|
(LEON TROÇKİ ÇEVRESİNİN YAYINLARI 90 numaralı- 27 NİSAN 2001)
|
|
Belirli bir zaman önceden beri, gıda tarım sanayinin üretimi olan ürünler kadar “üretken" denilen tarımcılık da
suçlanıyor. Son yıllarda süregelen bazı belirli sayıdaki problemler de bu dosyayı kabartıyor.
|
|
Daha önce, genel olarak “Deli dana hastalığı" adıyla bilinen, Bovine Spongiforme Encephalopathie (BSE) hastalığı
vardı. Birkaç aydan beri, henüz Fransa’da fazla yaygınlaşmamış olsa da, yetkililerin, birçoğu sağlıklı olan
binlerce hayvanı öldürerek yakma kararı almalarına yol açan şap hastalığı salgını bulunuyor.
|
|
Tabii ki sözkonusu bu hayvanların büyük bir çoğunluğu bu şekilde öldürülmeseler kasaplara gönderileceklerdi, yine de
bu kurbanlarla yaşanan heyecanın ne kadar büyük olduğu anlaşılabiliyor.
|
|
Daha sonra, listerioze (1), dioksinli (2) tavuklar, hormonlu dana vb gibi alarmların verildiği başka sorunlar da oldu.
|
|
Tüketiciler tehlikesiz olarak ne yenilebileceği konusunda sorular soruyor, kendilerini sorguluyorlar. Bir kaç yıl önce
bazı etlerin, özellikle de hormonla şişirilmiş dana etlerinin ve yakın bir geçmişte de bütün büyük baş hayvanların
etlerinin başarıyla boykot edildikleri biliniyor. Aniden ve kendiliğinden gelişen ikinci boykot, hükümetin, ilk başta
reddettiği, büyük baş hayvanların yetiştirilmesi ve beslenmesi için hayvansal unların kullanılmasını tamamen
yasaklanmasına karar vermesini sağladı.
|
|
“Kötü beslenme‟nin eleştirilmesi moda oldu. Halk kitleleri ve köylülük içinde büyük eğilim, güncel sorunların
yani düşük kaliteli, tehlikeli, lezzetsiz çevrenin kirlenmesine yolaçan ve tarımcılara verilen sübvansiyonlarla topluma
çok pahalıya mal olan beslenmenin sorumlusu olarak “üretken tarımcılığı‟ suçluyor.
|
|
“Bio‟ tarımcılığı modası, sınırlı olsa da, tüketicilerin bir bölümünün kuşkuculuğunu yansıtıyor. Bunlardan
bazılarının, “deli dana hastalığının‟ insanlara geçmesine neden olduğundan kuşku duyulan et sanayisinin salam
sosis vb gibi alt ürünleri kadar, diğer birçok yiyeceğin de ambalajlarında belirtilmeyen, gizlenen Genleri
Değiştirilmiş Organizmalar’dan (GDO) ödleri kopuyor. Şekerli ürünlere bile kuşkuyla bakılıyor çünkü avrupa
topluluğunun gelecekteki çukulatasının bir bölümü, üreticiler tarafından kullanılan malzemenin ambalaj üzerinde
belirtilmesi zorunluluğu olmayacağı için, “yarı gerçek‟ çukulata olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.
|
|
O halde bugün onlarca yıl öncesinden daha mı kötü besleniyoruz? “Üretken‟ tarımcılığı suçlamalı mı? Bugün
geleneksel tarımcılık neye dönüştü? Bu tarımcılık hala mevcut mu yoksa tamamen büyük sermayenin eline mi geçti?
|
|
Bundan 50 yıl kadar önce, sabahları alışveriş yapıldığında, ekmekler hamuru ekmekçinin kendisi tarafından mayalayan
ve gece pişirilen ekmekçilerden alınırdı. Endüstrileşmiş ekmekçilikten söz edilmezdi: Hele de endüstrileşmiş
pastacılıktan hiç sözedilmezdi. Taze süt, sütçülerden boş bidonlar götürülüp doldurtturularak alınırdı. Uzun
süre korunulabilen veya vitaminli sütlerden hiç bahsedilmezdi. Aynı biçimde yoksul aileler şaraplarını, boş
şişelerini şarap satan dükkanlara götürüp doldurtarak alırlardı.
|
|
Çiftlik hayvanları, kışları saman ve yeşil otlarla beslendikleri ahırlar hariç, açık havada yetiştirilirdi. Herhalde,
domuz veya tavukları üretme çiftliklerinde yüzlercesi bir arada, sıkışık bir vaziyette yetiştirme düşüncesi, o
dönemin köylülerini şaşırtacağı kadar çok da öfkelendirirdi.
|
|
Meyve ve sebzelere çok fazla işlem uygulanmazdı, ya da uygulansa bile çok az uygulanırdı. Kimse, yediği salatayla
öldürücü tarım ilaçları, bifteğiyle hormon, maden sularıyla nitrat alıp almadığını sormazdı.
|
|
Kiwi, mango ve avakado gibi dış ülkelerden gelen sebze ve meyveler hiç bilinmezdi. Portakal ve muz savaşın hemen
öncesinde yayılmaya başlamışlardı; savaş sırasında yok oldular; savaştan sonra yine yavaş yavaş ortaya çıktılar.
Dondurulmuş yiyecekler hiç bilinmezdi. Buzdolabı halk kitleleri arasında tanınmayan bir lükstü : Evlerin serin bir
yerinde sadece yiyecek saklanılabilecek kadar bir yer bulunuyordu.
|
|
Fransızcada “gıda tarımcılığı‟ terimi 1960 yıllarına doğru yani 40 yıl kadar önce ortaya çıktı. Önceden
“gıda endüstrisi‟ terimi vardı ve bu terim sadece profesyonel kişiler tarafından konserve yapımı için
kullanılıyordu.
|
|
Kökenler
|
|
Bütün bunlar, sadece doğal hallerindeki ürünleri yediğimiz anlamına gelmiyor. Besinlerin zanaatkarca dönüştürülmesi
çok eski bir uygulamadır. Yani insanların buğdayı ve diğer tahılları öğütüp un, undan galetalar, bulamaçlar ve
ekmek vb. gibi yiyecekler yapmayı öğrendikleri tarımın kendisi kadar eskidir.
|
|
Antik çağlardan beri tahıl öğütmek için kullanılan değirmen taşları ve daha sonraları inşa edilen değirmenler
muhtemelen gıda-tarımcılığı diye nitelendirilebilecek faaliyetlerin ilk biçimlerini oluşturuyorlardı. Antik çağ
boyunca, kazılarda bulunan o döneme ait binlerce amforun da (antik çağda kullanılan küpler) tanıklık ettiği gibi,
büyük boyutlardaki ticareti olanaklı kılan, zeytinden zeytinyağı, üzümden de şarap yapılması biliniyordu.
|
|
Fakat o dönemin randımanı, günümüzün randımanıyla karşılaştırıldığında uzun bir dönem boyunca çok düşük
oldu. Orta çağda, tahıl üretimi randımanı 1’e 3 veya ok ender olarak da 4 tahmin ediliyor. Yani 1 ölçek buğday
ekildiğinde bundan 3 veya 4 ölçek buğday elde ediliyordu. Sık olarak 400, 500 kiloya yakın randıman alınsa da, hektar
başına 250 kilo randıman almak da çok az karşılaşılan bir durum değildi. Bu günümüzde elde edilen randımandan 15,
20 kat daha azdı. Açlık, düzenli olarak tekrarlanan doğal felaketler arasında yer alıyordu. Köylüler, toprak sahibi
aristoklar ürettikleri herşeyi zorla aldıklarından kendilerini geçindirmekte giderek daha da zorluk çekiyorlardı. Şehir
nüfusu tarımsal artık ürünün azlığı nedeniyle sınırlı kalıyordu. Kırsal nüfus, toplam nüfusun % 80 veya %
90’ını temsil ediyordu ve bazan daha da fazlaydı. Tarım ürünlerinin artışı uzun zaman boyunca, herşeyden önce,
toprakların daha çok ekili alan ve tarla haline getirilmesi ve böylece de ekili alanların artmasıyla gerçekleşti.
|
|
Kırsal kesimde sadece köylüler yoktu. Orta Çağ’ın sonundan itibaren giderek daha da önem kazanan bir kırsal kesim
ticaretinin ve zanatçılığın ortaya çıktığı görüldü. Henüz endüstri bulunmuyordu ama onun yerini yaygın olan
zanaatkarlık alıyordu.
|
|
17. ve 18. yüzyıllardan itibaren, Antiller’in ve Brezilya’nın kölelerce sağlanan el emeğinin sömürüsüne dayanan,
henüz sanayileşmemiş şeker ve şekerli ürünler üretilen sömürge işletmeleri muhtemelen ilk gıda tarımcılığı
manüfaktürleriydi. Okyanusun bu tarafında Fransa’da, Bordo ve Nantes limanlarına şeker rafineleri yerleştirilmişti.
Aynı dönemde, ringa ve morina gibi balıkların tuzlanması öylesine gelişmişti ki Amsterdam limanının ringa balıkları
fıçılarının üzerine kurulmuş olduğundan sözediliyordu.
|
|
Ama bunların hiçbiri kelimenin gerçek anlamıyla sanayiyi oluşturmuyordu. Gıda tarımcılığı endüstrisinin ortaya
çıkması için 18. yüzyılın sonunda başlayan endüstri devrimini beklemek gerekti.
|
|
Buna rağmen evrimleşmiş bölgelere seyrek olarak rastlanıyordu. Böylece dokuma ve iplik manüfaktürleri kenti olan
Flandres da, bir süre sonra da Hollanda’da tarımcılık çok yüksek verim alınan noktaya ulaştı : Yani hektar başına
700 kilo ekin elde ediliyordu.
|
|
Fakat en önemlideğişim ve dönüşüm İngiltere’de oldu. Orta Çağ’ın sonundan itibaren, burjuva tavırlar takınmaya
başlayan aristokrat toprak sahipleri, tahıl üretmektense, koyunlarının yünlerini, Manş denizinin diğer tarafında
bulunan flaman iplikçi ve dokumacılara satmanın daha karlı olacağına karar verdiler. Böylece de, flaman ve daha sonra
ortaya çıkacak olan ingiliz manüfaktürleri için “koyun yetiştirmeye" başladılar.
|
|
Koyun yetiştirmek için toprağı işlemek için hektar başına gerekenden daha az köylü gerekiyordu. Soylu toprak sahipleri
bir yandan köylüleri topraklarından kovarken, bir yandan da koyunları istedikleri alanların dışında herhangibir yerde
otlamasını engellemek için arazilerini etrafını çitlerle veya duvarlarla çeviriyorlardı. Bu dönemde, ekili toprakların
belki de %30’unu kapsayan ve kırsal nüfusta öfke yaratan bir “arazi çevirme" hareketi gerçekleşti.
|
|
İngiltere’deki ilk tarım endüstrisi devrimi
|
|
Orta Çağ’da gübre hemen hemen hiç kullanılmıyordu. Tabii doğal olarak kimyasal gübre hiç yoktu ama organik gübre
yani hayvanların dışkıları da çok az kullanılıyordu çünkü çok az hayvan bulunuyordu. Çiftliklerde sadece sabanları
veya arabaları çekmek için kullanılan büyükbaş hayvanlar, yetiştirilmesi kolay olan birkaç domuz ve biraz da kümes
hayvanı olmak üzere çok az sayıda hayvan bulunuyordu. Geriye kalan büyük baş hayvanlar ise, o dönemin insanları
tarafından, arada bir tesadüfen et yiyebilen çok yoksul köylülere yiyecek sağlayan toprağın bir kısmının onlara
ayrılmasını gerektiren rakipler olarak görüyorlardı. Soylulara gelince, zaman geçirmek için tercih ettikleri avlarda
avladıkları hayvanların etini yiyorlardı. Elde edilen ürün ve hasatlarla, bitki yetiştirilmesi için gerekli maddeleri
tükenmiş toprağın, kendini toparlayıp yeniden ekime hazır olabilmesi için dinlendirilmesi (nadas), çok uzun bir süre
boyunca zorunlu oldu. Daha sonra, 8. yüzyıldan itibaren, ekimin dönüşümlü olarak yapılması tekniğinin genelleşmesi,
bu gübre yokluğunun, yani ona duyulan gereksinimin sadece çok küçük bir bölümünü giderebildi.
|
|
Sonuç olarak, İngiltere’de endüstri devriminden çok önceleri 16. yüzyıldan itibaren ekonomik ve sosyal koşullar, bazı
toprak sahibi aristokratlara, diğer bir deyişle ilk “centilmen çiftçilere‟, tarımcılıkla hayvan yetiştiriciliğini
birleştirdikleri alanlara yatırım yapmalarını sağladı. Böylece de, büyük baş hayvanların beslenmesini ve buna
bağlı olarak da ekili alanları gübrelemeye yarıyan hayvan dışkısından oluşan çok değerli gübrenin artmasını
sağlayan ot ve saman gibi yemlerin üretilmesi için ekilmeye başlandı.
|
|
Mirabeau Markizi daha sonraları “paranın, toprağa serpilebilecek en gerekli gübre‟ olduğunun ayrımına vardı. Ve
randımanlar hektar başına 1200, 1500 kiloya ulaşarak büyük bir sıçrama yaptı, yani aynı dönemde Fransa’da, hatta
Avrupa’nın geri kalan yerlerindekinden 2 ya da 5 katı daha fazla randıman elde ediniliyordu. Aynı zamanda, üretken hayvan
cinslerinin seçimi ve veterinerlerin bakımı sayesinde hayvan yetiştiriciliği de gelişiyordu. Kasaplık sığırların 1700
yılında 370 livre (1) yani 185 kilo olan ortalama ağırlıkları, 1800’de yaklaşık iki katından biraz daha fazla 800
livreye yani 400 kiloya yükseldi. İngiliz sığırları o dönemde dünyanın en iyi, en tombul sığırlarıydı.
|
|
İşte sanayi ortaya çıkmadan önce, tarımın ulaşabileceği en yüksek düzey kuşkusuz buydu. Çünkü bugün aynı
topraklardan hektar başına 7500, 8500 kiloya denk düşen 6, 7 kat daha fazla ürün alınıyor. Hala katedilecek yol
bulunuyordu. Böylece İngiltere’deki sanayi devriminden önce, şehirler geliştiğinde onların nüfusunu beslemek için
gereken besin ürünleri fazlası (artı ürün) ve topraklarından kovularak proleterlere dönüşmek zorunda kalan
köylülerin sunduğu el emeği sayesinde sanayi devrimini destekleyip kolaylaştıran bir çeşit ilk tarım devrimi
gerçekleşti.
|
|
Endüstri devrimi ve demir yolları
|
|
İngiltere’deki endüstri devrimi, Fransa’nın Eski Rejime karşı tam bir devrim içinde olduğu dönemde başladı. Daha
sonra 19. yüzyılın birinci yarısında Batı Avrupa’ya ve ABD’ye yayıldı. Japonya için bu 19. yüzyılın ikinci
yarısında gerçekleşti.
|
|
Bütün inandıklarımızın aksine, ilk dönemde sanayileşme tarımı çok büyük oranda etkilemedi, altüst etmedi. Bunun
nedeni çok basitti : sanayi başlangıçta buharlı makinelere dayanıyordu. Oysa ki tarımda birkaç buharlı traktör veya
diğer makinaların denenmesine rağmen, pek kullanışlı görülmedi ve tutulmadı. Tahıllar için, çiftlikten çiftliğe
giden buharlı bir biçerdöver icad edilmişti. Fakat tarımın gerçek anlamda motorlu araçlarla donanması için, patlamalı
motorları yani 20. yüzyılın başına kadar beklemek gerekti.
|
|
Buna karşılık demiryollarının gelişmesi ise kesinlikle belirleyici bir rol oynadı. Demiryolları, 1830’lu yıllarda
gelişti, 1860-70’li yıllarda daha da yaygınlaşarak, tarım ürünlerinin daha geniş pazarlara ulaşmasını sağladı.
|
|
Dolaylı olarak randımanın artmasını da sağladı. Örneğin Fransa’da, demiryollarından önce bir taşra kentinden
diğerine ulaşım çok zor olduğu için heryerde herşey üretiliyordu. Böylece çeşitli yeşil bitkiler ve otların ekimine
elverişli batı topraklarında, sıkı sıkıya tahıl hatta üzüm üretimine sarılınıyordu. Eski Rejim altında, uygun
ulaşım olanaklarının yokluğu nedeniyle bazı bölgelerde kıtlık ve açlık sözkonusuyken, komşu taşra bölgelerinde
yeterince yiyecek bulunduğu bilinmektedir. Demiryollarıyla, bölgeler, üretmedikleri besin maddelerini diğer bölgelerden
getirerek, belirli alanlarda uzmanlaşmaya başladılar. Fransa’da Paris Havzası tahıl, Batı hayvan yetiştiriciliği,
Languedoc ise kuzeyin işçi sitelerine ucuz şarap sağlamak için bağcılık ve şarap üretimi bölgelerini oluşturuyordu.
Her bölgeye en uygun, en iyi biçimde uyum sağlamış ürünleri üretmesi, sadece bu randımanı arttırıyordu.
|
|
Diğer yandan demir yolları, daha sonraları “kırsal göç‟ (exode rural) diye adlandırılacak olan, kırsal kesimlerin
nüfusunun azalması olgusuna neden oldu. Bunun ilk kurbanları ise köylüler olmadı. Kırları ilk olarak terketmek zorunda
kalanlar, yaşamları toprağa bağlı olmayan, yani direk olarak toprakta çalışmalarıyla geçinmeyen zanatkarlar, hepsinin
ötesinde de tekstil endüstrisinin rekabet ettiği iplikçi ve dokumacılar, kırları bir baştan bir başa dolaşan
işportacılar (vb. gibi) oldu. Bu insanlar proleteryanın saflarını geliştirmek üzere kentlere gittiler.
|
|
19. yüzyılda ingiliz tarımı
|
|
İngiltere, 18. yüzyılın sonundan itibaren ilk sanayileşmiş güçlü devletti ve yaklaşık olarak ABD tarafından
geçildiği 19. yüzyılın sonuna kadar da böyle kaldı. Böylece, besinlerin “beyaz demir‟ denilen sırlanmış metal
kutularda konserve olarak saklanması ilk İngiltere’de doğdu. Halbuki bu yöntem ilk olarak Fransa’da, Nicolas Appert
tarafından bulunmuştu. Nicolas Appert, daha 1782 yılında, yani 16. Louis zamanında, bezelyeleri cam kavanozlara koyarak 18
ay sonra tüketmişti. Bu deneyle problemsiz yaşamını sürdürmüş, yöntemi geliştirmişti ama uygun bir metalurji
endüstrisinin olmaması nedeniyle çabaları başarısızlıkla sonuçlandı. Öte yandan, İngilizler bu buluşu
sanayileşmiş yöntemlerle tekrar ele aldılar. Gerçeği söylemek gerekirse başlangıçta konserveler öncelikle
denizcilikte kullanılıyordu.
|
|
İngiliz sanayicileri dünyanın en başarılı ve rekabet tanımayan sanayicileri olarak, yabancı pazarlara açılmak, yani
serbest ticareti ve dolaşım istiyorlardı. Fakat bu, belli başlı toprakları elinde bulunduran ve ülkeyi politik
egemenlikleri altında tutmaya devam eden “gentry"lerin çıkarklarına ters düşüyordu : İngiliz tarımcılığı,
gelişmişlik düzeyine rağmen ihracatçı değildi. Serbest değişim ve dolaşım onlar için sadece kullanışsız ve
yararsız değil, aynı zamanda da tehlikeliydi. Gıda maddelerinin fiyatlarını yüksek tutabilmek için buna karşı
çıkmaya çalışıyorlardı.
|
|
Richard Cobden adlı bir sanayici tarafından, yoksul sınıfların besinlerinin temelini oluşturan tahılların serbest
ticareti konusunda bir kampanya başlatıldı. Bu kampanya, sanayi kapitalistlerinin de desteğiyle halk kitleleri içinde
büyük başarı kazandı. Sanayi zaferi kazandı ve 1849 – 1852 yılları boyunca gümrük vergileri azaltıldı veya tamamen
kaldırıldı. Buğday ve dolayısıyla da ekmek fiyatları düşürüldü, bu ise sanayicilerin ücretleri çok düşük
düzeyde tutmalarını sağladı. Aynı zamanda yaklaşık on yıldan beri süren çartist işçi hareketinin yarattığı
çalkantılara da bir reformla cevap verildi.
|
|
Bunu izleyen 30 yıl boyunca ingiliz tahıl üreticilerinin durumunu tehdit edici hiçbirşey olmadı. Fakat ulaşım ve
taşımacılığın maliyetine karşın, deniz ötesi ülkelerin, ABD’nin, Kanada’nın ve Arjantin’in buğdayları,
İngiltere’ye daha ucuza gelmeye başladılar. Buğday üretimi bu dönemde, 10 yılda üçte bir oranında geriledi. Sanayi
kapitalistlerinin çıkarları herşeyden önce geliyordu.
|
|
Serbest ticaret için mücadele edilen bütün bu yıllar boyunca, tümüyle İngiltere’nin egemenliği altında olan
İrlanda, bu ülkenin yegane önemli gıda maddesi olan patateste oluşan bir hastalığın ardından, Orta Çağdan beri ilk
defa böylesine büyük çapta olanı görülen bir kıtlık ve açlık yaşadı. 1845 ve 1848 yılları arasında belki de 1
milyon irlandalı açlıktan öldü, diğer bir milyonu ise göç etmeye zorlandı. İrlanda, nüfusunun hızla dörtte birini,
açlık yılları uzadıkça da yarısını kaybetti. İngiliz yöneticiler İrlandalıların bu yazgısı karşısında tamamen
ilgisizdiler. Böylece Batı Avrupa’da yaşanan en son, en büyük kıtlık ve açlık, en zengin, en sanayileşmiş ve
tarımın da en çok gelişmiş olduğu ülkede gerçekleşti. İrlandalılar, ingiliz hakim sınıfları için karlı bir
pazar oluşturmadığından, bu sınıflar soruna gerçek bir çare bile aramadılar.
|
|
1945’e kadar Fransa’daki tarım
|
|
Fransa’da endüstrinin, buna bağlı olarak da köylü dünyasının evrimleşmesi farklı oldu. İngiliz rakiplerine göre
geri kalmış olan Fransız sanayicileri, daha çok kural olarak korumacılığı istiyorlardı. Sadece, ortalarına doğru, 30
yıl kadar bir süre serbest değişim ve ticaretin yapıldığı 19. yüzyılın ortalarında bu kurallar uygulanmadı. Daha
sonra 1880’lere doğru yeniden korumacılık politikasına dönüldü.
|
|
Köylülük küçük mülk sahiplerinin egemenliği altındaydı. Bunların toprakları, kilisenin, krallığın ve soyluların
topraklarının çok düşük fiyatlarla satılması ve bazan da devrim sırasındaki el koymalarla daha da büyüdü.
|
|
Fransız köylüsünün tarımsal yöntemleri, 1,5 asır yani 150 yıl boyunca çok yavaş bir biçimde evrimleşti. Randıman
doyum noktasındaydı, durgundu : Örneğin buğday ekimindenki randıman, 1950’de hala 1850’dekinin aynısıydı, yani
üretim hektar başına 1500, 1600 kiloydu. Sonuç olarak genel köylü nüfusundan geriye bu nüfusun güçlüleri kaldı : 20.
yüzyılın başında aktif nüfusun yarısı hala tarım alanında çalışıyordu. Ve 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde
nüfusun üçte biri tarım alanında kalmıştı. Tarım varolan nüfusu beslemekte güçlük çekiyordu. Fransa ihracatçı
değildi. Gıda endüstrisine çok seyrek olarak rastlanıyordu : genellikle sömürgelerin ürünlerini işleyen, birkaç
şeker ve şekerli ürün, sıvı yağ, bisküvi üretimi sözkonusuydu. 1860, 1865 yılları arasında çok az sayıda un
değirmeni vardı, ama ülkeye dağılmış 41 binden fazla küçük değirmen sayılabiliyordu.
|
|
Hatta elde edilme yöntemleri 1. Napolyon zamanında oluşturulan şeker pancarından elde edilen şeker endüstrisi,
Antiller’in ve Réunion’un şeker kamışlarını işleten sömürgelerin yararına alınan önlemler nedeniyle çok yavaş
gelişti.
|
|
Bu arada diğer konulara geçmeden önce, ilerde bir defa sözedeceğimiz, 1886 yılında Nantes’da Lefèvre-Utile’in,
piyasadaki adı LU olan küçük bir bisküvit fabrikasının kuruluşundan da sözedelim.
|
|
Yabancı tahıllarının rekabetinin ardından, 1880’li yıllara doğru, Tarım Bakanı Jules Méline’nin himayesi altında
tarım ve endüstri alanlarındaki korumacılığın güçlendirilmesi sözkonusu oldu. Fransız kapitalizmi, rekabetçi
ülklerin girememesi nedeniyle korunan pazarlar oluşturan sömürge imparatorluklarına doğru geri çekildi. Ve kapitalistler
endüstriye yatırım yapmak yerine, Panama Kanalı veya rus borçları gibi “parlak‟ işlerde spekülasyon yapmayı
seçiyorlardı.
|
|
Fransa’da tam anlamıyla İngiltere’dekine karşıt bir gelişme olsa da, tarımsal ekonomi de dahil ekonomiyi kendi
çıkarları anlamında yönlendiren, sanayi sermayesi oldu.
|
|
Küçük mülk sahiplerinin egemen konumda olduğu çok sayıdaki fransız köylüsü, önce feodal vergileri kaldıran ve
kendilerine toprak veren devrim sırasında devrimci, bunun ardından Napolyon’un yönetimi altında Bonapartcı oldular.
Daha sonra ise, yeniden yapılanmadan sonraki monarşi, III. Napolyon’un II. İmparatorluğu, ve III. Cumhuriyet gibi
rejimlerin gerici ve tutucu belkemiğini yani bu rejimlerin dayandıkları temel sınıfa dönüştüler. Vichy rejimi altında
1940 ve 1945 yılları arasında, “toprak yalan söylemez‟ ifadesini kullanan propagandayla şımartıldılar, çünkü
Pétain rejiminin iş, aile ve vatan gibi çeşitli değerlerini temsil ettikleri düşünülüyordu.
|
|
Fransız tarımı 20. yüzyılın ortalarına doğru hala gecikmiş durumdaydı. 1938’de yani İkinci Dünya Savaşı’nın
arifesinde, Fransa’da sadece 38 bin, yani ABD’dekinden yüz defa daha az sayıda traktör vardı. Kuşkusuz Fransa daha
küçüktü ama bu sayı büyüklüğü ile orantılı değildi. değildi.
|
|
ABD’nin merkezi bölgelerinin batısındaki tarım devrimi
|
|
ABD, tarımdaki gelişimin en büyük olduğu ülkeydi.
|
|
Kuruluş tarihinin başlangıcında, bu ülkenin nüfusu daha çok köylülerden oluşuyordu : nüfusun % 95’i toprakta
çalışıyordu. Bağımsızlık sırasında belli başlı şehirlerden biri olan Filedelfiya’nın nüfusu 40 bin, New
York’un nüfusu ise 25 bindi. Hatta bu ülke, bağımsızlığını elde etmeden önce İngiltere’nin sömürgesiyken bile,
köylülük asla Avrupa’daki büyük aristokrat mülk sahipleri sistemini yaşmadı. Köylüler toprakları için kira
ödemiyorlardı ve eğer topraklar başka yerlerde daha zengin ve verimliyse, para ödemeden elde edilebiliyorsa şanslarını
buralarda denemek üzere çekip gitme özgürlüğüne de sahiptiler.ABD’nin kuzeyinde Atlantik kıyılarındaki topraklar
çok verimli değildi. Fakat Batıya gidildikçe Appalaş dağları aşıldığında, Ohio vadisinden Missisippi ovasına doğru
inildikçe buralarda boş ve çok verimli topraklar bulunuyordu. Bu topraklar tam anlamıyla boş değillerdi ama sadece
sömürgecilerin buralara püskürttükleri ve daha sonra da katlettikleri kızıldereliler bulunuyordu.
|
|
Bu büyük ovalarda el emeği çok güçlükle bulunuyordu. Sömürgecilerin yeni teknik metodlara ihtiyaçları vardı. Cyrus
McCormick 1834’de ilk mekanik biçme makinesini keşfetti. Ama dikkat, bu makina atlarla çekiliyordu. Atlarla çekilmesi
makinayı çalıştırıyordu.
|
|
Demiryolları büyük ovalara, bugün Merkezin Batısı diye adlandırdığımız yerlere ulaştığında, tarım dverimi
gerçekten başladı. Buğday ve mısır üretimi 1840 yılından itibaren, 20 yılda, iki katından daha fazla arttı. Batı,
üretimini özellikle de tahılı henüz endüstrileşmeye başlamış olan kuzeye direk olarak ihraç edebiliyordu. Kuzey ise
karşılığında batıya endüstri ürünlerini satıyordu. Böylece batı, merkezin batısı ve kuzey arasında temel bir
dayanışma yaratıldı.
|
|
Bu süre boyunca, bu ana kadar köleleriyle daha çok tütün üreten Güney diye adlandırılan Atlantiğin güney
kıyılarındaki eyaletler, pamuğu çekirdeklerinden ayıran bir makina sayesinde ve bu bölgenin ikliminin pamuk üretimi
için ideal olması nedeniyle pamuk üretiminin onlara sunabileceği çıkarları keşfettiler. Ve Güney, 60 yılda dünyanın
bir numaralı pamuk üreten bölgesine dönüştü.
|
|
Güney pamuğunu, dünyanın tekstilde birinci olan ülkesi İngiltere’ye ihraç ediyordu. Karşılığında ABD
endüstrisinin henüz üretemediği kaliteli ve lüks endüstri ürünlerini alıyordu. Böylece, Güney ve İngiltere arasında
bir ekonomik dayanışma kuruldu. Güney pamuğunu rahatça satabilmek için özgür değişimi yani serbest ticareti isterken,
endüstrileşme halinde olan kuzey kesinlikle, yeni doğan endüstrisini bir gümrük duvarlarıyla korumak istiyordu. Böylece
Kuzey ve Güney arasında bir anlaşmazlık doğdu ve özellikle de gümrük tarifeleri konusunda yapılan oylama sırasında
iyice büyüdü. 1828’de Güney tarafından “iğrenç‟ olarak nitelendirilen gümrük tarifeleri belirlendi. Buna bir de
kölecilik konusundaki anlaşmazlık ve tartışmalar eklendi : Endüstrileşmiş Kuzey fabrikalarda daha az üretken olan
köleler yerine, ücretli işçiler istiyordu. Büyük üretme ve yetiştirme çiftliklerine sahip olan güney ise kölecilikten
yanaydı. Bu çelişkilere bahane oldu, ama en önemli neden bu değildi. Güney ayrılmayı istedi. Aynı adla anılan
“ayrılma‟ savaşı yapıldı. Bu savaşta Batının tarımcı eyaletleri Kuzey ile ittifak yaptılar. 1865 yılında Güney
yenildi.
|
|
Endüstirileşmiş kuzey ülkenin bütününü ele aldı ve endüstrileşme bir kıta kadar büyük olan bu ülkede
olağanüstü bir hızla gelişti. Ayrılma Savaşı’nın bitiminden dört yıl sonra, ilk kıtalararası demiryolu Atlantik
ve Pasifik okyanuslarını birbirlerine bağlıyordu. Birkaç yıl içinde yeni böyle birçok demiryolu inşa edildi. Merkezin
Batısı’ndaki bölgeler demiryollarıyla örülmeye başladı. Köylüler giderek daha az kendi tüketimleri için
üretiyorlar, daha çok ise satmak için üretiyorlardı. Toprak üzerinde iklime ve toprağın kalitesine göre uzmanlaşma
büyük rol oynadı. Çiftçiler “kuşaklar‟ (belt) oluşturuyordu. Çünkü haritaya bakıldığında bu bölgeler genel
olarak Büyük Göl etrafında kuşaklar oluşturuyorlardı. Büyük Göl’ün yakınındaki “Dairy Belt‟ süt ürünleri
kuşağını, bundan uzaklaştıkça “Corn Belt‟ mısır ve domuz yetiştiriciliği kuşağını, “Wheat Belt‟ buğday
üretimi kuşağını oluşturuyordu. Batıya doğru ilerledikçe bu bölge ekim için elverişsiz ve kurak olduğundan, bu
topraklar büyük baş hayvanların yetiştirildiği büyük çiftlikler için kullanılıyordu. Güneyde ise pamuk üretimi
yapılan “pamuk kuşağı‟ bulunuyordu. Missisippi, Missuri, Ohio vadilerindeki bulunan işlenebilir toprakların
tamamının büyüklüğü, Fransa’nın ekilebilir topraklarının 5, 6 katını kapsamaktadır. Bu topraklar büyük bir
hızla yerkürenin en büyük tarım alanlarına dönüştüler, hala da birinci sırada yer almaktadırlar.
|
|
Federal devlet, bu bölgelere insanların yerleşmesini ve bu tokrakların işlenmeye özendirmek için sadece Kızılderililere
ait olup hiçkimsenin sahip olmadığı bu toprakları, yerleşecek olanlara çok ucuz fiyatlarla satmaya, hatta ücretsiz
olarak vermeye karar verdi. Bu topraklara yerleşenler, 1882 tarım kanunuyla 64 hektar tutarındaki toprakları sembolik
fiyatlarla aldılar. Demiryollarının inşasına yardımcı olup desteklemek üzere özel demiryolu şirketleri devletten
toprak kuşakları ve diğer ülkelerin topraklarına giren demiryolları için topraklar aldılar. Böylece demiryolu
şirketleri, konumlanmaları çok iyi olan bu toprakları yeniden satabiliyorlar, ya da kendileri çeşitli yollarla
değerlendiriyorlardı. Böylece de bu şirketler bu alanları kendilerine ikram etmiş oldular ve başka bir seçim hakları
olmayan çiftçilere, tahılların taşınması veya diğer taşımacılık işleri için çok yüksek fiyatlar dayattılar.
|
|
Bu dönem boyunca, Avrupa’dan gelen göç akımıyla amerikan pazarları, büyük oranda genişledi ve 19. bitmesinden hemen
önce, dünyada 1. sırayı aldı. Tarım ürünleri her zaman daha çok gerekliydi. Bugün üretici diye adlandırdığımız
tarım, o dönemde gerçek bir biçimde Merkezi Bölgenin batısındaki bölgelerde doğdu.
|
|
Makinalaşma – ama henüz motorlaşma değil – harika bir ilerleme kaydetti: biçme, orakla kesme, koçan veya başak ile
taneleri ya da tohumu ayırmak için dövme, toprağı havalandırma, tohum ekimi makinaların yardımıyla yapılıyordu.
1880’de buğdayın 5’de 4’ü makinalarla biçiliyordu. Çok büyük buğday depoları ve değirmenler inşa edildi. 1870,
1880 yıllarına doğru endüstrileşme sayesinde devasa mezbahalar inşa edildi. Aralarında Sinsinati, Kansas City, Saint
Louis ve hepsinin ötesinde de Şikago’nun da sayılabileceği mantar gibi çoğalan birçok kent, ya gıda sanayi ya da
tarım araçları ve malzemeleri alanında uzmanlaşmıştı. Şikago bugün hala dünyanın gıda ürünleri üretiminde
birinci sırada yer alan kentleridir. Bu kent ayrıca dünyanın en büyük tahıl borsasının ve belli başlı mezbaha
işletmelerinin merkezidir. Aynı zamanda, biçme makinaları üreticisi olan McCormick fabrikaları yani McCormick Harvester
Şirketi burada bulunmaktadır.
|
|
Diğer konulara geçmeden önce 1 mayıs anma gününün kökeninde, Şikago’daki McCormick fabrikasında yapılan grevin
bulunduğunu hatırlatalım. 1886 yılı mayıs ayının başında yapılan grev sırasında, polisin grevcilerin üzerine
açtığı ateş sonucunda 6 kişi ölmüştü. Emekçiler bunu protesto etmek için ertesi günü bir protesto gösterisi
düzenlediler. Polislerin üzerine atılan bir bomba 7 polisin ölmesine yolaçtı. Bu bombanın kimin tararafından
atıldığı hiçbir zaman öğrenilemedi. Patronların veya polisin provakasyonu olabilirdi. Tüm bunlara rağmen 6 işçi
yöneticisi tutuklandı, yargılandı, suçlu olduklarını ispatlayan hiçbir delil bulunamamasına rağmen asıldı. Ve
böylece, bu grevin, emekçilerin bu mücadelelerinin ve haksız yere verilen bu ölüm cezasının anısına, 1 Mayıs
“uluslararası emekçiler günü‟ ilan edildi.
|
|
Çiftçiler ve tröstler
|
|
Büyük kapitalistlerle çatışanlar sadece işçiler değildi : Aynı zamanda “çiftçi‟ olarak adlandırılan
köylülerin de çıkarları büyük kapitalistlerin çıkarlarıyla çelişiyordu. Demiryollarının aşırı, abartılı
tarifeleri ile zarar ediyorlardı. Diğer yandan makinalarla donanabilmek için bankalara ihtiyaçları vardı. Borçlarını
ödeyeceklerine dair teminat olarak, genellikle topraklarını ipotek etmek zorundaydılar. İyi bir hasatla borçlarını geri
ödemeyi ümit ediyorlardı. Fakat maalesef onlar için hasatın çok çok iyi olması, üretimin dolayısıyla da stokların
artması, böylece de fiyatların düşmesi anlamına geliyordu. Parayı geri ödeyemeyenlerin topraklarına bankalar
tarafından el konuluyordu. Birçoğu ise çok fazla borçlandıkları için bunalım içinde yaşıyorlardı. Bazıları
artık bankalara borçlarını ödemek için çalışıyorlardı. 1870, 1900 yılları arasındaki dönem tarımcılar için
çok zor bir dönem oldu. Özgür amerikalı çiftçiler bir ya da iki nesil süresince büyük mali sermayenin kölelerine
dönüştüler. Ayrıca Merkezi bölgelerin batısındaki bu yerlerde, çiftçilerin çok kısa ömürlü olan, Cumhuriyetçi
Parti ve Demokrat Parti’den ayrı partisi Halk Partisi görüldü.
|
|
19. yüzyılın sonu, Rockefeller ile petrolde, demiryollarında, çelik üretiminde ilk tröstlerin kurulduğu dönem oldu.
Aynı zamanda tarım alanında tröstler oluştu. Bu alanda daha önceden sözettiğimiz McCormick bulunuyordu. Ayrıca,
tütün, şeker, whisky tröstleri de vardı. Sessizce ortaya çıkan ve daha sonra müthiş bir tröste dönüşen bir
şirketten de sözetmek gerekir : 1887’de Atlanta’lı bir ecza’cı ABD’nin Corciya (Géorgie) eyaletinde “Coca-Cola‟
olarak adlandırdığı şekerli ve güçlendirici bir şurup üretti. Hayvan yetiştiriciliğinde batıdaki
“hayvancılığın baronu‟ndan sonra, Şikago’da Philippe Armour “konserve kralı" ilan ediliyordu.
|
|
1906’da Sosyalist gazeteci Upton Sinclair tarafından, Şikago’daki Armour mezbahaları üzerine yapılan bir anketi
içeren, Orman Kanunu adıyla yayınlanan roman kamuoyunda büyük bir skandal yarattı. Sinclair romanında hem et fabrikası
işçilerinin çok kötü çalışma koşullarını tasvir ediyor, hem de temizlik koşullarının yokluğuna değiniyordu.
Sinclair, “Sosislere, işçilerin terleyip milyonlarca tüberküloz basili içeren tükrük ve balgamlarını tükürdükleri
yerlerdeki toz ve testere tozları içinde ortalıkta sürüklenen etler konuluyordu.‟ diye yazıyordu. Çalışma
koşullarından çok bu genel görünüş genel bir tepki hareketi yarattı. Sinclair : “Kalbi hedef almıştım ama ulusu
midesinden vurdum‟ diye açıklamada bulunuyordu. Kitap, girişim özgürlüğünün arkasına sığınan sanayicilerin
muhalefetine rağmen kendini dayatan bir kanuni düzenlemenin doğmasına ve yiyeceklerin etiketlerinde yazılanlarla içinde
bulunanların uygunluğunun zorunlu kılınmasına yol açıyordu.
|
|
Amerikan çiftçileri bir zincirin basit halkalarına dönüşmüşlerdi. Yukardan aşağıya makina, gübre sağlayanlar,
bankalar ve aşağıdan yukarıya da, demiryolu şirketleri olduğu kadar, tohumlarını veya hayvanlarını alan toptancılar
bulunuyordu. Onlar da tüm bağımsızlıklarını kaybetmişlerdi. Amerikan tarımı en üretken bölgelerde en azından
tamamen büyük sermayenin ellerine düşmüştü.
|
|
Bu evrime üretimin ve üretkenliğin harika bir biçimde artışıyla birlikte bazı fekaketlerin artışı da eşlik etti.
Herşeylerini tamamen kaybeden çiftçiler için tam bir sosyal felaket yanında doğal felaketler de sözkonusuydu. Doğu ve
orta amerikanın süper ormanları hemen hemen tamamen yokolmuştu. Büyük ovalardaki milyonlarca bizon tamamen yokedildi.
Aynı zamanda bir süre sonra da vahşi at sürüleri, batının mustangları, öylesine katledildiler ki, artık onlara gerçek
yaşam yerine filmlerde rastlanılır oldu.
|
|
Çok kuru toprakların işlenmesi, zaman içinde, özellikle de Oklohoma’da kilometre karelerce toprağı kasıp kavuran,
bütünüyle bir bölgeyi harabeye çeviren büyük kum fırtınalarının oluşmasına yolaçtı.
|
|
Çiftçiler, sürekli artan hasattan elde edilen ürünü elden çıkarabilmek üzere, ABD’nin pazarları artık yetersiz
kaldığı için dünya pazarlarına açılmayı hedefleyen tahıl tröstlerine satıyorlardı. 1880’li yıllara doğru ABD,
Kanada ve Arjantin buğdayı Avrupa ülkelerinin buğdayı ile rekabet etmeye başladılar. Fransa’nın Le Havre limanlarına
fransız buğdaylarından çok daha ucuza varıyorlardı. Böylece, tahıl üretimi rekabete dayanamayan ve çöken İngiltere
hariç, Avrupa, yeniden korumacılığı benimsedi.
|
|
ABD kapitalist tarımcılığı, 19. yy sonunda, insanlığın o zamana kadar ortaya koymadığı düzeyde harika bir
tarımcılık geliştirdi : ABD, et ve süt sayılmazsa, dünyadaki buğday’ın beşte birini, mısırın üçte ikisini,
pamuğun % 50’sini, tütünün ise üçte birini üretiyordu. Buna ayrıca, teknik ve kapitalist bütün görünümleriyle
amerikan tarımının uzantısı gibi görünen buğdayda uzmanlaşmış Kanada tarımını da eklemek gerekir.
|
|
Patlamalı motorun keşfiyle emperyalist gıda tarımcılığında patlama :
|
|
20 yüzyılın ilk 10 yıllık bölümünde, yeni bir önemli teknik icat yapıldı : Önce benzinle çalışan motorlu
traktör, birkaç yıl sonra da mazotla çalışan bir motor keşfedildi. 1910 yılında ABD’de 1000 traktör vardı, 30 yıl
sonra bu sayı 3,5 milyona yükseldi. Traktörler, giderek daha da karmaşıklaşan ve performansları artan makinaları
çekerek, tarımcıların işte kullandıkları araçlarına dönüştüler. Buna paralel olarak diğer makinalar, özellikle
de devasa biçerdöver makinaları motorla donandı. Bu, ABD’nin kırsal kesimlerinde hayvanla çekilen araçların sonu oldu.
Bu duruma ulaşmak için Avrupa’da ise, İngiltere hariç yarım asır, yani yaklaşık 50 yıl beklemek gerekti.
|
|
Sonuç olarak daha çok üretmek için daha az köylü gerekiyordu. Köylü sayısı azalmaya devam etti. 10 yıl süren 1929
kriziyle birlikte, borca boğulan, aşırı üretim nedeniyle ürünlerini satamayan 10 binlerce köylü ailesi, tamamen
yoksullaşarak, açlıktan ölerek, çok kötü koşullarda da olsa bir iş bulabilmek ümidiyle ülkeyi bir baştan bir başa
dolanıyorlardı.
|
|
Bu John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri" adlı romanında anlatılan koşulların yaşandığı dönemdir. Steinbeck
romanında, en yoksul köylüler tarafından terkedilen topraklara nasıl bankalar tarafından el konulduğunu ve nasıl yeniden
büyük toprak sahiplerine satıldığını anlatmaktadır.
|
|
Tarım tröstleri, aynen endüstri tröstlerinin yaptıkları gibi, amerikan iç pazarını tamamen ele geçirdikten sonra,
sadece bugün söylenildiği gibi “pazarlarda pay" elde etmek için değil, buralardaki bütün zenginlikleri ele geçirmek
için dış ülkelerde olanaklar aramaya başladılar. ABD’nin gıda tarımcılığı tröstleri Latin Amerika topraklarını
paylaşmaya başladılar.
|
|
Özellikle de, İspanya Amerikan savaşı ile Küba ve Porto Rico’nun ABD birlikleri tarafından işgalini izleyen yıllarda
1899’da kurulan United Fruits (Meyve Birlikleri) adlı şirket bu duruma örnek gösterilebilir. United Fruits, büyük
üretim çiftlikleri kurdu. Özellikle Orta Amerika’daki birçok ülkede, temel olarak da Guatamala, Honduras ve Costa
Rica’da, diğer ürünlerin yanında ve herşeyden önce muz yetiştirme alanları oluşturdu. Üretim çiftliklerinin ve
demiyollarının işletme hakkını 99 yıllığına ele geçirdi. Bu şirket, sefalete yakın skandal yaratacak düzeyde
düşük ücretler ödeyerek bölgede yaşayanların el emeklerinin sömürüsü sayesinde zenginleşti.
|
|
Şirket bölgedeki idarecileri satın aldı, özel milisler oluşturdu veya en basitinden tröstlerin alanlarını bölgedeki
ordular koruyorlardı. “Muz Cumhuriyeti" ifadesi de buradan gelmektedir. United Fruits, iktidara gelen rejim kendi istedikleri
doğrultusunda yeterince uysal olmazsa askeri darbeye yol açmakta tereddüt etmiyordu. ABD ordusu, 1903 ve 1932 yılları
arasında, dünyanın bu bölgesinin 7 ülkesinde, kendi kanunlarını dayatmak, seçimleri kontrol etmek, grev kırıcılığı
yapmak vb. gibi nedenlerle 20 defa müdahalede bulundu. Bir süre sonra, 1953 yılında, Cumhurbaşkanı Jacobo Arbenz
Guatamala’da tarım reformu girişiminde bulunduğunda da aynı durum başgösterdi : Jacobo Arbenz United Fruit’nin
silahlı sağ kolu yani yardımcısı ABD tarafından örgütlenen bir askeri işgalle devrildi.
|
|
Küba adasında, ülkeye şeker tröstleri egemendi : bu trösler toprakların en iyisi olacak biçimde % 25’ine sahip oldular
ve üretimin % 40’ını da kontrolleri altında tutuyorlardı. ABD, Fidel Castro’nun iktidara gelişine kadar süren bu
dönemde, Küba’nın şekerini dünya kurlarından daha düşük fiyatlarla alıyordu ve böylece de kendi şeker
ekimcilerine ve sanayicilerine sübvansiyonla yardım etmiş oluyordu.
|
|
1930’da amerikan köylüsü toplam nüfusun sadece % 21’inden biraz fazlasını temsil ediyordu. Tarım
“modern‟leşmiş, tümüyle üretici olmuş ve sadece Apalaş’lardaki veya güneydeki, bu bölgelerde yaşayanların
kullandıkları deyimle “yoksul beyazların‟ büyük üretim ve ticaret çevrelerinin dışında ekim yaptıkları bazı
bölgeler hariç, tamamiyle tröstlerin eline düşmüştü.
|
|
Aynı yöntemle, yeni keşfedilmiş Amerika kıtası dışındaki topraklarda tröstler daha çok Batı Avrupa’da ve
Japonya’da kurulmuştu. Bu tröstler, sömürge ülkelerdeki devasa boyutlardaki tarım işletmelerinin, ekim alanlarının
kontrolünü ellerine almışlardı : Textilde kullanılan bitkiler, kauçuk – Hindiçin’deki Fransız şirket Michelin gibi
-, Senegal’de yer fıstığı, Hindistan’da çay, kahve, kakao vb. gibi. Genellikle, bölgede yaşayanlara zorla dayatılan
ve yaşam için gerekli bitkilerin ekimini tehlikeye atan bir tarım ekonomisi sözkonusuydu. Sömürgeleşmiş bu ülkelerin
köylülerinin bir kısmı, sömürgeci ülke yetkililerce zorla dayatılan çalışmaya bağlı olarak, tröstlerin kölelerine
dönüşüyorlardı. Daha sonra bu ülkeler bağımsızlıklarını elde etseler bile, kendilerini, gelişmelerini engelleyen
eski sömürgeci metropollerine ekonomik anlamda zincirlenmiş buldular.
|
|
Hollanda’da bitkisel yağları üreten “Margarin Unies‟, İngiltere’de de sabun üretimini gerçekleştiren “Lever
Brothers‟ kuruldu. Margarin ve sabun üreticisi bu iki şirket, 1929 yılında birleşerek Unilever’i oluşturdular.
Unilever, bugün gıda tarımcılığı ve temizlik ürünleri alanında devasa boyutlara ulaşmış 2 veya 3 çok uluslu
şirketten biridir.
|
|
Aynı zamanda, konsantre sütün keşfedilmesinin ardından, 1867’de Nestle’nin kurulduğunu da belirtmek gerekir. Böylece
İsviçre ineklerinin sütü bu ülkenin bankalarını zengin etmeye hizmet ediyordu. Ve Nestle günümüzde dünyada birinci
– veya ikinci – sırada yer alan sanayi grubuna dönüşmüş bulunuyor.
|
|
Bütün dünyadaki tarımın modern sektörleri, 20. yüzyılın ortalarında, daha onlarca yıldan beri, sadece SSCB hariç,
ister Avrupa’nın yaşlı ülkelerinde, ister yeni dünya ABD de ya da Japonya’da, isterse de sömürgelerde olsun, şu
yada bu biçimde sermayenin, başka bir deyişle emperyalizmin eline geçmiş veya kontrolü altına girmiş oldu.
|
|
1945 yılındaki durum ve Avrupa tarımının modernleşmesi
|
|
II. Dünya savaşı’nın ertesinde, ABD tarımının, avrupa tarımıyla özellikle de iyice geri kalmış olan fransız
tarımıyla hiçbir ilgisi yoktu.
|
|
ABD savaşla harabeye dönüşmüş çok sayıdaki ülkeye tahıl ve başka ürünler sağlayacak durumdaydı ve bu durum da bu
ülkeler üzerinde ekonomik ve politik kontrol uygulamasını saylıyordu.
|
|
Fakat Avrupa’da gıda ürünleri açığı vardı. Bunun nedeni ise sadece savaş değil basit olarak tarımda geri
kalmışlığıydı. Fransa’da, hektar başına düşen ortalama buğday randımanının savaştan 5 yıl sonra 1950
yılında, 1500 veya 1600 kilo yani 1850 yılında elde edilen miktarın aynısı olduğunu hatırlayalım. Gıda maddelerinin
karne ile satılması, gıda maddesi alım kartlarının tamamen ortadan kaldırıldığı 1949 yılının ocak ayına kadar
uzatılmıştı.
|
|
Fransa’da savaş sonunda aktif olarak çalışan nüfusun dörtte biri köylüydü. Ülkede sadece 57 bin traktör
bulunuyordu. Yani bu, toprağın işlenmesinin ve ulaşım ve taşımacılılığın hala büyük oranda atlarla yapıldığı
anlamına geliyordu. Ve 1950’li yılların sonlarına kadar, Fransa’nın merkezinin batı bölgelerinde (Perche bölgesi)
yetiştirilen perşoron, Boulogne bölgesinde yetiştirilen bulonez ve Bretagne bölgesinde yetiştirilen brotanya atlarının
performansı ve dayanıklılığı övülüyordu.
|
|
Burjuvazi ve Avrupa’lı devletler ekonomilerini yeniden yapılandırma ve modernleştirme arayışı içindeydiler. Fransa
için eski sömürgeci korumacılık politikasıyla yeniden örgütlenmeyi sağlamak giderek güçleşiyordu : İmparatorluk
yavaş yavaş fransız sömürgeciliğinden özgürleşiyordu. Setif’te Cezayir ayaklanması, Hindiçin savaşının
başlangıcı, Madagaskar ayaklanması, Tunus ve Fas’da başkaldırıların yarattığı karışıklık Cezayir
Savaşı’nın ipuçlarını veriyor ve sömürge imparatorluğunun ölüm çanlarını çalıyordu. Fransız emperyalizmi eski
sömürgeleriyle sürdürdüğü ayrıcalıklı ekonomik ilişkilerini, bu güne kadar korumayı başardı. Ama artık tekelci
durumunu yitirdi.
|
|
De Gaulle hükümeti, fransız kapitalistlerinin açıklarına geçici de olsa çözümler bulabilmek için, özellikle de
emperyalizm için yaşamsal anlamda önemli olan havacılık, finans, ulaşım ve taşımacılık gibi alanlarda, enerji
üretiminin büyük oranda millileştirilmesine girişti. Devlet bu millileştirmeleri, burjuvazinin yatırım yapmak
istemediği, ya da istese de gücünün yetmediği alanlarda gerçekleştirecek şekilde yapıyordu. Büyük burjuvazi bir defa
belini iyice doğrulttuktan sonra, devlet yeniden özelleştirmeye gidecekti ama bu defa bu farklı bir konuydu.
|
|
Devlet ayrıca özellikle de malzeme üreticilerine avantaj sağlamak amacıyla tarımı modernleştirmeyi de istiyordu, fakat
bu alanda millileştirme gerçekleştiremiyordu.
|
|
Kendi kendine yeterliliği sağlamaya yol açacak biçimde randımanı arttırmak amacıyla bir modenleşme tarım politikası
ortaya koydu. Bu uygulama, traktörler, makinalar, gübre ve tarımsal eğitim yararına gerçek bir kampanya yapmayı
gerektiriyordu. En büyük sorunlardan biri, tarım işletmelerinin boyutlarının küçük olmasıydı. Bu sorun tarımsal
işletmelerin yüzölçümünün devasa boyutlara ulaştığı ABD’de ortaya çıkmamıştı.
|
|
Büyük topraklar genellikle küçük parsellere bölünmüştü. İlk görevlerden biri bu küçük parselleri biraraya
getirmekti. Yani bir kişi tarafından elde tutulan araziler oluşturmak için köylüler arasında parsel değişimi
sağlamaktı. Tabii bu da sınırları oluşturmak için kullanılan ağaç ve çalılara, hendeklere veya yollara zarar
vermeden gerçekleşmiyordu.
|
|
Fakat bu yeterli olmuyordu : Tarımda modernleşme çok sayıdaki köylüyü topraklarını terketmeye zorluyordu. Hükümetler
köylülere içine düşecekleri felaketlerin büyüklüğünü açıklamaktan kaçınıyorlardı. Onlara, tabii ki herkesin
faaliyetlerini sürdüremeyeceğini, ama herşeyin yumuşak bir biçimde olup biteceğini, en yaşlıların işlerini
bıraktıklarında tazminat alacaklarını, sadece en dinamik olanların makine ve malzemelere yatırım yaparak bu durumdan
kurtulacaklarını anlatılıyordu. Sorumlular tabii ki, henüz yatırım yapmaya başlamış olanların bir çoğunun da
birkaç yıl sonra iflas ederek topraklarını terketmek zorunda kalacaklarını söylemiyorlardı.
|
|
1960 yılında, modernizasyonun başlangıcının önemli bir bölümü tamamlanmıştı. Fransa’da 1945 yılında sayıları
310 olan biçer döverden 28 bine, 57 bin olan traktörden 800 bine ulaşılmıştı. Köylüler hala çalışan nüfusun,
ABD’de 30 yıl önce varolan oran olan % 20’sini oluşturuyorlardı.
|
|
1960’dan itibaren : Avrupa, OTP ve yeni tarım devrimi
|
|
1960 yılından itibaren giderek Avrupa Topluluğu ve onunla birlikte de Ortak Tarım Politikası OTP ortaya kondu.
|
|
İlgili çeşitli Avrupa ülkelerinin problemleri üç aşağı beş yukarı aynıydı ve Avrupa’nın geçmişe göre daha az
da olsa, hala, gıda ürünleri açığı bulunuyordu. Bu ise gıda tarımcılığı tröstlerinin yayılmalarını
engelliyordu.
|
|
Avrupalı yetkililer öncelikle gıda ürünleri alanında kendi kendine yetme durumuna ulaşmaya karar verdiler. Daha sonra da,
bugün “üretkenlik‟ diye nitelendirilen tarım politikasında ve tarımda modernleşmeyi sağlamaya girişerek Birliği
ihracatçı kılmaya çalıştılar. OTP, yeni tarım devrimi olarak ortaya çıkan herşeyin araçlarından biriydi ve ritmi
oldukça hızlıydı.
|
|
40 yıldan beri, üretimde ve üretkenlikte harika bir yükselme sürekli olarak kendini yeniden üretiyor. Bugün Avrupa
Birliği büyük oranda ihracatçı bir birliğe dönüştü. Birliğin bellibaşlı tarımsal ülkesi olan Fransa’nın
kendisi tek başına, dünyada tarımsal ürün ihracı alanında, ABD’den sonra gelen ve onu yakından izleyen, ikinci
sıradaki ülke olarak yer alıyor. Böylece yılların akışı içinde OTP uluslararası piyasada ABD’ye karşı bir ticari
savaş makinasına dönüştü.
|
|
Tarımda modernleşme gayet belirli bir çerçeve içinde ve iradi olarak gerçekleşti. Devlet öncelikle toprak parsellerini
birleştirip büyük araziler oluşturdu. Böylece milyonlarca hektar alan gruplaştırıldı. Devlet 1962 yılında
SAFER’leri yani tarımsal toprakları alıp tarımcılara yeniden satmakla görevli kırsal kesimde iş yapan işletmeleri
kurdu : bunlar, 34 yıl içinde 1,5 milyon hektarlık toprağı böylece büyüterek köylülere bıraktı. Aynı yıl,
işletmelerini terk eden yaşlı köylülere küçük bir teselli ikramiyesi olarak yaşam boyu ödenecek erken emeklilik
tazminatı ortaya kondu. Bu İYT (işletmelerini bırakan yaşlılara tazminat) uygulaması 13 milyon hektarlık toprağın
serbest kalmasını sağladı. Bugün, 1992’da uygulamaya konan ek olarak yaklaşık 2 milyon hektar toprağın serbest
kalmasını sağlayan yeni bir erken emeklilik sistemi İYT’nin yerini almış bulunuyor. Bütün bunlar, tarımcılık
yarışına devam eden tarım işletmelerinin büyümelerini veya tarımsal açıdan ilgi çekici bulunmayan toprakların
yeniden ele alınmasıyla işlenmiş toprak miktarının artmasını sağladı. Çünkü geçmişte, ekilebilen toprakların
büyük bir bölümü, modern araçlar çok engebeli veya çok dik yokuşlarda yer alan toprakları “sevmedikleri‟ yani
buralarda çalışamadıkları için terkedilmişti. Toplu taşım olanaklarının ulaşamadığı dağlık bölgeler, artık
yaşamak için değil satmak için üreten köylüleri ilgilendirmiyordu. Çok yüksek randıman alınamayan topraklar
genellikle terkdiliyordu.
|
|
Crédit Agricole (Tarım Kredisi adlı, başlangıçta yardım sandığı olup daha sonra anonim şirkete dönüşen kuruluş)
modernleşme için gerekli büyük yatırımları teşvik etmek için büyük oranlarda iyileştirme kredileri verdi.
Tarımcılar bundan yararlandılar ama tarım bankası daha büyük oranda kar sağladı : ülkenin ilk sırada yer alan
bankasına dönüştü. Ayrıca, bir yığın tarım danışmanı, kırsal kesimde eski yöntemlerle çiftçilik yapan
köylülere, şimdi nasıl “tarımcılara" dönüşmeleri, hangi üretim biçimini, süt veya et için hangi hayvan cinsini
seçmeleri, hangi tarım aletini almaları ve bunları nasıl kullanmaları, hangi gübreyi seçmeleri, çevre sağlığı için
hangi uygulamaları yapmaları, hastalıklar için hangi veterineri seçmeleri, artık küçük, orta genellikle de büyük
birer işletmeye dönüşen çiftlikleriyle ilgili hesapları tutmak için hangi muhasebeciyle ilişki kurmaları gerektiğini
açıklamak üzere birbirleriyle yarışa giriyorlardı.
|
|
Üstelik kamu gücünün yönlendirmesiyle, süt, şarap ve çeşitli meyveler olmak üzere bazı ürünler için büyük oranda
gelişmiş kooperatifler vardı. Bununla birlikte, büyük oranda makinalaşmayı kolaylaştıran TAKK yani Tarım Araçlarını
Kullanma Kooparatifi de (CUMA - Coopératives d’utilisation du matériel agricole) bulunuyordu.
|
|
TİSUF ve HTG
|
|
Aynı zamanda, tarım sendikacılığının rolü de çok önemliydi. Bu sendikacılık işçi sendikacılığından çok
farklıdır. On yıllar boyunca hemen hemen tek sendika olarak kalan, ve MODEF ya da Köylü Konfederasyonu gibi diğer
kuruluşlar varolsa da, bugün hala çoğunluğu, geniş kitleleri toparlayan sendika, Tarım İşletmeleri Sendikaları Ulusal
Federasyonu (FNSEA - Fédération Nationale des Syndicats d’Exploitants Agricoles) TİSUF’dür. Bu tarım ücretlilerinin
değil patronların sendikasıdır. Ayrıca tarımda çok fazla da ücretli bulunmamaktadır. TİSUF işletmecilerin yani
büyüklü küçüklü toprak sahiplerinin ve çiftçilerin sendikasıdır.
|
|
TİSUF bölgesel federasyonlarıyla, uzun süre boyunca tarımcılar için hemen hemen zorunlu olarak kayıt oldukları bir
örgütlenme olarak kaldı.
|
|
TİSUF devletle birlikte tarımın kaderini belirledi ve onun gelişiminden devletle birlikte sorumlu oldu. Bu durumu en güzel
biçimde ortaya koyan Tarım Bakanı’nın TİSUF’ün kongrelerine katılma alışkanlığını edinmiş olmasıdır. Ayrıca
TİSUF’ün başkanlarından biri François Guillaume ise kariyerini tarım bakanı olarak tamamlamıştır.
|
|
Böylece köylüler kendi kendilerine bırakılmamışlar, aksine tarım danışmanları, kooparatifler, Tarım Kredisi
Kuruluşu, ve sendikalar gibi kamu kişi ve kuruluşları tarafından çok büyük oranda sarılıp sarmalanmışlardı. Bundan
kaçmanın olanağı yoktu ve modernleşmek gerekiyordu. Modernleşmeye karşı çekimser kalanlara gecikmiş gözüyle
bakılıyor ve bu tarımcılar her halükarda hızlı bir biçimde iflasa mahkum oluyorlardı.
|
|
Ve bütün bunlara ek olarak, hristiyan geleneğinin güçlü olduğu örneğin Brotanya gibi bölgelerde, HTG - Hristiyan
Tarımcı Gençliği (JAC – Jeunesse agricole chrétienne), üretkenlik yarışına coşkuyla angaje olanları kutsayarak
aynı yönde aktif bir mücadele yürütüyordu.
|
|
Tarımcıların göçü
|
|
İlgililere ne devletin temsilcileri, ne tarım danışmanları, ne sendikalar, ne de HTG, hiçkimse tarafından sadece tek
birşey, yani, sadece zor bögelerdeki en yaşlı olanların değil, kendini modernleştirmeye angaje olmuş olanların bile
kaybedenler arasına katılacağı ve topraklarını terketmek zorunda kalacağı açık olarak söylenmemişti.
|
|
Tarımcı sayısı daha önce hiçbir dönemde görülmediği kadar hızlı bir rıtmle azaldı : 1954 yılında 5 milyondan
fazla tarımcı vardı, bugün yaklaşık 1 milyon tarımcı bulunuyor. 1950 yılında tarım nüfusu aktif çalışanların %
20’sini oluşturuyordu, bugün ise sadece % 4’ünü oluşturuyor.
|
|
Tarımın giderek daha da üretkenleşmesinin yolaçtığı sayısız aşırı üretim krizi ve bununla birlikte gelen fiyat
düşüşleri nedeniyle köylülerin kızgınlıklarını ifade ettikleri sosyal patlamalar oluştu. Tarımcılar sayılamayacak
kadar çok defa protesto gösterileri yaptılar, kurulu düzenin güvenlik güçleriyle çatıştılar, hatta bu çatışmalarda
CRS’ler (Compagnies Républicaines de Sécurité – Cumhuriyetçi Güvenlik Kumpanyası) yani ulusal Polis teşkilatına
bağlı güvenlik güçlerinden polisler de dahil ölümler de oldu. Hatta bir ek yardımcı valilik binasına bile
saldırdılar.
|
|
TİSUF ikili bir oyun oynadı. Bir yandan üretimi geliştirmeye zorluyor böylece de çiftçilerin topraklarını terk
etmelerine yol açıyor, diğer yandan da protesto gösterileri örgütleyerek tarımcıların yararına ek yardımlar
istiyordu.
|
|
Zenginleşenler
|
|
Milyonlarca köylü, genellikle bu alana yıllarca harcadıkları emekleri ve yaptıkları bütün tasarrufları feda ederek
topraklarını terk etmek zorunda kaldıysa da, bu durumdam yararlananlar da vardı. Bunların başında da öncelikle,
özellikle TİSUF’ün devletten talep ettiği sübvansiyonlar sayesinde zenginleşen en zengin tarımcılar ve hayvan
yetiştiricileri geliyordu. Avrupa Birliği kadar Fransız devleti de, OTP yoluyla, en büyük tarımcıların yararına
uygulamalarda bulunarak, genellikle ekili alanlar oranında veya üretimin büyüklüğüne göre tarımcılara yardım etti.
Ayrıca Avrupa’nın ihracat yapmaya başlamasından itibaren ortaya konulan sistem, Birliğin içinde gümrük duvarlarının
olmaması ve genel olarak daha düşük olan dünya çapındaki fiyatlara karşı avrupa tarımcılığını korumak için bu
hakkı kendi sınırlarında yaratma niteliğini içeriyordu. Gelirler, ATYGF adlı yani Avrupa Tarımcılığını
Yönlendirme ve Garanti Altına Alma Fonu’nu (FEOGA – Fonds Européen d’Orientation et de Garantie Agricole) bir
sandığı besliyordu. Bu sandığa ihracata “ilk haline kavuşturma‟ diye adlandırılan sübvansiyonlar veriyor yani
dünya para kurlarıyla oluşan farkı dengeliyordu. En büyük tarımcılar ve hayvan yetiştiricileri ihracat yaptıklarında
garantili bir fiyat alacaklarından emindiler. Bu ihracat yarışı anlamına geliyordu.
|
|
Sonuçta bu ihracat yarışına neden oldu. ATYGF bu oyunda mali açıklar vermeye başlayınca, en büyük tarımcıların
ihracat masraflarını avrupalı vergi verenler ödemeye başladılar.
|
|
1992 yılında hesap açıkları öylesine büyüdü ki, Avrupa Birliği, maliyetleri azaltmaya ve üretimi sınırlamaya karar
verdi. Bu “Ortak Tarım Politikası’nda (OTP) reform‟ yapıulmasına neden oldu. Toprakların dondurulmasına yani
dinlendirilmesine, başka bir deyişle de nadasa bırakılmasına, ama bunu yapan tarımcılara yani yine burada da en büyük
olanlara, en çok toprağa sahip olanlara tazminat verilmesine karar verildi. Ve aynı zamanda süt üretiminin
sınırlandırılması ile “süt ürünlerine kota konulmasına‟ da karar verildi.
|
|
Bunu Avrupa’dan önce ABD yapmıştı. ABD’de nadasa bırakılan toprakların büyüklüğü yıllara göre değişiyordu.
Böylece dinlendirmeye bırakılan toprakların miktarı 280 milyon hektara, yani Fransa’nın toplam işlenebilir tarımsal
topraklarının hemen hemen tamamına yakın bir değere ulaşmıştı. Açları doyurmak değil, fiyatları yani karları sabit
tutmak sözkonusuydu.
|
|
Sonuçta en çok zenginleşenler gıda tarımcılığının patronlarıydı. Bu endüstri 1960’lardan beri gerçek bir
gelişme, bir patlama yaşadı. 2. Dünya Savaşı’nı izleyen, iş olanaklarının tamamiyle gelişmiş olduğu dönemde,
kadınların kitlesel olarak iş yerlerini doldurmalarına tanık olundu. Bu patronlar için bir gereklilikti. Bir ailenin
bütçesine iki maaş birden girdiğinden, patronlar maaşları en düşük düzeydekine göre denkleştirerek bundan çifte
yarar sağlıyorlardı.
|
|
İşçi ailelerinde kadınların evde kalması artık az rastlanır bir olguya dönüştü ve bu yeni yaşam biçimiyle,
kadınların artık çalışmaları nedeniyle pazara hazır yiyecekler çıkaran sanayiciler zenginleşmeye başladı.
|
|
Bugün Fransa’da gıda ürünlarinin % 80’i endüstri tarafından dönüştürülmüş durumda ve bu rakam sürekli olarak
da artıyor. Böylece Fransa’daki tarım ürünlerinin toplam değeri, 1996-1997 yıllarında 310 milyar franka ulaşıyordu,
fakat gıda tarımcılığı endüstrisinin toplam kazancı bu rakamın iki katından fazla, 680 milyar frank olarak
gerçekleşiyordu. Üstelik bu hesaplamada, tarım malzemeleri, tarımsal ticaret, ulaşım ve taşımacılık gelirleri hesaba
katılmıyordu.
|
|
Avrupa’dan daha önce ABD’de olduğu gibi, milyonlarca köylü burada da bir zincirin halkalarına dönüştü : Yukardan
aşağıya, gübre, makina, hayvanlar için yiyecek, ekinlerin böceklerden arındırılması için ilaç vb gibi kimyasal
maddeler, tohum sağlayan şirketler, ve kredi veren bankalar oluştu. Aşağıdan yukarıya ise üretim ve dönüştürme
kooparatifleri, öz bir deyişle gıda tarımcılığı endüstrisi, ihracatçılar, taşımacılar, satın alım merkezleri ve
süpermarketler bulunuyor. Bütün bunlar, tamamen yalıtılmış bir tarımcıya göre çok güçlüler ve büyük bir
çiftliğin alt işletmesi gibi çalışan, ayrıca da genellikle yaptıkları kontratlarla yukarıdan ve aşağıdan büyük
süpermarketlere ve endüstrilere bağlı olan herhangibir küçük veya orta boy işletme sahibi patronun kaderinin ne
olduğunu çok iyi biliyorlar.
|
|
Tabi ki tarımcılar, ABD’de olduğu kadar Avrupa’da da büyük oranda sübvansiyon alıyor. Bu sübvansiyonlar yıllara ve
fiyatlara göre değişiyor. Tarımcının gelirinin yarısından fazlasını tuttuğu da görülüyordu. Bu çok büyük bir
rakamdır. Sonuçta, toprağını terketmek zorunda kalan en yoksul tarımcılara zararlarını gidermeleri için birazcık
sübvansiyon verilirken, en zengin olanlara cömertçe sübvansiyon dağıtılması sözkonusudur.
|
|
Fakat bu sübvansiyonların başka bir işlevleri daha vardı : Tarım iş dünyası (agro-business), eğer tarım olmasaydı ne
var olabilir ne de kar elde edebilirdi. ve ona bağlı olarak yapılan karlar olmadan varolamazdı. Tarımcılara direk olarak
verilen sübvansiyonlar, dolaylı olarak tarımın bütün dallarına da verilmiş oluyordu.
|
|
Dünyada köylüler
|
|
Sanayilemiş ülkelerdeki tarımcıların sayısı daha da azaldı : Fransa’da aktif çalışan nüfusun sadece % 4’ünü
tarımcılar oluşturuyor. Fakat dünyada iki buçuk milyar kadın ve erkek, yani dünya nüfusunun % 45’i gelirlerini
topraktan sağlıyorlar. Köylülerin en büyük kısmı yoksul ülkelerde yaşıyor, daha doğrusu yaşamlarını sürdürmeye
çalışıyorlar. Bazı bölgelerde hala daha saban bile bilinmiyor. Ama yine de az gelişmiş ülkelerin çoğunluğuna,
özellikle de yılda bir yerine iki defa ürün alınmasını sağlayan daha çok üretken olan tahılın yeni çeşitlerinin
girdiği tropikal iklime sahip olan ülkelere modern teknoloji girmiş bulunuyor. “Yeşil devrim‟ diye adlandırılan bu
olgu Hindistan gibi ülkelerin tahıl üretiminde kendi kendilerine yetmelerini sağladı. Sonuç olarak bu ülkeler, herşeyden
yoksun milyonlarca yoksulu terkedilmişlik içinde bırakarak, oldukça cılız ve az çeşitli genel gıda ürünleri temelinde
kendi kendilerine yeterli olabildiler.
|
|
Bu ülkelerin dramı, ekonomik gelişimlerinin hiçbir zaman ortadan kalkmayan ve bu yoksul ülkelerin ekonomilerini zengin
ülkelere bağımlı kılan sömürgecilik ve emperyalistlerin el koymaları tarafından felce uğratılmasıdır. Böylece
tekstil ve bilgisayar alanındaki çok uluslu şirketler, kendi gelişmiş kapitalist ülkelerindeki şirketlerini el emeği
buralarda ucuz olduğu için örneğin Güneydoğu Asya ülkeleri gibi ülkelere taşıdılar, ama bu bölgelerdeki halk
kitlelerinin gereksinimlerini karşılamak için sanayinin gelişmesiyle ilgilenmiyorlar bile. Sanayi gibi tarım da biraz
gelişti ama bu gelişim kaotik, karmaşık bir biçimde ve gereksinimlere göre ayarlanmadı. Fransız sömürgeciliğinin
Cezayir’de müslüman halk şarap içmezken bağları ve şarapçılığı geliştirdiğini hatırlamakta yarar var.
|
|
Sanayide, emperyalizmin giderilmesine izin vermediği çok büyük orandaki geri kalmışlık, dünya tarihinde önceden
görülmemiş bir felakete yol açıyor : Batı Avrupa’da olduğu gibi, kırsal bölgelerdeki köylü nüfusunun endüstriye
akarak azalması olgusu yoktur. 100 binlerce köylü, topraklarını terkederek, Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin kent
merkezlerini çevreleyen, sefalet içindeki sitelerin bulunduğu ve çok yakında dünyanın en kalabalık bölgelerini
oluşturacak olan, üst üste yığılmış gibi yaşanan gecekondu bölgelerine yerleşiyorlar.
|
|
Bu ülkeler çok kalabalık oldukları için yoksul değiller : Örneğin Fransa’dan daha büyük olan Madagaskar adası, ne
çok kalabalık ne de Afrika ülkelerdinde görüldüğü gibi savaşlarla harabeye dönüşmüş olmamakla birlikte, nispi
olarak çok iyi doğal koşullara sahip olmakla birlikte, dünyadaki en yoksul ülkeler arasında yer almaktadır. Halbuki,
İsviçre veya Hollanda’nın nüfusu yüzölçümleriyle orantılı olarak çok kalabalıktır, doğal koşulları çok iyi
değildir ama bu durum onların zengin Avrupa ülkeleri arasında yer almalarını engellememektedir. O halde sorun bu
değildir.
|
|
Sorun sanayinin gelişmişliğidir. Sanayi ne kadar az gelişmişse köylülük o kadar kalabalıktır ve ülke de o kadar
yoksuldur. Endüstri ne kadar gelişmişse tarımcı sayısı o kadar azalır ve hem tarım hem de sanayi alanında
zenginlikler de o kadar çoktur, çünkü ikisi birarada gitmektedir. Böylece dünyanın ilk sırada yer alan tarım ülkesi
ABD’de aktif olan kırsal nüfusun toplamı % 3’e düştü. ABD’de, mal değeri veya tahılların toplam değerine yani
ton birirmine göre yapılan hesaplara göre, Hindistan’ın 600 milyonluk köylü nüfusundan daha fazla üreten sadece 8
milyon tarımcı bulunmaktadır.
|
|
ABD’de geleneksel “çiftçi‟ biçimindeki kırsal kesim yaşam biçimi belki de ortadan kalkacak : günümüzde büyük
şirketler, özellikle de meyve sebze yetiştiriciliği ve bağcılık alanında devasa işletmelere sahipler. Bu işletmelerde
genellikle meksikalı göçmenleri çok düşük ücretlerle çalıştırıyorlar. Merkezin batısındaki bölgelerde bile bu
değişiyor. Bazan, çiftliklerde yetiştirici veya tarımcı olmayan insanlar yaşarken, buralara her sabah arabalarıyla
çalışmaya gelip, akşam da geri dönen komşu şehirlerde yaşayanları bile görmek olanaklı. Tarım, artık toprağa bile
bağlı olmayan sanayi gibi bir işe dönüşmeye başladı.
|
|
Bu tabii ki, bu durum tarla dışı hayvan yetiştiriliğinde de sözkonusu oldu. “Tarla dışında yetiştirme" anlamlı bir
sözdür. Böylece ABD’de hala biraz tarım alanlarında yapılan hayvan yetiştiriciliği bulunmaktadır ve “feed lots‟
yani hayvanların beslendiği tarım alanı olarak adlandırılmaktadır. Hayvanlar çok büyük çevrili alanlarda bulunmakta
ve burada beslenmektedir. Böylesi sınırlandırılmış alanlarda hayvan yetiştirme Fransa’da da bulunmaktadır. Bu
“stabulation libre" yani hayvanları bağlamadan yapılan yetiştirme denilen yöntemde, havanların kapalı tutulduğu yerler
açıldığında dışarı çıkabilmektedirler, yani inekler arada bir dışarda küçük bir gezinti yapabilmektedir.
|
|
Fakat bu alanda en kötüsü domuzların ve tavukların yetiştirilme biçimidir. Bunda hayvanlar neredeyse üst üstedir ve
hakeket etmek için ya çok az yer bulmakta ya da hiç bulamamaktadırlar. Karışık besin maddeleriyle beslenerek yemek yemek,
olanaklı olduğunca çabukgelişmek, tavuklar için yumurtlamak, dişi domuzlar için yavrulamaktan ibaret olan rollerini
yerine getirmektedirler. Bütün bunlar, pişmeye hazır hale gelecekleri, yumurtlamaktan kesilen tavukların kedi ve köpek
maması olacakları, ayrıca pirzola ve şarküteri gıda maddelerine dönüştürecekleri fabrikaya gitmeden önce, tam olarak
hesaplanmış bir süre içinde olup bitmektedir.
|
|
Besinler artık çiftliklerden gelmiyor. Ayrıca artık çiftlik de yok : Sıcaklıkları ayarlanmış büyük hangarlar
bulunuyor. “Domuz atölyelerinden" yani fabrikadan bahsediliyor.
|
|
Sonuç olarak çeşitli sakıncalar sözkonusudur. Domuzlar yer ve dışkı çıkarır. Katı veya sıvı dışkılar gübre
olarak adlandırılır. Eskiden bu dışkılar bitki yetiştiriciliğinde gübre olarak kullanılıyordu. Bugün tarımda
büyük ölçüde kimyasal gübre kullanıyor ve doğal gübre sonra geliyor : bu gübreden milyonlarca ton bulunmakta tabii ki
bunları biryerlere koymak gerekmektedir. Tabii sonuçta tarlalara atılmaktadırlar. Brotanya’daki bazı bölgelere özel
nitelikte kötü bir kokuyu veren işte budur. Bu doğal gübreye, bir de kimyasal gübreler eklenince yer altı su yatakları
kirlenmektedir. Örneğin Brotanya’da hemen hemen hiç temiz su bulunmuyor. Bu durumun ise, maden suları sanayicilerinin ve
musluk sularını temizleyen Lyonnaise des Eaux veya Générale des Eaux gibi tröstlerin büyük oranda işine yaradığını
da geçerken söylemekte yarar var.
|
|
Besinlerin kalitesi
|
|
Sık sık ileri sürüldüğü gibi, öncekinden daha kötü beslendiğimiz söylenebilir mi? Bugün kötü beslenme
tehlikesinin eskisinden daha çok olduğu söylenebilir mi?
|
|
Bu sorulara doğru yanıt vermenin ilk koşulu, dün veya evvelsi gün yani geçmişte yapılanların ideal olduklarından yola
çıkmamaktır. Beslenmede tehlike herzaman mevcuttu. Bu tehlike, avcı ve toplayıcı atalarımız için doğal çevrelerinde
varolan besinlerden nelerin tüketilebilir nelerin zehirli olduklarını çok iyi ayırtetmeyi bilmelerini gerektiriyordu, ama
sıkça da yanılabiliyorlardı. Tarımın ve hayvan yetiştiriciliğinin gelişmeye başlamasından itibaren, 10 bin yıl
kadar önce bu gelişim bazı besinlerin tehlikesini de beraberinde getirdi.
|
|
Avcı ve toplayıcı olan atalarımızda görülmeyen diş çürüklerinin, fosillerinden elde edilen bilgilere göre,
tahılların enerji kaynağı besinlerin büyük bir bölümünü temsil etmeye başlamasından itibaren yaygınlaştığı
sonucu çıkıyor. Daha yakın bir zamana tekabül eden tad olan şeker, bu sorunu daha da arttırmıştır.
|
|
Daha genel olarak, insanoğlu, çok geniş alanlarda tek bir ürün üreterek, veya yakın çevresinde sadece bir tek cins
hayvanı büyük sürüler halinde yetiştirerek, onlara musallat olan parazitlerin ürüyerek çoğalmasına yol açtı,
genellikle de bu parazitlerin ilk kurbanı kendisi oldu. İnsanlardaki tüberküloz yani verem hastalığı, büyük baş hayvan
yetiştiriciliğinden geçen bir hastalıktır yani sığırdaki tüberküloz basili, mütasyona yani değişime uğrayarak
insanlarda görülen tüberküloz basilinin doğmasına neden oldu.
|
|
Ayrıca, insanoğlu, tarihsel gelişimi boyunca kurutma, tuzlama, tütsüleme, gibi besinlerin saklanması yöntemlerini
keşfederek, bilgisizlik ve bazı konulara yeterince egemen olamama nedeniyle bazı tehlikeleri de üstlenmek zorunda kaldı.
Kuşkusuz o dönemde aile içinde kötü yapılan tuzlama ile botulik basilinin yolaçtığı zehirlenmeye, botulizme, “ev
yapımı‟ şarküteri ürünleri ve peynirlerin neden olduğu listeriyoza, bu adla anılan bakterinin neden olduğu enfeksiyon
gibi vakalara sıkça rastlanıyordu. Aile mutfaklarında hazırlanan yiyeceklerin neden olduğu zehirlenmeler endüstri
ürünlerinin yolaçtığından daha çoktu. Fakat açıkça, aile içinde yeraldığı oranda ve genellikle de nedenleri
bilinmediğinden bu ölüm olaylarından fazla bahsedilmiyordu.
|
|
Sanayileşmiş ülkelerde besinlerin kalitesi daha çok iyileşti. Bunun ispatı yaşam sürelerinin artmasıdır. Artık
kentlerde “doğal" süt bulunmamaktadır ama satılan sütler bakteri açısından bundan 50 yıl önce tükettiğimiz sütten
daha emindirler. Artık “sütü ıslatan‟ yani su karıştıran, böylece de katılan suyun temizliği konusunda da kuşku
uyandıran dolandırıcılardan da sözedilmiyor.
|
|
Ayrıca bilgi edinme olanakları da tüketicinin yararına gelişiyor. Herhangibir yerde bir listeriyoz yani bir bakterinin yol
açtığı enfeksiyon veya herhangibir içeceğin içinde zararlı bir madde görüldüğünde satış rakamlarının
düştüğü ve üreticinin malını pazardan çektiği görülüyor.
|
|
Az gelişmiş ülkelerde, zengin sınıflar hariç bu evrimleşme aynı değildir. Sanayileşmiş ülkelerden ithal edilen
ürünleri kullanamayan tüketicinin korunması diye bir durum sözkonusu değildir. Yolsuzluk hala çok büyük oranlardadır.
Kültür düzeyinin düşüklüğü nedeniyle olduğu kadar teknik olanakların yokluğu nedeniyle de en temel ve genel temizlik
kurallarına uyulması imkansızdır.
|
|
Damak tadı ise ayrı bir sorundur. Öncelikle ve açıkçası bu damak tadı olgusu görecelidir, ülkelere ve onların
beslenme geleneklerine göre değişkendir.
|
|
Gıda sektöründeki kapitalistler sattıkları ürünleri tektipleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu yeni bir olgu değildir.
Daha önce de 18. yüzyılda, Portekiz’in kaderini yönlendiren ve burada üretilen Porto şarabının hemen hemen tamamını
İngiltere’ye ihraç eden Pombal Markizi, ingilizlerin her şişe açışlarında tedirgin olmamaları için
sabitleştirilmiş bir tad dayattı. Porto şarabının orta düzeydeki kalitelisi bu olaydan belki de kazançlı çıktı fakat
aynı zamanda belki de amatör zenginler en iyi kaliteli şarapları bulmakta güçlük çekiyorlar.
|
|
Ayrıca, bugün, gıda ürünlerinin tadları anlamında kalitenin düşüşüne üzülen bütün bu insanların, bu konuda
genellikle halk kitlelerinin değil mülk sahibi sınıfların geçmişte tükettikleri gıdalara göre fikir yürüttüklerini
de unutmamak gerekir.
|
|
Kentlerdeki proletarya uzun yıllar boyunca “ekmek‟ isteyerek mücadele etti. Ve yediği ekmek ise kötü kaliteliydi.
Emekçilerin yiyecek ekmek bile bulamakdıkları, ay sonlarını zor getirdikleri zamanlar çok da uzak değildir. Bugün
kolayca bulunan portakalın bile, sadece kentlerde işçi ailelerinin Noel’de çocuklarına verdikleri en değerli hediye
olması olgusu da çok eski zamanlara ait değildir.
|
|
Kırsal kesimde beslenmenin temelinde bulunan tahıl ürünleri veya sebzeler, genellikle bugün birdolu başka malzeme ile
zenginleştirilmiş bir biçimde tanınmaz hale gelmiş yiyeceklere dönüştüler.
|
|
Brotanya’lı köylüler galetalarını (bir çeşit gözleme) yiyorlardı ama günümüzde krepçilerin ekledikleri et, mantar
veya reçel gibi ek maddelerin hiçbiri konulmuyordu. Halk sınıfları İspanya’da güveç, veya ulusal yemekleri olan paella
(deniz ürünleri, et, tavuk ve pirinçle yapılan geleneksel bir yemek), Orta Avrupa’da şukrut (lahana ve çeşitli
sosislerle hazırlanan bir yemek) Kuzey Afrika’da kuskus yiyorlardı ama tüm bunlar yoksulların yiyecekleriydi ve
içlerinde, patates, havuç, pirinç, irmik ve lahanadan başka fazla bir malzeme bulunmuyordu.
|
|
Kasaplarda hergün bulunan et, eskiden Şarole cinsi hayvandan elde edilen etin değerinde değil mi? Belki ama geçtiğimiz
yüzyılda bir işçi ailesinde ne kadar et yeniliyordu ? Yetiştirme çiftliklerinin alabalığı, nehir alabalığına
benzemiyor mu ? Kuşkusuz. Ama kentlerde nehir alabalığını kim yiyordu ?
|
|
Tabii, sınırsız bir oburlukla balık unu yutmuş, eti balık unu tadan tavuklar vardı. Fakat yetiştiriciler ürünlerini
satabilmek için bunu değiştirmek zorunda kaldılar. Herşeyde olduğu gibi : zenginlerin yararına yüksek kalite, diğerleri
için ise geri kalan düşük kaliteler bulunuyordu. Ve bu sadece besinler için geçerli değil, giysi ve araba gibi diğer
alanlarda da sözkonusudur. Kalite belirten etiketlerle etiketlenmiş tavuklar olduğu gibi, düşük fiyatlı pişmiş
yiyeceklerin bulunduğu okul kantinlerinde veya işyeri restoranlarında hazırlanan yiyeceklerde kullanılan, tavuk
çiftliklerinde üstüste yetiştirilmiş tavuklarla, üreticilerin direk olarak Afrika’ya ihraç ettikleri tavuklar da
bulunmaktadır.
|
|
Fakat diğer taraftan, 2. Dünya Savaşı’ndan önce ve hatta birkaç yıl sonra tavuk sadece pazar günleri yenen bir
yemekti. Bugün Fransa’da insanların çoğu hergün tavuk yiyebiliyorlar.
|
|
Taze sebze ve meyve yoğun oranda gübre sayesinde büyüyor, parazit öldüren ilaçlarla da aşırı derecede korunuyorlar.
Parazitlerden temizlendiler ama birçoklarının hiç de tadı olmuyor. Herşeye rağmen, araştırmacılar ve tarım
uzmanları her zaman buna ulaşamasalar da tüketicileri tatmin eden türler oluşturmaya çalışıyorlar. Masa şarabının
kalitesi, Zola’nın “meyhane" kitabında sözettiği zamana göre daha çok iyileşti. 1960’lı yılların Kiravi, Geveor
gibi o dönemin reklamlarında “kadifeden midelilere" göre olduğu söylenmesine rağmen “köpek öldüren" cinsinden
kötü kaliteli şaraplarının yok olmasına kim üzülebilir ?
|
|
Kuşkusuz, kapitalist gıda tarımcılarının bize yutturdukları üzerine söylenecek daha çok söz var. Yediklerimizin
onların deyimiyle “bok gibi" olduğunu yüksek sesle açıklamayı kendilerine görev edinmiş kişiler bunu genel olarak
elit yani seçkin kişilerin bakış açısıyla yapıyor ki bu bizim bakış açımız değildir.
|
|
Ancak bu, sadece varsayımsal kaybolmuş bir cenneti arayan iyi yemeyi seven kişilerin sorunlarının olduğu anlamına gelmez.
Halk kitleleri arasında, kendisinden çok fazla sözettiren belirli sayıdaki bazı sorunlara bağlı endişeler ve az çok
ispatlanmış korkular bulunmaktadır.
|
|
Nitrat sorunu
|
|
Daha az ispatlanmış sorunlar arasında, gübrenin “cömertçe" kullanılmasıyla ve özellikle de Brotanya’da çok
miktarda domuz dışkısı kullanılmasıyla giderek oranı daha da artan nitrat sorununu alıntı yapabiliriz.
|
|
Bazı bilimsel çalışmalara göre, eğer Araştırma adlı aylık derginin geçtiğimiz şubat ayında “besinlerle ilgili
tehlikelere‟ ayrılan özel sayısında beslenme profesörü Marian Apfelbaum’un yazmış olduğu makaleye inanırsak
tehlike mevcut değildir. Ayrıca besinlerde doğal olarak bulunan nitrat (örneğin salatalarda kilo başına 2 gr nitrat
bulunabilir) kendi başına zehirleyici değildi. Nitratlar, bazı koşullarda (örneğin bakteriler, birkaç saat çevre
sıcaklığında bırakılmış bir biberonda da çok miktarda ve hızla üreyebilir) bebek beslenmesinde zehirli olan
(yetişkinler için değil) nitritlere dönüşebildikleri için suçlandılar.
|
|
O halde tehlike göreceli ve aslında da temizliğin yokluğuna bağlıdır. Bununla birlikte, zehirli olmasalar da neden nitrat
içeren su içmek zorunda bırakılıyoruz ?
|
|
Gıda tarımcılığının kapitalistleri bütün sorunlarda kazançlıdırlar. Brotanya’da tüketicilere zarar ziyan
tazminatı ödemek zorunda olan musluk suyu üreticileri, yakın bir geçmişte yapılan mahkemenin ardından devlet tarafından
kendilerine tazminat ödetmeyi başardılar. Şişe suyu satıcıları ise, nitrat probleminin ve genellikle de musluk suyunun
korkunç tadının kendilerine genişleyen bir pazar sunduğunu gördüler.
|
|
Hormonlu ve antibiyotikli dana
|
|
Tartışılabilecek tehlikler kategorisinde hormonlu dana ve sığır sorunu da bulunuyor. Amerikalılar bunun hiçbir tehlikesi
olmadığını söylüyorlar. Avrupa’lılar ise buna kuşkuyla bakıyorlar.
|
|
Aslında hormonlar, ABD’de olduğu gibi Avrupa’da da kullanıldı. İstem ve bunu yapma dürtüsü oldukça büyük çünkü
hayvanlara bazı hormonların enjekte edilmesi tüccarlar için çifte avantaj sağlıyor : bir taraftan hormonlar geliştirici
etkileriyle büyük miktarda kas üretimini sağlıyorlar (hormonla doping yapan sporcular da aynı etkiyi aramaktadırlar),
diğer yandan ise su tutulmasına yol açtıkları için, et fiyatına su satılması sağlanmış oluyor. Sözkonusu olan bol
miktarda su tutan etin tavada erime eğiliminde olması ise ayrı bir hikayedir ki, bu hikaye tek motivasyonları olanaklı
olduğunca çok para kazanmak olan kişileri hiç ilgilendirmemektedir.
|
|
Bu uygulama Fransa’da yıkıma yol açtı ve skandal yarattı. Dana eti pazarı birkaç yıl önce resmi olarak bu uygulamayı
kanun dışı kabul etti. Bu uygulma ABD de ise çok fazla insanı isyan ettirmiyor. Tepkiler ulusal kültürlere göre
değişiyor. Fransa’nın gurur duyduğu küflü veya kurtlu peynirler ABD’deki tüketim için temiz görünmüyor.
|
|
Hayvanlara verilen hormonun tüketicileri tehlikeye sokup sokmadığını bilmek ise öğrenilmesi gereken temel bir sorun
olarak kalıyor. Kendini, görünüşte sadece teknik olan ve çeşitli korumacı anlayışların bilimsel iddialar ardına
gizlendiği bir tartışma içinde bulmak hiç de kolay değil. Amerikalı üreticiler, ABD’li tüketicilerinin sağlık
durumlarının çok kötü olmadığını iddia ediyorlar. Ve Avrupa tarımının yöneticileri birçok defa, amerikan
sığırlarının avrupa’ya girmesine izin vermeyi tasarladılar. Fakat onları endişelendiren sadece ABD sığırlarıyla
rekabet etmek değildir. Daha şimdiden sığır etlerine kuşkuyla bakan tüketicilerin, aynı zamanda Avrupa’lı
üreticileri de cezalandırarak bu etlere öncekinden daha fazla sırt çevirmelerinden (yani etlerin satılmamasından)
korkuyorlardı.
|
|
Fakat herşeyin ötesinde, sığırlar hormon kullanılmadan çok iyi yetiştirilebildiğine ve bu alanda hiçbir eksiklik
olmadığına göre tüketicilerin bu çözüme başvurmaları için bir neden var mıdır?
|
|
Yetiştiriciler için daha fazla et elde etmek için başvurulan diğer bir yöntem de antibiyotik kullanımıdır. Herşeyden
önce de bataryalarda yığın halinde, hastalıklara neden olan stresli ve hayvanların çok kısıtlı dar alanlarda yaşamak
zorunda kaldıkları koşullarda yetiştirilen hayvanlara verilen bazı antibiyotiklerin hayvanların büyümelerini
arttırdığının farkına varıldı. Böylece sığırlara, domuzcuklara ve diğer hayvanlara hasta olmasalar bile
antibiyotik verilmeye başlandı. Tabii bunun yapılmasıyla sözkonusu antibiyotiğe dayanıklı mikropların, özellikle de
insanlarda hastalıklara yol açan mikropların seçilmesi tehlikesi üstleniliyor. Buna rağmen yetiştiricilikte hayvanların
gerektiği gibi bakımlı olmalarını dikkate alan kurallara uygun yetiştiricilik koşulları her türlü ilaca başvurmayı
azaltmayı sağlarken, ne Avrupa’da ne de başka bir ülkede hiçbir kanun bu uygulamayı yasaklamıyor.
|
|
Deli dana
|
|
Deli dana hastalığı sorunu da, en az maliyetle en çok et ve süt elde etme olanaklarının araştırılmasıyla ilgilidir.
Üstelikte araştırmalar, bu uygulamalara başlandığından beri biftek fiyatlarının düştüğünü hiç göremeyen
tüketicilerin yararına değil gıda tarımcılığının yararına yapılmaktadır.
|
|
Sığırlar doğada otluyor ve çok sağlıklı gelişiyorlar. Fakat gıda tarımcılarının gözünde sadece otlayan
sığırlar hızla büyümüyor ve yeterince de süt vermiyorlar. Böylece yetiştiricilere tamamlayıcı besin olarak, sadece
mezbahalardan ve kasaplardan artakalanlardan üretilen değil hastalıklardan ölen hayvanların kalıntıları da kullanılarak
üretilen hayvansal unlar satıldı. Bütün bunlar, üreticiler başka üretim teknikleriyle daha besleyici unlar elde
ettiklerini farkettikleri zaman, özel bir sorun gözlenmeksizin belirli bir zaman öncesinden beri yapılıyordu.
Şanssızlık bu ya, bu yeni teknikler, beyindeki dejenerasyondan sorumlu anormal proteinleri etkili bir biçimde yoketmiyordu.
Kuşkusuz, “titreyen" diye adlandırılan ilk ölen koyunlardan itibaren ilk olarak hasta olan ineklere hastalık bulaştı.
Ve anlaşılacağı üzere, bunların ölüleri de yeniden hayvansal un üretiminde kullanıldı.
|
|
Sorumlular buraya kadar yazgı, kader gibi sözcüklerin yardımına sığınıyorlardı çünkü ilk hastalık vakası ortaya
çıktığında en bilinen biçimi deli dana hastalığı olan “prion‟ (“prion‟ hastalığına yol açan mikrop bilinen
hiçbir organizmaya benzemiyordu. Ne bir bakteri ne de bir virüstü. Bu hastalığa prion adlı protein geninin mütasyonu yol
açıyordu - çn) hastalığı konusunda pek bir şey bilinmiyordu. Fakat bu konuda gerçek bir skandal sözkonusuydu. Unların
üreticileri istiflerini bozmadan huşu içinde unları üretmeye devam ettiler. Hastalığın 1986 yılında İngiltere’de
ortaya çıkmasıyla, 1988 yılında hastalıkla hayvansal unlar arasında ilişkinin kurulması ve bu unların hayvanların
beslenmesinde kullanılmasının bundan 6 aydan daha az bir zaman önce (bu broşür 27 nisan 2001 tarihinde yazılmıştır)
tamamen yasaklanması arasında birkaç yıl geçmesi gerekti. Yani bu unlar, 12 yıl boyunca pazarlarda mevcuttular, kuşkusuz
bunları sığırların yemesi yasaktı, fakat yine de, kişisel kar ile yönetilen bir toplumun içerebileceği bütün
yolsuzluk tehlikeleri gibi tüketicilere sunuluyorlardı.
|
|
Ayrıca yakın bir geçmişte yaşanan çeşitli güncel olaylarda, bu ürünlerin hileli ve kaçak bir biçimde satışa
çıkarılmalarının örneği görüldü.
|
|
Hükümetin politikası, bu deli dana krizinde, gıda tarımcılığını ilgilendiren her konuda devletin rolünü ortaya
koymak anlamında çok belireyici oldu. Öncelikle, eğer devlet olmasaydı, eğer sadece özel şirketler varolup pazar
kanunları hüküm sürseydi, durumun çok daha kötü olabileceğini söyliyelim, çünkü özel sektör kapitalistleri eğer
yapabilseler meşhur “iş iştir" anlayışı adına bize kalitesine bakmadan istedikleri herşeyi yedirebilirlerdi. Devlet,
bütünüyle kapitalist toplumun idaresini, özel çıkarların savunulması ihtiyacına karşı burjuvazinin genel
çıkarlarının savunulmasını üstenmektedir. Halk kitlelerinin sağlığı çok tehdit edildiğinde müdahale etmek
zorundadır. Fakat bunu, özel sektör kapitalistlerini rahatsız etmemeye özen göstererek yapmaktadır. Üstelik de bunu
yaparken gıda tarımcılığı alanını kasıp kavuran çeşitli baskı gruplarının yani lobilerin baskılarına maruz
kalmaktadır. Kendisine burjuvazinin politikacıları içinde iyi ilişkilerle olduğu kadar yardımcı olan yolsuzluklarla da
sözcüler bulmaktadır. İşte bunun için kendini dayatan radikal kararın alınmasında, hayvansal unların tamamen
yasaklanmasından önceki bu 12 yıl boyunca bu yarım yamalak önlemler uygulandı. Ayrıca burjuvazinin politikacıları
arasında sözcüler de buluyor. İşte bunun için nedenle bu yarım önlemler, biçimindeki çözümünden önceki 12 yıl
boyunca uygulandı. İşte yine bunun için, zenginliklerini bu etkinliklerden elde eden kapitalistlere zarar vermek
istenmediğinden, üretimi durdurmak yerine, öncelikle hayvansal unlar üretildi, sonra da yokedildi. Sonuç olarak da işte
bunun için devlet, durumun sorumlularına asla yaptıklarının cezasını ödettirmeye çalışmadı.
|
|
ŞAP HASTALIĞI
|
|
Devletin, politikasını gıda tarımcılarının ekonomik çıkarları doğrultusunda belirlemesinin tek örneği deli dana
hastalığı sırasında yaşanan durum değildir. Fransa’da şimdiye kadar hafif atlatılan ama İngiltere’yi kasıp
kavuran şap hastalığı durumu da buna iyi bir örnektir.
|
|
Avrupa’da hayvanların şap hastalığına karşı aşılanması, ihracatı olumsuz yönde etkilememek için ekonomik
nedenlerle durduruldu. Devlet bu hastalığın dünya çapında yayılma tehlikesine karşı, aşılamayı yeniden başlatacak
yerde, bütün kuşkulu sürülerin yokedilmesi önlemini aldı. Fakat bu defa, en azından şimdilik, birsürü hayvanın
boşyere öldürülmesi pahasına salgın hastalığın yayılmaması anlamında herşey yolunda gitti. Hastalık tamamen
ortadan kaldırılamadı. Aynı nedenler aynı sonuçları doğurduğundan, gelecekte bu hastalığın diğer salgınlarını,
hatta belki de İngiltere’deki gibi önemli boyutlara ulaşacak olan bir salgını göreceğimizden emin olabiliriz. Sonuçta
ihracattan gelen gelirleri gıda tarımcılığı cebine indirmekte, salgının maliyetini ise halk kitleleri ödemektedir.
|
|
GDO Genleri Değiştirilmiş Organizmalar
|
|
Tüketiciler kendilerine yutturulmak istenen şeylere karşı kuşkucu olmakta tamamen haklılar. Fakat bu hoşnutsuzluk bazan,
“doğal olan herşey iyi ve güzeldir, doğal olmayan ise tehlikelidir‟ mitine bağlı tamamen mantıksız tavırlar
alınarak dile getirilebiliyor. Üstelik bu durum gerçek problemlerin araya kaynamasına neden oluyor. Bu özellikle de GDO
Genleri Değiştirilmiş Organizmalar (OGM – Organismes Génétiquement Modifiés) için geçerli bir durumdur. Her hayvanın
ve bitkinin kendine özgü nitelikleri ve kimlikleri genlerinin bütünü tarafından belirlenmektedir ve bu genlerin çoğu
bütün yaşayan canlılarda ortaktır.
|
|
Özel olarak çok gerici düşünce yapılarına sahip kişiler dışındaki insanların çoğu hastalıkları iyileştirmek
için genetik biliminden yararlanılmasını kabul ediyor. Bunun en güzel örneği Fransa’da genlerle ilgili hastalıkların
tedavisi için yapılan araştırmalara mali kaynak sağlamak amacıyla yapılan Téléthon adlı televizyon programının
(program boyunca kişi ve kururluşlar çeşitli miktarlarda bağış yapmaktadır) başarısıdır. Tabağında genleri
insanlar tarafından değiştirilmiş bitkiler ve ürünlerle hazırlanmış yiyecekleri bulma fikri ise çok daha az
benimsenmektedir. GDO’ya karşı olanlar, haklı olarak ne yediğini bilmek amacıyla her ürünün paketinin üzerinde
ayrıntılı bilgi içeren etiketler bulunmasını isteyenlerden başlayarak, bu alanda yapılan bütün araştırmalara karşı
olanlara kadar uzanıyor.
|
|
Buna rağmen bugün tükettiğimiz tüm bitkiler insanlar tarafından değiştirimiştir (yapay seçim veya melezleme, aşılama
yöntemiyle) ve başlangıçtaki durumlarıyla sadece çok uzaktan bir ilgileri kalmıştır. Ve bitkilerin genlerini
değiştirerek farklı iklimlerde yetişmelerini, veya haşaratlara karşı daha iyi dayanmalarını sağlamak (böylece de daha
az zararlı böcek öldürücü maddeleri kullanmak) karşı konulamaz bir biçimde bir ilerlemedir.
|
|
Fakat tabii ki genleri değiştirilmiş organizmalar üretmek için kendini zorlayan şirketlerin temel dürtüsü insanlığın
refahı değildir. Onlar için öncelikle kapitalizmin temel kuralı olan para kazanma önemlidir. Ve eğer kısır tohumlar
konusunda sonuca ulaşmaya çalışıyorlarsa, bu sadece, GDO’nun doğada yayılmasını engellemek için değil (bu
herşeyden öte öngörülebilecek bir strateji olacaktı, Üçüncü Dünya ülkelerinde pazar her yıl otomatik olarak
yenilendiği için daha emin bir güvence sağlamak içindir çünkü en azından endüstrileşmiş ülkelerde köylüler uzun
zamandır sadece tarım alanının profesyonellerince seçilmiş tohumları ekmektedir.
|
|
Fakat bütün buluşlar tehlike içermektedir ve geniş olarak kullanılmadan önce sınamak gerekir. Tedbirli olmak budur. Bu
nerede para yapma olanağı varsa bundan en çabuk biçimde yararlanmalıdır biçimindeki kapitalist ruha aykırıdır.
|
|
Milyonlarca tonluk mısır ve soyayı üretmeye koyulmadan önce bütün kontrol ve denemelerin yapılmış olduğu kesinlikle
emin değildir. Ve büyük oranda üretim fazlası ve nadasa bırakılmış topraklar sözkonusuyken böylesine acele üretime
hiç gerek yoktu.
|
|
Pazarın kendi kuralları bulunuyor : Sadece iş ve para yapmak için satacak bir ürününün olması kafi değildir, bunu
almak için tüketicilerin de olması gerekir. Ve şu an için tüketicilerin GDO Genleri Değiştirilmiş Organizmalar
karşısındaki çekimserlikleri bunların gelişmesinin en büyük engelidir.
|
|
Bio
|
|
Bio modası, gıda güvenliğiyle ilgili korkulara karşı bir tepkidir. Modadır çünkü yapılan kamu oyu yoklamalarına
göre bio ürün tüketenlerin % 27’si raslantısal alıcılar olsalar da, şu an için “bio" tüketimin %1’ini
oluşturmaktadır. Sonuçta sadece doğal gübre, zararlı böcek ve maddelere karşı ilaç kullanılmadan yapılan üretimle
elde edilen ürünlerin tüketimi sözkonusudur. Bu daha mı sağlıklı? Belki de, ama bir üçkağıt olması olasılığını
da elden bırakmamak gerekir. Fakat “bio‟ birçok sorun doğurmaktadır. Öncelikle net olarak “bio olmayan
ürünler‟den çok daha pahalıdır. Halk sınıflarından tüketicilerin büyük çoğunluğunu saf dışı bırakmaktadır.
Bir de eğer kimyevi gübre olmadan, veya bitkilerin gelişmeleriyle ilgili araştırmalar yapılmadan yetiştirmeciliğe
koyulsaydık randıman hızla çok aşağılara düşecekti. O halde eğer “bio‟ olanaklıysa, bu büyük çoğunluğun
bundan yararlanamaması koşuluyla olacaktır. Bu “Titatniğin‟ kurtarma yöntemidir : yani herkes için kurtulma
olmayacaktır. O halde sorun, sadece ödeme olanakları olan birkaç ayrıcalıklı için değil bütün halk kitlesinin
yararlanabileceği kaliteli bir tarıma sahip olmaktır.
|
|
Paranın kral olduğu bir dünyadan “Bio" ürünler sayesinde kaçıp kurtulduğunu hayal edenlere gelince, çok ağır bir
şekilde yanılmaktadırlar. Çünkü kapitalistler için bütün satılanlar satılmak için iyidir. Ve “bio" daha şimdiden
“gıda tarımcıları" tarafından ele geçirilmiştir. Carrefour, Auchan gibi bazı büyük süpermarketlerin raflarında iy
yerlerde kendini göstermektedir. Ve eğer “bio"nun başarısı belirli bir kesim içinde onaylanırsa bu tip yerlerin
sayısı çoğalacaktır.
|
|
Çünkü aslında toplumumuzun karşılaştığı temel sorun şu veya bu tekniklerin değerinin değil, sosyal organizasyonun
kendisinin, yani herhangibir tekniğin ve ekonominin kimin hizmetinde olduğunun bilinmesidir.
|
|
LU’nun (Bisküvi üreticisi) bazı fabrikalarının kapatılması açık bir şekilde gıda tarımcılarının ekonominin
bütün diğer dalları gibi üreticinin hizmetinde olmadığını gösteriyor. Aynı zamanda tüketicilerin de hizmetinde
değildir. Sadece hisse senetleri sahiplerininin çıkarlarına hizmet etmektedir.
|
|
Ve çağımızda belirleyici olan hedef, şimdi yapılanların aksine, insanlığın tümünün gereksinimlerinin giderilmesini
amaçlayan bir ekonominin varolduğu bir toplumun inşa edilmesidir.
|
|
(1) 1 livre = ½ kilo
|
|
(1) Listerioz : İnsan ve hayvanlarda bir bakterinin neden olduğu enfeksiyon.
|
|
(2) Dioksin : Fenol klorundan elde edilen çok zehirli bir madde.
|
|
|