletin zayıflamasına yol
açmışlardı.
|
|
1990’lı yıllar ise emekçiler için bir cehennem ortamını hatırlatıyor. Bir yandan hayat seviyelerinde müthiş bir
çöküş yaşanırken, o güne kadar SSCB’de ne olduğu bilinmeyen işsizlikle tanıştılar. Ortalama yaşam süresinde
önemli bir düşüş görüldü. Böyle bir durum savaş olmayan bir ortamda manidardır. İşyerleri, özelleştirilenler veya
özelleştirmeyenler de dahil paramparça edildi ve kanlı mafya çetelerinin yöntemleriyle farklı rakip ve düşman bürokrat
takımları arasında paylaşılarak zenginlik kaynaklarını zimmetlerine geçirdiler. Yolsuzluklarda patlama oldu. Acımasız
bir biçimde talan edilen ekonomi çökme aşamasına gelip üretim birkaç yıl içersinde yarıya indi. Bazı bölgelerde,
örneğin Kafkaslarda olduğu gibi, farklı taraf ve mafya çeteleri arasında sürdürülen iktidar kavgasından dolayı
kitleler etnik çatışmalara sürüklenip tutsaklar haline dönüştürülüp savaşlara ve şiddetli baskılara tabi
tutuldular.
|
|
Devasa boyutlara ulaşıp genelleşmiş kargaşa, Ağustos 1998’de, Rus devletinin mali iflası ile sonuçlandı.
|
|
Kısa bir zaman sonra hasta, ayyaş ve hiçbir yetkisi kalmayan Yeltsin, Rusya’nın anahtarını Putin’e teslim etti. Putin
ise böyle bir ortamda kurtarıcı olarak görünebilmek için zorlanmadı. Putin’in elde ettiği destek, gönül
hoşnutluğuyla olmasa da bir ara Putin’e rakip olan Medvedev’in “benden çok daha fazla desteğe sahip” demesi aslında
rejim ve sağladığı ayrıcalıklar için. Yani imtiyazlılar, rejimin her an patlamaya hazır olduğunu bildikleri için
kendilerini, rejimi koruyan tam kapsamlı bir sigorta gibi görüyorlar. Bu sigortayı oluşturmak için basın elinden geleni
yapıyor. Örneğin büyük kitlelere hitap eden bir karikatür dizisi Putin’i, Rusya’yı kurtaran “süper kahraman”
olarak tanıtıyor.
|
|
Rusya, her ne kadar dünya pazarında hammadde fiyatının birkaç yıl boyunca tavan yapması nedeniyle büyük gelir elde
etmiş olsa da sürekli bir şekilde ekonomik ve sosyal kötüleşme yaşıyor. Örneğin nüfusun önemli bir kısmı, kalıcı
yoksulluğa sürüklendi (resmi yoksul sayısı, 2011 yılında eklenen 2 milyon kişi ile toplam 21 milyona tırmandı) ve
yağmacıların ekonomiyi talan etmelerinden dolayı üretim olanaklarında mutlak bir gerileme görülüyor.
|
|
Stalinist dönem sonrası bürokrasinin rüyası olan ve Medvedev’in de göklere çıkardığı “modernleşme” üçlü bir
hedefi yerine getirmeyi amaçlıyor. Ülkenin alt yapısının önemli bir bölümünün yenilenmesi isteniyor. Çünkü uzun
zamandan beri, en azından SSCB’nin dağılmasından bu yana, gerekli yatırımlar yapılmadığı için artık
kullanılamayacak durumda. Rusya, şimdiye kadar savunma sanayisine devasa miktarlar harcıyordu ve dünyanın en büyük ikinci
silah tüccarı olmasına rağmen şimdi artık İsrail ve Fransa’dan silah satın almak zorundalar! Ekonomiyi yeni teknolojik
alanlara yönlendirmek zorunda. Medvedev’in “utanç verici bağımlılık” diye adlandırdığı duruma yani Rus
ekonomisinin hammadde ihracatına bağımlılığına (dış gelirin %68’i ham petrol kaynaklıdır) son vermektir.
|
|
Bundan iki yıl önce büyük kampanyalarla başlatılan bu “modernleşme” şimdi can çekişiyor. Bu nedenle harcanan
büyük paraların çoğu dipsiz kuyuya benzeyen bürokratların ceplerine gidiyor. Diğer yandan biriken sermayenin önemli bir
kısmı, yeniden emperyalist ülkelere doğru kaçmaya başladı (2010’da 35 milyar dolar olan bu miktar, 2011’da ilk 9
ayında 50 milyar dolara fırladı). Günlük Les Echos gazetesi bunu “gerçek bir kan kaybı” diye tanıtıyor.
|
|
2008 krizi, Rusya’yı feci bir şekilde, özellikle de hizmet sektörünü etkileyip Moskova’da ve St. Petersburg’da
başta olmak üzere yüz binlerce hizmet sektörü çalışanı işten atılmıştı. Krizin başka bir etkisi ise yeni bir
göç dalgasına yol açmasıydı: Büyük çoğunluğu eğitimli gençlerden oluşan 1 milyon 200 bin kişi, artık kendileri
için bir gelecek olmadığına karar verip ülkeyi terk etti.
|
|
Şu andaki kriz, kamu borçları nedeniyle etkilerini avro üzerinde giderek daha çok hissettirmeye başlamış olmasına
rağmen bu etkiler, Rusya’da daha önce başladı. 2008’de Rusya’daki borsalarda çöküşler yaşanıp rublenin değeri,
dolar, yen ve avro gibi önemli dövizlere göre dibe vurdu.
|
|
Rus maliye bakanı: “Avrupa Mali İstikrar Fonlarını desteklemek bizim de çıkarımızadır” gibi açıklamalar yaptı.
1998 borsa çöküşünden sonra Rus Devleti kendi para birimi rubleyi güçlendirmek için %55’i dolardan ve %45’i avrodan
oluşan bir “döviz sepetine” bağladı. Bu nedenle avrodaki her düşüş otomatik olarak rubleyi de sarsıyor. Üstelik
Rusya’nın en büyük ticari ilişkisi Avrupa Birliği ülkeleriyle olup, Batı Avrupa bankalarının kredileri, Rusya’da
birinci sırada yer alıyor. Dünyadaki ekonomik gerileme nedeniyle Rusya’nın döviz gelirlerinde büyük bir düşüş
görülüyor.
|
|
Kendi iç çelişkilerinden dolayı gittikçe boğulmaya başlayan Rusya, gelişmekte olan ülkeler seviyesine geriledi ve
1930’lu yıllarda, SSCB’nin dünya ekonomik krizinin etkilerinden kurtulduğu gibi kurtulma olanaklarına sahip değil.
|
|
Ukrayna ve diğerleri: Yoksullar ve yoksul kalacaklar
|
|
Bu yaz Ukrayna’nın bağımsızlığının (SSCB’nin dağılmasından az bir zaman önce kopmasının) 20. yılı,
kitlelerin büyük çoğunluğunun yoğun ilgisizliği ile kutlandı. Kitleler, gittikçe büyüyen işsizlik ve yoksulluk
(nüfusun dörtte birinden fazlası günde 1.25 dolar ile geçinmek zorunda) ve işyerlerinin kapanması gibi vahim sorunlarla
karşı karşıya.
|
|
Rejimin durumuna gelince, Rus yanlısı diye tanıtılan Başkan İanukoviç, IMF’nin ve Dünya Bankası’nın isteklerini
yerine getirmek için büyük çaplı bir özelleştirme programı başlatmıştır. İanukoviç, Ukrayna’yı damla damla
verdiği krediler ile avucunun içinde tutan IMF’nin ve Dünya Bankası’nın isteklerini yerine getirmek ve rejim taraftarı
yeni süper zenginler olan “oligarklara” da pastadan pay vermek amacıyla bu özelleştirmeleri gerçekleştiriyor. Nüfusu
40 milyonu geçen bu ülkede sayıları yüz civarında olan süper zenginler, resmi verilere göre ülkenin GSMH’nın %
61’ne el koyuyorlar.
|
|
İanukoviç, Rusya ile Batı arasında bir denge oluşturmak amacıyla, kendinden önceki başkanın hazırladığı, NATO’ya
katılma projesinden vazgeçti ama Ukrayna’nın geleceğinin ancak Avrupa Birliği’ne katılmaktan geçtiğini tekrarlayıp
duruyor. Avrupa Birliği ise Ukrayna’nın bu isteğine hiç de olumlu cevap vermiyor. Diğer yandan Avrupa Birliği, eski
SSCB’den kopan diğer beş ülkenin (Beyaz Rusya, Moldavya, Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan) üyelik isteklerini
reddediyor.
|
|
Avrupa, bu ülkelerle ilgili güzel laflar etmeye gelince çok cömert olmayı biliyor. Ancak tarihin tokatını yemiş ve
uluslararası mali çevrelerin bencilliği yüzünden sarsılan bu ülkeler, bugün çok borçlu ve paraları olmadığı için
Avrupa için hiç de çekici değil.
|
|
Bu yıl, eski SSCB’nin en geniş alana sahip ikinci büyük ülkesi olan Kazakistan’da birkaç ay boyunca devam eden, yerli
ve yabancı petrol şirketlerini destekleyen polis rejimi ile ücret zamları ve kendi öz sendikalarının tanınmasını
isteyen on binlerce petrol emekçisi arasında şiddetli çatışmalar yaşandı.
|
|
Çin
|
|
2008 mali krizin başından bu yana Çin, diğer önemli büyüme gerçekleştiren ülkeler (Hindistan, Brezilya,…) gibi
dünya ekonomisinin motoru olarak gösterilip, dünya ekonomisini genel bir çöküşten kurtaracağı anlatılıyor. Yani
başka bir ifadeyle, Batılı sermaye kendi bataklıklarından kurtulabilmek için Çin’deki emekçilerin aşırı
sömürülmesinden medet umuyor. Çin her yıl yaklaşık %10 civarında gerçekleştirdiği ekonomik büyüme ile kapitalist
düzenin genel krizinden etkilenmemiş gibi görünüyor. Çin’in banka sistemi, diğer dünya banka sisteminden önemli
ölçüde kopuk olduğu için mali krizden etkilenmemiş gibi görünüyor: Çin’in para birimi, diğer dövizlere serbestçe
dönüştürülemiyor ve ülke dışındaki mali kaynakları ya devlet tahvillerinden oluşuyor ya da sanayisine gerekli
hammaddeleri satın alabilmek için oluşturulan mali kaynaklar olup, hisse senedi veya spekülatif amaçlı fonlar yoktur.
Ancak ABD’nin piyasaya sürdüğü aşırı miktarda devlet tahvillerindeki şişkinlik nedeniyle oluşan değer kayıpları,
Çin’in dolar olarak tuttuğu rezervlerini de etkiliyor.
|
|
Kapitalist dünyada yaşanan ekonomik daralma yüzünden Çin’de de ihracatta düşüş yaşandı. Şirket iflasları artıp
işsizliğin büyümesine yol açtı. İşsizlik kentlerde %7 ile 9 arasında, yani 21 ile 27 milyon kişi olarak tahmin
ediliyor. Buna ek olarak “duruma göre değişen” iç göç var, yani kentlerde işler azalınca kırlardan gelen göçmen
emekçiler, köylerine dönüyorlar ve resmi istatistiklerde işsiz sayılmıyorlar. Kırlardaki gizli işsizlik yaklaşık 200
milyon kişiyi, yani çalışabilen konumda olan insanların dörtte birini kapsıyor.
|
|
Kentlerdeki hızlı büyüme sonucu, şeffaf olmayan ama devasa boyutlara ulaşan bir emlak balonu oluştu. Yerel idareciler bu
nedenle çok fazla borçlandı. Bazı televizyon belgeselleri bu durumu yansıtıyor: Örneğin iç Moğolistan’da bir kent,
Kangbaşı, hayalet bir kent görünümünde. Çünkü bir milyonluk bir nüfus için inşa edilmesine rağmen bu kentte
yaşayan insan sayısı 20-30 bini bile geçmiyor. Mali borç balonunun en büyük kısmı (GSMH’ın %68’ine denk
düşüyor) kamu borçlarından oluşuyor. Yerel idareler, önce çok ucuz fiyatlarla zorla konut alanları satın aldılar
sonra da borçlarını ödeyebilmek için bunları, fahiş fiyatlarla satmaya başlayıp aileleri evlerinden atmaya ve borcunu
ödeyemeyen yoksulların konutlarına zorla el koymaya başladılar.
|
|
Batıda “mucize olarak adlandırılan ve dünyanın en “adaletsiz” ülkesi olan Çin’de emekçi kitleler; aşırı
sömürü, düşük ücretleri, tehlikeli iş koşulları, sürekli bastırılan toplumsal protesto eylemleri, hava kirliliği,
zehirlenme, işsizlik ve enflasyon şeklinde çok büyük bir bedel ödüyor. Çin’deki ekonomik büyüme bir mucize ise bu
ancak Çin ve yabancı burjuvazi için olabilir. Yakında, 10 milyar dolarlık serveti ile Çin’in en zengin adamı olan Liang
Wengen, iktidar partisi olan “komünist” partisinin merkez komitesinde yer alacak. Bu örnek, kapitalistler ile devlet
aygıtının nasıl içli dışlı olduğunu gösteriyor.
|
|
Çin işçi sınıfı içerisinde neler olup bittiği hakkında çok az bilgimiz var. Bazı haberlere göre hem dayanılmaz
çalışma şartlarına hem de çok yetersiz olan ücretlere karşı yapılan grevlerde artış var. Aynı zamanda, yerel devlet
ve parti yetkililerine, keyfi davranışlara ve yolsuzluklara karşı siyasi grevlerin de yapıldığı görülüyor.
Servetlerine servet katan iktidardaki zenginler ile gittikçe yoksullaşan geniş kitlelerin tepkileri ve isyanları artıyor.
İşte bizim ümitlerimiz de bu yönde: Yani dünyanın en kalabalık işçi sınıfının, aşırı sömürüye karşı
gelebilmesinde, kendi taleplerini kararlı bir şekilde dayatıp aynı zamanda işçi sınıfının siyasi hedeflerini ve
çıkarlarını savunan bir geleneğe sahip çıkmasındadır.
|
|
Siyah Afrika
|
|
Sahra bölgesinin güneyinde yer alan Afrika’nın yoksul ülkeleri, kapitalist dünya ekonomisine bütünleşmiş
olmalarından dolayı mali krizden iki defa etkilendiler. Hammadde üreten ülkeler bu ürünlerin dünya piyasalarındaki
spekülasyonların temel hedefi olmasından dolayı oluşan dalgalanmalardan etkilendiler. Bu dalgalanmalar her şeyden önce
devletleri ve bütçelerini etkiler. Ancak söz konusu olan hammaddeler kakao veya kahve gibi tarımsal hammaddeler olunca,
köylülüğün önemli bir bölümünü ilgilendirdiği için etkileri kitlelerinin yaşam şartlarını daha da
kötüleştirir.
|
|
Diğer yandan pirinç ve buğday gibi ürünlerin fiyatı, dünya pazarında dalgalanınca yoksulların tümü bundan kötü bir
şekilde etkilenir.
|
|
Emperyalizm için Afrika’nın en önemli yönü, sahip olduğu yer altı zenginlikleri. Bu ülkelerin bazıları, örneğin
Demokratik Kongo Cumhuriyeti (eski Kongo) topraklarında çok önemli ender bulunan madenler var. Ayrıca Nijerya, Gabon ve
Kongo önemli petrol üreticisi ülkeler arasında. Sonradan keşfedilen petrol yatakları Çad, Sudan ve Uganda gibi ülkeleri
ileride önemli petrol üreten ülkeler yapacak.
|
|
Yine de Sahra’nın güneyinde bulunanlar ülkeler arasından önemli derecede bir sanayi olup Brezilya gibi kalkınmakta olan
ülkeler sınıflandırmasında yer alan tek ülke Güney Afrika. Bu sözü edilen Afrika ülkeleri kendi ulusal zenginliklerini
bir sanayi çerçevesinde kullanabilecek ne sermayeye ne de teknolojik kapasitelere sahipler. Örneğin önemli bir petrol
ülkesi olan Nijerya kullandığı işlenmiş petrolü bile ithal etmek zorundadır.
|
|
Bu zenginlikler her zaman emperyalist güçlerin iştahını kabartmıştır. Kriz ve enerji kaynaklarının güvence altına
alınması ve özellikle de hammaddeler üzerine yapılan spekülasyon nedeniyle oluşan fiyat dalgalanmalarından dolayı
emperyalist güçler ve hatta Çin gibi ülkeler arası rekabet gittikçe kızışacak.
|
|
Hatta tarım arazileri de daha büyük rekabet alanına dönüşüyor ve bu da sadece emperyalist güçlerle sınırlı değil.
Emperyalist güçler, geçmişte Afrika’da tarım alanlarıyla fazla ilgilenmiyorlardı. Tarımı, yerel ve geleneksel
yöntemlere bırakmaya tercih ediyorlardı (Senegal’de yer fıstığı dini kuruluşlar ve Çad ve Fildişi Sahili’nde ise
pamuk köylüler tarafından yetiştiriliyordu). Buna paralel olarak sanayi için gerekli kauçuk ağacı veya palmiye ücretli
işçilerin çalıştırıldığı büyük çiftliklerde üretiliyordu.
|
|
Petrol zengini ama ekilebilir toprak yoksulu Suudi Arabistan veya Katar gibi bazı Körfez ülkeleri, Mali’de, Kenya’da,
Etiyopya’da uzun vadeli çok büyük topraklar kiraladılar. Koreli Daewoo grubu, Madagaskar’da bir milyon hektardan fazla
bir araziyi uzun vadeli kiralamak isteyince protesto hareketleri başladığı için şimdilik bu proje gerçekleşemedi.
|
|
Gıda ürünleri üzerine yapılan spekülasyon, uzun süreden beri devam eden yerel savaşların etkilerine eklenince yoksul
kitlelerin durumu dayanılamaz hale geliyor. Örneğin Somali gibi bir ülke hem silahlı çetelerin gazabına uğruyor hem
gıda ürünlerine karşı yapılan spekülasyonlardan hem de yapılan insani yardımların azaltılmasından dolayı
etkileniyor.
|
|
Farklı nedenlere krizin etkileri de eklenince birçok Afrika ülkesi istikrarsızlığa sürükleniyor ve ülke silahlı
çetelerin eline geçmeye başlıyor. Bazıları, dünya uyuşturucu ticaretinin geçiş noktalarına veya emperyalist ülke
tröstlerinin zehirli atıklarının çöplüğüne dönüşüyor.
|
|
Sudan’da onlarca yıllardan beri süren iç savaş en sonunda ülkenin ikiye bölünmesiyle sonuçlandı. 2011 yılında,
Güney Sudan resmen 54’üncü Afrika ülkesi olarak tanınmasına rağmen Kuzey ile Güney arasındaki savaş bitmedi. İki
ülke arasındaki sınır kavgasına, petrol zenginliklerinin paylaşılması kavgası eklendi. Çad sınırlarına yakın olan
Darfur bölgesindeki iç savaş da sürdüğü için emperyalist güçler, özellikle de Fransa için büyük manevra
olanakları doğuyor.
|
|
Fransa’da, Fransa-Afrika kuruluşuyla ilgili ortaya çıkan son skandallar, Fransız siyasetçilerinin, Fransa’nın eski
sömürge siyasetleri ile olan tuhaf ilişkileri su yüzüne çıkardı. Fransa’da değişen hükümetlere rağmen, ikinci
derecede öneme sahip Fransız emperyalizminin eski Afrika sömürgeleriyle olan siyasi, diplomatik ve insani ilişkileri aynı
temellerde devam ediyor. Artık bağımsız olan bu ülkelerde eski çıkarların sürdüğü görülüyor.
|
|
Yaşanan son skandallar, emperyalist Fransa ile eski sömürge imparatorluğunda sürdürdüğü tuhaf ilişkilerin zirvedeki
yolsuzlukların ve satın alınan siyasetçilerin gerçekliliğini kamuoyuna taşıdı. Aslında bu skandallar, skandal olarak
kabul edilmeyen tuhaf ekonomik ilişkilerden kaynaklanıyor. Örneğin Fransız mali ve sanayi grupları, bu sözü edilen
ülkelerin doğal kaynaklarına, petrol, boksit, Gabon’un ender ve değerli keresteleri, Kongo-Brazavil’in petrolüne,
Nijer’in uranyumuna ve bu ülkelerdeki liman ve havalimanı gibi altyapılarına el atmış durumda.
|
|
Bu sözü edilen ilişkiler, son 50 yıl içerisinde belirli değişikliklere uğradı. 1970’li yılların başlarında bu
eski sömürgeler, Fransız ürünlerine önemli bir pazar oluşturup, aynı zamanda bir yatırım alanı olarak
kullanılıyorlardı.
|
|
Bu iki olgu zaman içerisinde gittikçe zayıfladı. Yine de frank bölgesi diye adlandırılan ve Fransız devletinin
güvencesi altında olan Afrika Frankı (CFA) eskiden, Fransız frankına ve şimdi ise avroya bağlıdır. Üstelik Areva,
Total, Orange, Bouygues, Bollore, Aga Khan veya Rougier gibi gruplar ve özellikle de Fransız bankaları, bu ülkelerden çok
büyük kazançlar elde ediyorlar.
|
|
Çad’daki Jamena, Fildişi Sahilindeki Port-Boue, Gabon’daki Librevil veya Djibuti’deki Fransız askeri üstlerinin
görevi, yukarıda sözü edilen çıkarları korumak için.
|
|
Örneğin Fildişi Sahilindeki cumhurbaşkanlığı seçiminde Fransa’nın Uattara’nın adaylığını desteklemesi seçimi
kazanmasını garantiledi. Ülke birkaç hafta süren bir iç savaştan sonra şekilsel olarak yeniden birleştirildi. Ancak
çatışmalar, yüzlerce insanın öldürülmesine, büyük yıkımlara ve ekonomik faaliyetlerin önemli boyutlarda
gerilemesine yol açtı.
|
|
Durum kısmen istikrara kavuşmuş olsa da yoksul kitleler iç savaşın yol açmış olduğu yıkımlardan, insan zayiattan
etkilenmeye devam ediyor. Houphouet-Boigny’den sonra başa geçmek için Bedie, Gbagbo ve Uattara ve çevreleri arasındaki
kavga, tepeden yayılan etnik düşmanlıklar, iç savaş esnasında kanlı çatışmalara dönüştü. İşlenen cinayetler,
genellikle resmi veya gayri resmi çetelerin işiydi. Ama bunların yol açtığı tahribatlar, etnik ilişkilerin iyice
gerginleşmesine yol açtı.
|
|
Ülkede yaşayan UATCİ’li yoldaşlar, bütün bu etnik düşmanlıklara rağmen emekçilerin çıkarlarını savunan bir
siyaset uygulandığında, mevcut engellerin aşılabileceğini belirtiyor.
|
|
Komünist Partilerin ve Enternasyonal’in inşası için
|
|
Kriz, onun kurbanı olmasını istemeyenlerin belirli tepkilerine yol açtı. Krizin derinleşmesi bu tepkileri daha da
artıracaktır. Şu ana kadar dağınık ve karışık olayları fazla genelleştirme yoluna gitmeden şu tespiti yapabiliriz:
İşçi sınıfının henüz krize karşı sınıf olarak kayda değer tepkisi olmadı.
|
|
Kalkınmış ülkelerde ve kitle hareketlerinin olduğu Arap ülkelerindeki tepkiler şu ana kadar, daha çok işsizlikten
etkilenip bir gelecek olanağı görmeyen küçük burjuva kitleleri tarafından yapıldı.
|
|
İşçi sınıfı her yerde, kendi reformist örgütlerinin ve bunların kafa karışıklığının etkilerinin bedelini
ödüyor. Krizin daha da derinleşmesiyle burjuvazi her yerde saldırılarını artırıyor ve bu ortamda işçi sınıfı
şimdiye kadar elde etmiş olduğu haklarına bile tamamen sahip çıkamıyor.
|
|
Böyle bir ortamda işçi sınıfı siyasi girişimlerde bulunmakta zorlanıyor. Durum, işçi sınıfının her yerde
burjuvazinin saldırılarına karşı genel bir tepki göstermesini gerektiriyor. Ekonomik krizin kurbanları olan veya olmakta
olan sınıflara ve genelde bütün ezilenlere, yol gösterebilecek olan tek sınıf, işçi sınıfıdır. Kapitalist ekonomik
düzeni ve üretim araçlarının özel mülkiyetini yıkabilme gücüne ve bunun için nesnel çıkarlara sahip olan tek
sınıf, işçi sınıfıdır.
|
|
Krizin derinleşmesiyle oluşan öfkeleri, özellikle de krizin darbesini yiyen küçük burjuvazinin öfkesini kendine alet
edip gümrük duvarlarıyla içe kapanmanın gerekliliğini savunan, milliyetçi ve ırkçı fikirleri körükleyen aşırı
sağcı demagoglar olacaktır.
|
|
Tarih çok ender bir olarak aynı şekilde tekerrür eder. Ama büyük bir toplumsal kriz içindeki ekonomik bir durum, aşırı
sağa, işçi sınıfına karşı saldırılara geçebilecek bir güce kaynak oluşturabilir. Böylece toplum hizaya getirilip
siyasi şiddet uygulanarak kapitalizmin iktidarı pekiştirilebilir.
|
|
Doğu Avrupa’daki gelişmeler, gittikçe artan yoksulluk, toplumsal çelişkilerin derinleşmesi ve çözümlenmeyen ulusal
sorunlar, ilerideki gerici gelişmeler hakkında bir ön fikir verebilir.
|
|
Örneğin Macaristan’da sosyal demokrasiye dönüşüp iktidara gelen eski Stalinist parti, uygulamalarıyla sağın iktidara
gelmesine zemin hazırladı. İktidardaki sağ ve gerici hükümet, Fransa’daki aşırı sağcı Ulusal Cephe gibi bir dil
kullanmasına rağmen gittikçe güçlenen ve son seçimlerde % 15 oy alan Jobbik diye bilinen aşırı sağ hareket, faşist
tipte bir harekete dönüşüyor. Jobbik hareketi artık faşist söylemlerle yetinmeyip söylediklerini uygulamaya başladı.
Oluşturduğu milisler, üniformalarıyla yürüyüş yaparak, İkinci Dünya Savaşı öncesinde kullandıkları oklu haç
sembolleri kullanarak toplumun en yoksul tabakalarını oluşturan Romanlara karşı sıkça ve şiddetli bir şekilde
saldırıyorlar. Yarın hiç çekinmeden, direk grevdeki emekçilere saldırabilirler.
|
|
İşçi sınıfı adına ve tüm sömürülenlerin çıkarına hizmet eden bir siyaset, burjuvazinin iflas etmiş ekonomik
düzeninin kurbanı olanları kurtarabilir.
|
|
Kendilerine sol diyenler arasında da krize karşı etkili olduğunu iddia ettikleri, iflas etmiş çözümler öneren
demagoglar da vardır.
|
|
Bunlar arasında çevreciler vardır. Fukuşima felaketi haklı olarak, sadece Japonya ile sınırlı olmayan, büyük tepkileri
yol açtı. Bu santralin sahibi şirketin, santralın planlama ve oluşturulmasında ve sonra da krizle nasıl ilgilendiği
kapitalist grupların nasıl esas olarak kâr peşinde olduklarını ve sorumsuzca davrandıklarını açıkça ortaya koydu.
Çevreciler, oluşan tepkileri fırsat bilerek, konuyu sadece “nükleer enerji gerekli mi gereksiz mi?” ile sınırladılar.
|
|
Çevreciler, yine bunu fırsat bilerek, sınıf sorunu olan bir konuyu seçim sorununa dönüştürdüler.
|
|
Çevreci hareket çok farklılıklar içeriyor. Bu hareket içerisindeki birçok dernek, kapitalist ekonominin yaptığı bazı
tahribatlara karşı protestolar düzenleyip olumlu bir rol oynayarak, kamuoyunu duyarlı hale getirip, hatta bazen zarar gören
çevrelerin tepkilerini örgütlemek için katkıda bulunur.
|
|
Yine de tüm bunlara rağmen “çevreci siyasetçiler” gerici bir harekettir ve bunun nedeni sadece burjuva siyaseti
çerçevesiyle sınırlı kalmasından dolayı değil. Örneğin, çevreyi korumak veya doğal kaynakların sınırlı olması
nedeniyle “aşırı tüketimi” hedef almak burjuva hükümetleri tarafından uygulanmakta olan kemer sıkma siyasetlerinin
değirmenlerine su taşıyor.
|
|
Eşitsizliklerin var olduğu toplumda kemer sıkma siyasetleri, ister devlet zoru ile ister çevrecilerin tatlı dilleriyle
olsun, hedef her zaman yoksullardır. Tabiata ve çevreye karşı yapılan devasa tahribat, aşırı tüketimden olmasa gerek!
Milyonlarca insanın karnını doyuramadığı ve tüketim toplumu dışında tutulduğu bir ortamda bu gibi saçmalıkları
nasıl söyleyebilirler? Diğer yanda ihtiyaçları karşılamak için değil, büyük kâr elde etmek amacıyla rekabet
çerçevesinde sadece satın alma gücü olanlara hitap eden ve bir işe yaramayan ürünlerin boşuna üretilmesi var.
|
|
Çevreyi gerektiği gibi koruyabilmek, sadece kapitalist rekabet ekonomisine ve kâr hedefi taşıyan düzene son verip,
insanların ihtiyaçlarını karşılamayı hedefleyen bir düzenin oluşmasıyla mümkündür.
|
|
Küreselleşmeye karşı olan söylemlere gelince, bunlar gerçekten saçma ve gerici fikirlerdir. Dünya ekonomisi çok uzun
zamandan beri, birbirine bağımlı bir bütündür. Kapitalist düzenden başka bir ekonomik düzenin oluşmasının
şartları, yeryüzünün farklı bölgeler arsında oluşturulan bağlar ve daha üst seviyelere çıkmış olan uluslararası
iş bölümünün gerçekleşmesiyle olanaklı hale geldi. Sol çevrelerde, küreselleşme karşıtı söylemleri tercih
edenler, kapitalizme saldırıp, insanlığın yeni bir aşamaya ulaşabilmesi için üretim araçlarının özel mülkiyetine
son vermek gerekliliğini savunacaklarına, boş laflar etmeyi tercih ediyorlar.
|
|
Enternasyonalizm sadece farklı ülkelerden emekçiler arasındaki dayanışma ifadesiyle sınırlı olmayıp, işçi
sınıfının kapitalist hakimiyete son verip daha üstün bir düzen inşa edip bütün insanların ihtiyacını
karşılayacak, planlı bir ekonomik düzeni ancak dünya seviyesinde gerçekleştirebilir olmasındandır.
|
|
İşçi sınıfı, onlarca yıllardan beri sürdürülen sosyal demokrat siyasetin bedelini çok ağır bir şekilde ödüyor ve
belki de geleneklerde ve bilinçlerde yaptığı tahribatları daha da feci olduğundan dolayı Stalizmin etkisinin bedeli daha
da ağırdır. Sosyal sınıflar toplumsal mücadelelerde siyasi açıdan bilinçlenip düşmanlarının ve aynı zamanda sahte
dostlarının da kimler olduklarını öğrenirler. Farklı ülkelerde birbirlerinden etkilenip gelişen “öfkeliler”
hareketlerinin tümü, özellikle de zengin ülkelerdekiler, hiçbir sosyal geleceği olmayan küçük burjuva diplomalılardan
oluşuyorlar. Bu hareketin yöneticileri, en iyi şeklinde işçi sınıfı ile hiç ilgilenmiyor, ilgilenenler de işçi
sınıfına karşı.
|
|
“Öfkeliler” hareketi, kemer sıkma siyasetlerine, mali çevrelerin dünya üzerindeki hakimiyetlerine, bankalara ve
çılgınca kâr peşinde koşanlara karşı ama bu hareket, “öfkesini” bilinçli isyana dönüştürmeye çalışmadığı
gibi taşıdığı fikirler böyle bir şeye karşıdır. Bu nedenle de sınıf mücadelelerini görmek istemedikleri gibi
toplumu dönüştürmek için örgütlenmeye de karşılar.
|
|
Kapitalist düzenin belirli yönlerine, hatta en önemli olan mali sermayenin hakimiyetine karşı çıkmak yeterli değil. Bu
düzeni tamamen, temellerine varıncaya kadar yıkmak gerekir. Artık insanlık için tutucu ve gerici olmakla kalmayıp aynı
zamanda ilerlemelere engel teşkil eden, zararlı olan bu ekonomik düzen yerine başka bir ekonomik ve toplumsal düzen kurmak
gerekir. Burjuvaziyi mülksüzleştirecek, kapitalist mülkiyet ilişkilerini yerle bir edecek ve toplumsal mülkiyet düzenini
getirecek toplumsal bir devrim gerekiyor. Böyle bir şey, iyi niyetli olsalar bile, kesinlikle reformistler tarafından
gerçekleştirilemez. Böyle bir şey ancak ve ancak bir sınıf olarak hep birlikte harekete geçip bilinçli bir şekilde
sınıf mücadelesini sonuna kadar götürebilecek bir sınıf tarafından gerçekleştirebilir. Bugün işçi sınıfı ön
planda fazla görülmese de toplumun bütünü ile çıkarlarının bir bütün oluşturduğu tek sınıf, işçi sınıfıdır.
|
|
Bugün devrimci komünist parti sorunu, her zamankinde de daha can alıcı bir şekilde gündemde. Bir hakim sınıf
devrilmediği müddetçe kendiliğinden iktidarı terk etmez. Ekonomik kriz derinleştikçe kapitalist düzen
mantıksızlığını daha da ortaya koysa da ve de burjuvazi ne kadar sorumsuz davrandığını gösterse de, eğer işçi
sınıfı toplumun sorumluluğunu üstlenmeye, yani iktidara aday olmazsa, burjuva toplumu varlığını sürdürmeye devam
edecek: Ancak daha da canileşecek.
|
|
İnsanlık, devrimci işçi hareketindeki kopukluktan ve geleneklerinin kaybolmasından dolayı büyük bedel ödüyor. Her
şeyi, yani hem devrimci partileri hem de bir devrimci komünist enternasyonali yeniden inşa etmek gerekiyor. Ama aynı
zamanda, her şey de sıfırdan başlamıyor. Çünkü Stalinizm gibi olumsuz deneyimler de dahil, bütün deneyim ve birikimler
varlığını sürdürüyor. Yeni bir neslin bunlara sahip çıkması yeterlidir. Eğer devrimci komünist partiler
fikirlerinden vazgeçmezlerse, onları çarpıtmazlarsa, yeniden yeşermelerinin zeminini, kapitalist ekonominin krizi
hazırlayacak. (14.10.2011)
|
|
|