|
Ekonominin "küreselleşmesi”, "globalleşmesi", sınırların sermaye dolaşımına ve aynı ölçüde ürünlere de
açılması ve de farklı ülke ekonomilerinin daha çok iç içe geçmesi daha istikrarlı bir dünya düzenine yol açmıyor.
Her ne kadar Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla dünyada iki kutupluluk bitmese de gerginlik, sıcak çatışmalar veya
arada bir alevlenen çatışmalar devam ediyor. Bir gerginlik giderilmişe benzerken hemen ardından bir yenisi ortaya
çıkıyor. Soğuk savaş döneminden miras kalan en eski gerginliklerden biri olan iki Kore arasındaki düşmanlık ABD'nin
öncülüğünde giderilme sürecine girdiği bir ortamda ABD'nin en sadık dostlarından biri olan Pakistan islamcı
çatışmaların yuvası haline dönüşme tehlikesi taşıyor.
|
|
Yoksulluğa itilmiş ve ezilen halkların rahatsızlıkları sürekli bir şekilde emperyalist dünya düzenini tehdit ediyor ve
çoğu zaman bu rahatsızlıklar kendi aralarında rakip olan veya olmayan emperyalist güçlerin oyunları sonucu daha da
büyüyor. Halkların bilimsel, teknik ve çevre sorunlarını özel mülkiyet, kâr sistemi ve onun yol açtığı rekabet
temelinde olan bu düzen içinde veya gelecekte çözebilme olanaklarının imkansızılığı, şimdiye kadar bu günkü
seviyeye ulaşmamıştı. Çünkü bu sorunlar ancak birlikte çözülebilir. Emperyalist "küreselleşme" yerküresini
birleştirmedi. Yaptığı tek şey, farklı büyük kapitalist gurupların kendi aralarındaki mücadeleyi bağlı oldukları
emperyalist ülke devletini de kullanarak bütün dünyaya yaymış olmalarıdır. Devlet desteği olmadığı hallerde
Üçüncü Dünya Ülkelerinde var olan veya var olmasına yardımcı oldukları etnik, aşiret veya dinci silahlı
çapulcuları kullanıyorlar.
|
|
Emperyalist hakimiyet altında olan yerküresinin birleşmesi en kötu şekillerde oluyor: Mali çalkantılar anında dünyaya
yayılıyor veya bazı kalkınmış ülkelerin mali piyasalarında gıda ürünleriyle ilgili spekülasyon onlarca milyon
insanın daha açlıktan ölmesiyle sonuçlanıyor.
|
|
Emperyalist "küreselleşmenin" devletleri birbirlerine daha çok yakınlaştırmadığının en somut örneği eski Sovyetler
Birliği bloğunun dağılma sürecinde gerileyip 1996’da en alt seviyede olmasına rağmen askeri harcamaların yeniden
hızlanıp 2005'te Soğuk Savaş dönemi sonrasındaki seviyeye çıkmasıdır. Askeri harcamalar büyük bir hızla devam
ediyor. ABD'nin askeri harcamaları 1996'da 318 milyar dolar iken 2005'te 478 milyar dolara fırladı. Ve böylece 9 yıl
içinde yüzde 50'lik bir artış gösterdi.
|
|
Tabii ki bu gidişatın başını ABD çekse de, bu durum diğer büyük ülkelerde de aynı şekilde gelişiyor.
|
|
Silah üretimindeki yarış, gerileyen meta üretimi ortamında payını daha da arttırıyor ve aynı zamanda uluslararası bir
çok gerginliğin yansıması olup, sermaye sınıfı için ekonomik bir zorunluluktur. Siyasi yöneticiler liberal ekonominin
gereği vaazları verip, ekonomide devletin müdahalesine karşıymışlar gibi davranıyorlar. Ama aslında bazı sanayi
kollarında devletin mali desteği olmazsa kapitalist ekonomi varlığını sürdüremez.
|
|
Dünya ticaretinin en önemli bölümünü silah ticareti oluşturuyor. ABD'den sonra en önemli silah tüccarı ülke
Fransa'dır. Promosyonlu silah ticareti yapan eski Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortaya çıkan ülkelere, ki bu
ülkeler eski dönemden kalan silahların kelepir satışını yapıyor, bir de Çin'i eklemek gerekir.
|
|
Silah pazarı büyük güçlerin kıran kırana rekabet ettiği bir alan ve herkes bu uluslararası pazarda kendi şirketlerini
destekliyor. Örneğin ABD, Northrop Grumman, General Dynamics, Lockheed Martini ve Fransa ise Dassault veya Lagardere
guruplarını destekliyor. Tabii ki Fransa bunu şöyle veya böyle başarılı bir şekilde sürdürebiliyor: Örneğin Paris
ile iyi ilişkileri olan Fas bile, Dassault'un pazarlama müdürü gibi davranan Sarkozy'nin tüm ısrarlarına rağmen
Locltheed Martin'in ürettiği F-l6'ları tercih edip son nesil Raffales savaş uçaklarına rağbet göstermedi. Ama Dassualt
için Fransız devleti bir velinimet gibi. Çünkü hem Raffales'in üretiminde önemli mali destek sağladı hem de temel
müşteri olarak, ki şu ana kadar tek müşteridir, görevini yerine getiriyor. Fransız devletinin eğitim veya hastaneler
için parası yok ama Dassault için her zaman parası vardır.
|
|
Silahlanma yarışının siyasi gerekçesi, özellikle de ABD'nin gerekçesi terörizme karşı mücadele. Bu iddia ABD
yöneticilerinin Irak'ı işgal etmek için ileri sürdükleri, Saddam Hüseyin'in kitle imha silahlarına sahip olduğu
bahanesinden daha abes.
|
|
Örneğin nükleer füzelerin havada imha edilmesi yani anti füze savunma sistemi ve bunları terörizme karşı mücadelede
kullanma iddiası ile Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne üs kurma girişimlerini buna bağlamak ABD yöneticilerinin sınırsız
hayasızlığını gerektirir.
|
|
Basın, çoğu zaman Putin Rusyası'nın petrol ve gaz fiyatlarındaki önemli artışlardan yararlanıp devlet gelirlerini çok
önemli boyutlarda arttırdığını ve bu nedenle Yeltsin dönemine göre çok daha saldırgan olduğuna vurgu yapıyor. Ama
olayları bu şekilde yansıtmak çarpıtmadır. Çünkü ABD'nin sistemli bir şekilde eski Halk Demokrasileri ve de eski
Sovyetler Birliği sınırları içinde oluşan bir sürü devlette askeri üsler kurduğundan söz bile edilmiyor. Eski 14
Sovyet Cumhuriyeti'nin yarısında ya ABD üsleri mevcut ya da oluşum sürecinde. Buna ek olarak güç dengesinin farklı
olduğu dönemde zamanın Sovyetler Birliği ile ABD arasında silahlanmaya sınır getiren anlaşmalar ve sonra bunların ABD
tarafindan kabul edilmemesi (silahlanma yarışına sınır getiren START veya anti balistik füzelerle ilgili ABM
anlaşmaları) gösterilebilir. Pasifistlerin ve diğer silahsızlanma savunucularının hoşlarına gitmese de bu gibi
anlaşmalar güç dengeleri değiştiği anda yırtırlıp çöpe atılır.
|
|
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yerküresinin süper güç sıfatı ABD'nin elinde kaldı ve bu sıfatla da
uluslararası düzenin jandarmasıdır. ABD bu görevi üstlendiğinden bu yana altı yıl geçti ve bu süre içinde her ne
kadar istediği gibi askeri müdahale yapma imkanı olsa da, yaptığı her müdahale başarısızlıkla sonuçlandı.
|
|
ABD'nin dünyanın farklı yerlerinde doğrudan veya dolaylı, kendisi veya diğer ülkelerin askeri güçleriyle, açıkça
veya gizli servisleriyle yaptığı veya yapmayı planladığı müdahalelerin listesi saymakla bitmez. En önemlilerini
hatırlatmakla yetineceğiz.
|
|
Irak
|
|
Tabii ki en büyük fiyasko Irak örneğinde yaşandı. ABD ordusu Saddam Hüseyin'i kolayca yenebildi ama Bağdat'ta başa
getirdikleri yeni rejimi istikrarlı kılamadıkları gibi -ileri sürülen ‘demokratikleşme” ise, bu o kadar kaba bir
propaganda ki trajik bir komedidir- yol açtıkları iç savaşı dengeleyemiyor ve onu sadece araç olarak kullanmaya
çalışıyorlar.
|
|
"Büyük Amerikan demokrasisinin" hakimiyeti altında olan Irak, düşman milis orduları arasındaki çatışma, etnik veya
dini savaşlarla parçalanmış bir çehre oluşturuyor. Bu ülke Ortadoğu'nun en yüksek seviyede olanıydı. ABD'nin teşvik
ve yardımlarıyla İran'a karşı yapılan savaş ve 1991'de ABD'nin yaptığı askeri müdahale, ardından uygulanan ekonomik
ambargo ve en son ABD bombardımanları Irak'ı viran etti. İnsani örgütlerin tahminlerine göre, çoğunluğunu sivillerin
oluşturduğu 650 bin lraklı öldürüldü. Şimdi halkın yarısı uluslararası kuruluşların gıda yardımıyla hayatta
kalabiliyor; sağlık sistemi yok edildi, halkın üçte ikisinin konutlarında su yok, elektrik imkanı belirsiz ve elektrik
üretimi savaş öncesinin çok altında.
|
|
Irak'ta kitlelerin ödediği bedel, ABD yöneticilerinin hiç umurunda değil. Ama ABD kamuoyunun ABD ordusundaki insan
kayıplarının artmasından ve savaşın maliyetinin çok yükselmesinden dolayı artık tepki göstermeye başlaması, ABD
yöneticileri için sorun olmaya başladı. Ordunun moralinin de bozulması onlar için daha büyük bir sorun. Başlangıçta,
saldırganların risk almadan gökyüzünden Irak şehirlerinin bombalandığı "güzel ve tatlı" savaş dönemi bitti, yerine
kanlı çatışmaların, intihar saldırılarının yapıldığı bir dönem yaşanıyor ve bu savaş, artık Vietnam savaşı
kadar süreceğe benziyor.
|
|
Bu savaşın uzaması nedeniyle ordudan 1 milyon asker ve Ulusal Muhafizlar'dan 400 bin kişi farklı sürelerle Irak'taki
savaşa katıldı. Irak'tan geri dönenler, yeniden oraya dönmek niyetinde değil. Genelkurmay yeni asker bulmakta zorlanıyor.
Irak'taki görev süresi 12'den 15 aya çıkarıldı. Ordu yeni "gönüllüler" bulabilmek için gittikçe daha çok para
öneriyor veya göçmenlere "vatandaşlık" vaatlerinde bulunuyor. Ordu bunlara ek olarak özel "taşeron" şirketlere, askeri
operasyonlar için de dahil, daha çok başvuruyor. Bu askerlerin sayısı 30 ile 50 bin arasında, yani ordu güçlerinin
üçte birine yakın bir sayı oluşturuyorlar.
|
|
Bush yönetimi, şimdi mecliste çoğunluğa sahip Demokrat Parti'nin de desteğiyle Irak savaşına giden bütçe harcamasını
sürekli arttırıp daha da bataklığa saplanıyor.
|
|
ABD emperyalizminin siyasi ve askeri yöneticileri, bir çelişki ile cambazlık yapmak zorunda. ABD ordusunun varlığı
istikrar getireceğine tam aksi etkiyi yapıyor. Ama aynı zamanda bu haliyle Irak'ı terk edip geriye bir kaos bırakamaz.
|
|
Irak hem petrol zenginliği hem de stratejik konumu nedeniyle ABD için çok önemli. Irak çok önemli miktarda petrole sahip
Ortadoğu için önemli ama aynı zamanda bu bölge barut fıçısı gibi.
|
|
Büyük bir ihtimalle ABD'nin Irak'tan geri çekilmesi Vietnam'dan geri çekilmesinden çok daha zor: Çünkü bu iki ülke
aynı ölçüde öneme sahip değil.
|
|
Emperyalist güçlerin genellikle uyguladığı gibi ABD de bir ülkeye hakim olabilmek için dini ve etnik bölücülüğü
kullanıyor. Ülkede bir istikrar ortamı yaratmak için ulusal bir ordu ve polis oluşturmaktan aciz olan ABD, din, aşiret ve
etnik temellere dayanan milis güçleri kullanmaya çalışıyor. Kürt çoğunluğun olduğu ülkenin kuzeyinde bu konuda bir
deneyim yaşadılar. Ama bu strateji aşagı yukarı etnik ve dini temellere dayanan bölgelerin oluşmasını içeriyor.
|
|
ABD toplumlar arası çatışmaları kullanırken bunları daha da vahimleştiriyor. Her ne kadar bu kavram tamamen denk
düşmese de ABD "etnik temizliği" desteklemekte ve hatta bunlara yardımcı olmaktadır. Bu ise fiilen Irak'ın
parçalanmasının önünu açıyor. Ama bu stratejinin uygulanabilmesi Irak'taki iç savaşa doğrudan veya dolaylı olarak
katılan ve muhtemel sonuçlardan etkilenebilecek, başta Türkiye ve İran olmak üzere komşu ülkelerin de onayını
gerektiriyor.
|
|
Türkiye ve İran ile ilişkiler
|
|
Tabii Türkiye, ABD'nin bir müttefiki ve ona bağlı. Ama buna rağmen Türkiye, Kuzey Irak'ta Türkiye'deki Kürtler için bir
çekim merkezi ve Türkiye kökenli silahlı milliyetçi Kürtler için bir sınır
|
|
ötesi üs görevini görecek bir Kürt devletine şiddetle karşı. Türk ordusunun son zamanlarda, ABD'nin bölgedeki en
onemli müttefiki olan Irak'ın Kürt bölgelerine karşı yaptığı askeri operasyonlar, Türkiye ile Kuzey Irak'taki ABD
destekli oluşum arasında bir savaşa yol açabilir.
|
|
Iran ile nükleer silah bahanesiyle şu anda yaşanan gerginliklerin arkasında İran ile uzlaşma manevraları da yatıyor
olabilir. Şah dönemindeki İran, ABD'nin bölgedeki siyasetinin temel direklerinden birini oluşturuyordu.
|
|
İran burjuvazisinin çıkarları şu andaki ekonomik ambargonun kaldırılmasıdır. İran burjuvazisinin dayatmaları sonucu
Batılı güçlerle yeniden iyi ilişkilerin kurulması mümkün. Çünkü ilişkileri koparan ABD olmuştu. ABD'yi İran
konusunda rahatsız eden din değil. ABD, Suudi Arabistan ile gayet iyi anlaşıyor.
|
|
Afganistan’dan…
|
|
ABD, Fransa dahil müttefikleriyle Afganistan’daki durumu istikrara kavuşturamadı. Demokrat diye sunulan Karzai
hükümetinin etki alanı, Kabil sınırlarını aşmıyor. Ülkenin geri kalan kısımlarında savaş ağaları bulundukları
bölgelerde hakimiyetlerini sürdürüyor. Emperyalist güçlerin orduları Talibanları yok edemedikleri gibi, ülkeyi işgal
etmiş olmalarından dolayı, Talibanlar kendilerini vatanı savunanlar olarak göstererek sürekli bir gerilla savaşı
sürdürüyor. Ve bunun bir yan etkisi olarak da komşu Pakistan’da istikrarsızlık yaratılıyor.
|
|
… Haiti'ye
|
|
Amerikan ordusunun Şubat 2004'te yaptığı müdahale sivil barışı sağlamadı. Tam aksine bunu takip eden iki yıl boyunca
devrik başkan Aristide'nin ve cinayet çetelerinin silahlı güçleri eşi görülmemiş bir şiddet estirdi. Amerikan
ordusunun yerine gelen Birleşmiş Milletler askerleri de emperyalist düzeni korumakla görevli ve hiç bir zaman kitleleri
koruma hedefleri olmadı. Birleşmiş Milletler askeri güçleri, ülkeye zarar veren çapulcu askeri güçlere ek bir güç.
2006'daki seçimde Aristide'nin eski başbakanının başkan seçilmesiyle "Şimerlerin (Aristide yanlisi silahlı çeteler)"
faaliyetleri göreceli olarak azalmış olsa da Amerika kıtasının en yoksul ülkesi olan Haiti, yoksulluk batağına
saplanmaya devam ediyor.
|
|
Himayeci iki emperyalist güç olan ABD ve Fransa, askeri işgal için ülkede harcadıkları paranın bir kısmını bile
ülkenin altyapısını oluşturmak için kullanmayı söz konusu bile etmediler. Ve emekçileri sefalet ücretiyle
çalıştıran yerel veya diğer patronların üzerinde en küçük bir baskı yapmaya bile yanaşmadılar.
|
|
Eski Yugoslavya etrafında dönen dolaplar
|
|
Daha yakınımızda, bir barış dönemi yaşandığı söylenen Avrupa'da 1999'da NATO'nun Miloseviç'in Sırbıstanına
yaptığı askeri müdahale bölgeyi daha istikrarlı kılmadı.
|
|
Aradan on yıla yakın bir zaman geçmesine ragmen Kosova yine NATO ile Avrupa askeri güçlerinin işgali altında. Kosova'nın
uluslararası hukuki durumu, Arnavut çoğunluğun bağımsızlık istekleri ve teorik olarak bağlı olduğu Sırbıstan'ın
özerklik önerileri, konuyu Batılı ülkeler ile Rusya arasında bir bilek güreşine dönüştürdü. Kosova farklı mafya
güçleri hakimiyeti altında olup, çoğunluktaki Arnavutlar ile azınlıktaki Sırplar arasında gerginliğin devam etmesiyle
bir çıban başı olmaya devam ediyor.
|
|
Bosna-Hersek bağımsız bir devlet olarak tanınmış olsa da, farklı üç toplum olan Sırp-Hırvat ve Boşnaklar'ın kabul
gördüğü tek bir devlet aygıtı oluşturmayı henüz başaramadı.
|
|
Tito'nun Yugoslavyası bir diktatorlüktü, ama İkinci Dunya Savaşı'nda Nazi işgaline karşı etnik ve dini bölünmelerin
de ötesinde, Yugoslav milliyetçiliği temelinde verilen ortak bir mücadele sonucu birlikte yaşayıp küçük milliyetçi
sorunları zaman içerisinde çözme olanağı vermişti. Yugoslavya'nın dağılmasından ve emperyalist etki alanına
girmesinden sonra geçen yirmi yıl içerisinde eski Yugoslavya'nın zengin ve yoksul, farklı oluşumları arasındaki ekonomik
uçurum daha da arttı. Slovakya artık Avrupa Birliği'ne üye oldu ve Hırvatistan aday üyedir. Bu yoksulluk ortamında
ulusal veya dini farklılıklar ön plana çıkıyor. Buna bir de emperyalist güçler arasındaki rekabet ekleniyor ve yerel
çelişkiler daha da körükleniyor.
|
|
Fransız ordusu Fildişi Sahili'nde
|
|
Fransız emperyalizminin Fildişi Sahili'ne yaptığı askeri müdahale de kendi ölçeğinde bir fiyasko ile sonuçlandı.
Fransız hükümeti Ocak 2003'te Marcousis kentinde 2002 yılı askeri ayaklanmasından bu yana ülkede hakim olan iki düşman
kutba bölünmüşlüğe bir çözum getirmedi. En sonunda 4 Mart 2007'de iki taraf, Burkina hükümetinin aracılığıyla
Uadugu kentinde bir sözleşme yaparak Kuzey ile Güney arasındaki sıcak savaşa son verme kararı aldılar.
|
|
Mevcut başkan Bagbo ve ekonomik başkentin bulunduğu Abidjan'daki Güney hükümeti, başbakan olarak Kuzeyin isyancı siyasi
lideri Soro'yu atadı. Ama buna rağmen yine de ülkenin bölünmüş iki parçası yeniden birleşemedi. Ne Kuzeydeki silahlı
guruplar ne de Güneyde Bagbo'yu destekleyen silahlı güçler feshedildi. İki rakip gücün siyasi şefinin birleşmenin
yararlarına olduğu inancına varmaları yeterli değil. Devlet aygıtının fiili bölünmüşlüğünün de aşılması
gerekiyor. Örnegin Kuzeyde bayrak kaldıran yetkililerin terfileri ve bunun getirdiği ek kazanç, merkeze sadık kalan
yöneticiler tarafindan kabul edilecek mi? Oluşan bir çok yeni çıkar guruplarının devlet aygıtı içerisinde hazmedilmesi
hem siyasi bir irade hem de para gerektiriyor. Şu ana kadar yapılanlar, siyasi manevra ile sınırlı. Kuzeydeki askeri
şeflerin tümünün Soro'nun Bagbo ile uzlaşma girişimlerini destekleyeceği kesin değil.
|
|
Kararlaştırılmış cumhurbaşkanlığı seçimi 1 Kasım'da ikinci kez iptal edildi. Bu son durum ülkenin güneyindeki en
kazançlı ekonomik alanlara el atmış Fransız büyük sermayesinin çıkarlarına fazla darbe vurmuyor. Ne de ülkenin
bölünen iki kesimi arasında veya komşu ülkelerle olan her türlü kaçakçılık ve yasa dışı faaliyetlerden kazanç
sağlayan çeteleri fazla rahatsız ediyor. Ama kitlelerin büyük çoğunluğu için bir felaket. Kitleler için gittikçe
artan yoksulluğun yüküne ek olarak kırsal bölgelerde önemli ölçüde artan etnik linç olayları ve iki tarafın
askerlerinin haraca bağlamasından acı çekiyor.
|
|
Sözde "barış süreci" bu defa üniformalı haraççılar için yeni bir fırsat doğurdu. Uadugu Anlaşmalarına göre
cumhurbaşkanı seçimi hazırlıkları amacıyla kimlik kartı veya seçmen kartı olmayanlara ya da Kuzey kökenlilerin
seçimdeki etkisini azaltmak için -çünkü onlar Bagbo'ya karşı olup Alasana Uataray'ı destekliyorlardı- geçmişte
Fildişi Sahilli olmadıkları iddiasıyla seçmen kartı verilmeyenlere bu kimliklerin verilmesi için "panayır
toplantıları" düzenleniyor. Ama bu "panayır toplantıları" bir ilerleme göstermediği gibi bu toplantılara katılanların
güvenliğini sağlamak amacıyla görevlendirilen askerler tarafindan soyuluyorlar.
|
|
Afrika: Çürümekte olan devletler
|
|
Afrika'daki gelişmelerin en çarpıcı yönü bazı ülkelerdeki devlet aygıtının tamamen dağılma sürecine girmesidir.
Merkezi iktidarın neredeyse sözde kaldığı Somali örneği en çarpıcı olanı. Silahlı aşiret çetelerinin başkent
Mogadişu'daki bazı semtlerin denetimi için yaptıkları silahlı çatışmalar dahil, ülkenin farklı bölgeleri, savaş
ağalarının denetimine geçti ve bu "hakimiyet" bölgeleri çatışma sonucuna göre değişiyor. Ne Amerikan ordusunun
1993'te yaptığı silahlı müdahale ne de dolaylı olarak Etiyopya ordusuna yaptırılan silahlı müdahale bunu değiştirdi.
|
|
Bu durum Kongo (eski Zaire) gibi büyük ve en zengin ülkeler için de farklı değil. Şu da bir gerçektir ki, sömürgeci
bir mantıkla oluşturulan Zaire'nin toprak bütünlüğü hiç bir zaman uygulanmadı. Birkaç yıldan beri Kongo'ya bağlı ve
yüzolçümü İngiltere'nin yüzölçümünden daha büyük olan Kivu, merkezi devlet idaresi Kinşasa'nın denetimi dışına
çıktı. Kivu'da bölgelere göre farklı komşu hükümetlerin silahlandırdığı, hatta bazı yerlerde maden tröstlerinin
ve bazılarında ise, birkaç tarafın desteklediği silahlı çeteler çatışıyor. Bu yerel savaşlarda düşmanın moralini
bozmak amacıyla çocuk askerler, kadınlara karşı tüyler ürpertici müthiş barbarca yöntemler uygulanıyor.
|
|
Kongo'nun sözü edilen bu bölgelerinde bütün bir kuşak insan, silahlı çapulculardan kaçmak için bir göçmen kampından
diğerine göçerek yaşadı. Köylüler ekin bile ekemiyor, ekenler ise, ürün alamıyor ve bu nedenle de yabani ot ye
yaprakla karın doyurmaya çalışıyorlar. Diğer yandan ise, Kongo'daki maden zenginliğini tekellerinde bulunduran
uluslararası büyük tröstlerin kazançları dünya pazarındaki fiyat artışından dolayı yükseldiği için Kongo'nun
kağıt üzerindeki GSMH artıyor. Bu nedenle bazı uzmanlar Afrika'nın ekonomik yönden ilerlediğini iddia ediyor.
|
|
Afrika'da gittikçe artan sayıda insan evlerini terk etmek zorunda. Bu durum sadece Darfur ile sınırlı değil. Basın
rahatlıkla Darfur'dan söz ediyor. Çünkü Sudan hükümeti ve en büyük uluslararası destekçisi Çin olduğu için kolay
hedeftir. Ama bu göç olgusu gittikçe Çad'da ve Orta Afrika'da da büyüyor. Bu iki ülkede de Fransız ordusu var. Ancak
ordu güçleri olayları yatıştırmadığı gibi çıkarlarına göre farklı silahlı düşman güçleri kullanıyor. Sudan,
Çad ve Orta Afrika sınırlarının farklı taraflarında bulunan etnik guruplar nedeniyle bu oyunlar duruma göre degişiyor.
|
|
Afrika'da devletlerin çürüme aşamasına gelmeleri maden ve orman zenginliklerini talan eden kapitalist tröstler için bir
sorun değil, Çünkü, en güçlü savaş ağalarını satın alırlar. Ancak çürüme belirli bir ölçüde devletler ve
bölgedeki düzeni korumakla yükümlü emperyalist güçler için bir sorun.
|
|
Condalizze Rice "artık büyük tehlikeler devletlerin dış ilişkilerinden değil, iç ilişkilerinden geliyor" dedi ve bundan
böyle büyük güçlerin ulusal devlet aygıtlarının güçlenmesi için destekte bulunmaları gerektiğini belirtti. Bu,
etkisi olmayan bir dilekten ibaret. Nedeni kokuşmuş, yolsuzluk batağına saplanmış devlet aygıtlarını düzeltmenin çok
para gerektirmesi ve emperyalist güçlerin buna sadece can alıcı çıkarları söz konusu olduğunda hazır olması
(örneğin kokuşmuş bir rejimin askerlerinin maaşlarını ödemek kolay değil, ama ona silah satmak kolaydır) ve bunun
dışında para harcamak istememeleridir. Üstelik genellikle karşı güçlere mali destek sağlayan ve silahlandıran
emperyalist güçlerin kendisidir. Bunu, istemedikleri bir iktidarı zor durumda bırakmak için veya en basitinden rakiplerine
karşı durmak için yapıyorlar. Öneğin bu konuda ABD'nin, Afganistan'da, Taliban güçlerinin oluşundaki rolünün veya
Somali'de farklı güçlerin silahlanmasını nasıl gerçekleştirdiğini hatırlamak yeterli.
|
|
Filistin
|
|
İsrail ve Filistin konusuna gelince ne yazık ki ABD'nin diplomatik bazı girişimleri dışında herhangi yeni bir gelişme
yok. ABD, Ortadoğu'da kendisine en bağımlı ve sadık müttefiki İsrail'e tam destek vermeye deyam ediyor. ABD, İsrail'in
Filistin topraklarında yerleşim birimleri oluşturmasına karşı birkaç duyuruda bulunup müdahale etmiyor. Aynı şekilde
İsrail'in Hamas'ın denetimi altında olan Gazze'ye karşı uyguladığı baskı ve ambargo siyasetine ve de İsrail devletinin
Filistin halkının ulusal haklarını inkar etmesine göz yumuyor.
|
|
ABD, İsrail devletinin 2006'da Lübnan'da Hizbullah'a karşı yaptığı askeri harekatta kısmen yenilgiye uğraması sonucu
zayıflamasından endişe ediyor ve siyasi girişimlerinin çoğu da Mahmut Abbas'ı Hamas'a karşı yaptığı mücadelede
desteklemekle sınırlı.Geçen yıl içerisinde, Filistin devleti oluşumu yolunda mesafe katedilmediği gibi bir devlet
karikatürü olan Filistin özerk yönetimi şimdi iki parçaya bölündü. Filistinliler, İsrail devletinin baskılarına ek
olarak şimdi rakiplerini alt etmekle uğraşan karşı tarafın silahlı milislerin de gazabına uğruyor. Bütün bunlar daha
gerici bir gidişat temelinde oluyor: Artık gericilik Hamas'ın güçlenmesiyle snırlı değil, örneğin dini temellere
dayanmayan el Fetih de Ramallah kentinde bir "gelenek polisi" oluşturup Ramazan ayında herkesin dini geleneklere göre hareket
etmesini dayatıyor.
|
|
İsrail ve Filistin halkı birlikte yaşamak zorunda olmasına rağmen Amerikan emperyalizminin ve İsrail devletinin
baskıları bu yolun önünü hem maddi hem de ahlaki yönden tıkıyor.
|
|
Avrupa Birliği'nin hoş olmayan durumu
|
|
Avrupa Birliği kurumlarına gelince, başta Fransa olmak üzere Avrupa devlet başkanları, 2005 ilkbaharında Fransız ve
Hollandalı seçmenlerin reddettikleri Avrupa Anayasası oylama sonucunu ayaklar altına almakta hiç gecikmedi. Yaptıkları
iş, eski malzeme ile yeni malzeme üretmek. Bu amaçla "özgür ve çarpıtılmayan rekabet" gibi seçmenleri kızdıran metnin
bir bölümünü kesip attılar. Daha da önemlisi, bu defa aynı hatayı işlemeyip referandum yoluna başvurmadılar.
Ulusalcıları öfkelendirmemek için "anayasa" yerine "anlaşma" kelimesi kullanıldı. "Avrupa Dışışleri Bakanlığı"
yerine, basitçe "Birliğin Dışışleri ve Güvenliği Yüksek Temsilcisi" yazıldı!
|
|
Bu ikiyüzlü davranış dışında basitleştirilmiş anlaşma diye sunulan aslında reddedilen anayasadır. Siyasi
yoneticilerin esas dürtüsü 27 üye devletin ortak kurumlarını, belirleyici kapitalist devletlerin konumlarına dokunmadan
veya veto haklarını incitmeden nasıl çalışabilecekleri. Çünkü bir çok küreselleşme karşıtının veya Goşistlerin
anlattıklarının tam aksine burjuva siyasi yöneticilerin sorunu "anayasanın mermerine" kâr yarışı ve rekabeti "kazımak"
değil. Kapitalizmin yasalarını dayatmak için anayasaya ihtiyacı yok. Üstelik bir metne birkaç paragraf sıkıştırmak
veya bazılarını değiştirmekle Avrupa Birliği, halkların Avrupa'sına dönüşmez.
|
|
Avrupa kurumlarının çalışmasını sağlamak amacıyla, anlaşma 19 Ekim 2007'deki Lizbon zirvesinde 27 devlet veya
hükümet başkanı tarafından kabul edildi. Fransa'ya gelince, Aralık ayında meclis bu konuyu oylayacak. Böylece yeni bir
referandum yapılmayacak. Gerekçe olarak seçmenlerin çoğunun Sarkozy'i seçtiği ve böylece de her söylediğini,
yaptığını kabul edilmiş sayıyor.
|
|
Bakanlar ve basın yorumcuları kurumsal çıkmazdan "yakışıklı" bir şekilde çıkıldığından dolayı kendi kendilerini
kutladı ve Avrupa'nın inşasına yeniden başlandığı için -bir yeniden daha olmuş oluyor- memnuniyetlerini belirttiler.
Ama Avrupa Birliği'nin geleceği metinler üzerinde yapılan hokkabazlıklara değil, gerçek ekonomik gidişata bağlıdır.
Çünkü ekonominin kötüye gitmesiyle farklı Avrupa ülkeleri arasındaki rekabet ve çelişki ön palana çıkabilir.
|
|
Uluslararası rekabette ABD ve Japonya'nın karşısında yok olmaktan kurtulmaya çalışan farklı Avrupalı güçler, uzun
çabalar ve karşılıklı tavizlerle Birlik'i oluşturan devletler arasında bir denge sağlamış olsalar da çelişkiler ve
farklı çıkarları temsil eden tröstler arasındaki yarışmaya son veremediler. Rekabet, farklı çıkar ve pazarlık bu
defa Avrupa kurumları seviyesinde de devam ediyor.
|
|
EADS ile ilgili, ki bu ender Avrupa şirketlerinden biridir, Alman ve Fransız çıkarları arasında zirvedeki son kavga,
alttan alta yürütülen mücadeleyle ilgili perdeyi biraz araladı. Airbus ile ilgili çekişme, A 380 tipi uçağın piyasaya
çıkma tarihinde gecikmeye yol açtı. Oysa EADS'ye bağlı bir şirket olan Airbus, Amerikan Boing ile rekabet halinde. Bir
başka Avrupa projesi olan uydu ile yol bulma sistemi olan Galileo ise farklı ulusal çıkar çatışmaları nedeniyle belki
tamamen baltalanacak. Halbuki Galileo sistemi bir düzine Avrupalı kapitalist gruba ortaklık kurup Amerikan GPS sisteminin
hakimiyetine son verme olanağı veriyor: Galileo sistemi, örneğin Fransız Alcatel veya Thales gibi büyük şirketlere
tahminen 350 milyon avroluk bir pazar getirecek ve uzayda yaklaşık 30 uydu olacak, böylece de bir ağ olanağı sunacak. Ama
ulusal şirketler ve farklı rakip şirketlerin birbirine olan güvensizliği nedeniyle bu ana kadar sadece deneme mahiyetindeki
uydu yörüngeye fırlatıldı ve gecikmeler o kadar arttı ki, Amerikan GPS çok daha etkin yeni bir sistem oluşturup Galileo
projesini tamamen etkisiz hale getirilebilir.
|
|
Ortak para birimi olan avro da bir sorun yumağı. Para üzerine yapılan spekülasyon nedeniyle avro dolara göre değer
kazanıyor: Fransa ve İtalya ihracatlarının tehlikeye girdiği çığlıklarını atarak Avrupa Merkez Bankası'ndan gerekeni
yapıp avronun değerini düşürmesini istiyor. Almanya ise ihracat sistemi farklı olduğu için gayet memnun ve değerli avro
taraftarı.
|
|
Eski Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Baltık Devletleri'nden veya bazı eski Halk
Demokrasileri'nden oluşan Avrupa Birliği'nin yoksul kesimine gelince, bu kesimin söz hakkı bile yok. Doğu Avrupa'nın en
kalabalık ülkesi olan Polonya uzun zaman Avrupa Anayasası'na karşı çıktı. Ardından Anayasa'nın kopyası gündeme
gelince ona da karşı çıktı, en nihayet teslim bayrağını çekti.
|
|
Batı Avrupalı büyük sanayi ve mali gruplarının arka bahçesi olan Doğu Avrupa genel olarak sadece ekonomik açıdan
değil aynı zamanda siyasi açıdan da bu konumunu korumak zorunda.
|
|
Avrupa Birliği üyeleri dahil, Avrupa ülkelerinin siyasi gidişatı, gerici fikirlerin ilerlemesinin sadece ekonomik ve
kültürel bakımdan geri kalmış ülkelerle sınırlı kalmadığını gösteriyor. Muhakkak ki Polonyadaki ikiz Kaczynski
kardeşlerin gerici partisi, Donald Tusk'un partisi karşısında yenildi ama iktidara yeni gelen bu parti, Avrupa Birliği
taraftarı olsa da siyasi açıdan en az rakibi eski eski iktidar partisi kadar gerici. Bu parti de, ne gerici güçlü katolik
kilisesine karşı çıkmak, ne de kadınlara karşı olan çok gerici yasaları (kürtaj, boşanma yasağı gibi) kaldırmak
niyetinde. Şu da bir gerçektir ki Solidarnosc (Dayanışma) veya eski Stalinist çevrelerden gelen ve Sol diye nitelendirilen
partiler, iktidara geldiklerinde kısa bir zaman içinde özelleştirmeleri gerçekleştirip, vahşi kapitalizmi körüklediler,
kiliseye yağ çekip milliyetçi duyguları beslediler ve böylece sağ ve aşırı sağın zeminini hazırladılar.
|
|
Macaristan’da da şu anda iktidarda olan Sosyalist Parti. Eski Stalinist partiden gelen bu partinin yöneticilerinin yüz
kızartıcı bir şekilde servet edinmeleriyle kitlelere karşı uyguladığı kemer sıkma siyaseti, emekçilerin sahip olduğu
sosyal hakları yok ederek aşırı sağa zemin hazırlıyor. Öyle ki, silahlı aşırı sağcı guruplar polisin de izniyle,
başkentte gövde gösterisi yapıyor.
|
|
Ama bu gelişmeler aynı zamanda eski emperyalist, demokratik Avrupa ülkelerinde de görülüyor. İsviçre'de Christoph
Blocher'in (Fransa'daki Le Pen gibi aşırı sağcı politikacı) partisinin büyümesiyle veya Belçika'da da ayrılıkçı
demagojinin gelişmesiyle ortaya çıkıyor.
|
|
Rusya: Putin'in hesapları
|
|
Rusya'da bu yıl en önemli siyasi olgu Putin'nin iktidarda kalabilmek için yaptığı manevralar. Çünkü Anayasa'ya göre
Putin üçüncü kez devlet başkanlığı seçimine katılamaz.
|
|
Putin Anayasa'yı değiştirmek yerine Aralık 2007'deki genel seçimde, partisinin başkanı olarak seçime katılmayı tercih
etti. Yapılan tahminlere göre Putin'in Partisi seçimleri kazanacak. Böylece Putin başbakan olup yerine başka birini
bırakacak. Gelecek seçimde yeniden devlet başkanı seçilebilecek veya hatta bunu da beklemeden yerine bıraktığı kişiyi
istifa ettirerek yeniden devlet başkanı olabilecek.
|
|
Putin'e bu oyunlarını başarıyla sürdürme olanağını sağlayan petrol ve gaz fiyatlarındaki artışın Rus devletine
getirdiği ek kazançtır. Putin, Rus devletinin çözülmesini bir derece durdurup Rusya'nın uluslararası siyaset alanında
yeniden etkin hale gelmesini sağladı.
|
|
Tabii ki partinin yaptığı bu hesaplar ters gidip yerine başkan yaptığı kişi oyun bozanlık yapabilir. Ancak Putin'in
ihtirası, bir kişinin engel olabileceği bir adamın ihtirası değil. Putin 8 yıl boyunca iktidardaki bürokrasinin
temsilcisi olarak, devlet kurumlarının önemli bir kısmını ele geçirdi özellikle de geniş alanlara yayılan bu ülkedeki
kitleleri etkiledi, bazı ulusal kanallar olmak üzere medyayı avucunun içine aldı.
|
|
Diğer yandan ise daha önce iktidarda olan Yeltsin, önemli sanayi ve maden kuruluşlarını özel sektöre peşkeş
çekmişti. Putin ve çevresi, Gazprom gibi stratejik öneme sahip şirketlerin denetimini yeniden ele geçirip bunları hem iç
hem de uluslararası alanda bir siyaset aracı olarak kullanıyor.
|
|
Latin Amerika
|
|
1998'den özellikle de Venezuella'da Hugo Chavez'in seçilmesinden bu yana, Kasım 2005 ile Aralık 2006 arasındaki dönemde 11
Latin Amerika ülkesinin çoğunda seçimleri kendisine sol ya da ilerici diyen liderler kazandı. Böylece kimi devletin
başına gelirken kimi de yeniden seçildi. Brezilya'da Lula, Arjantin'de Kirchner, Şili'de Bachelet, Ekvator'da Correa,
Bolivya'da Morales, ve Nikaragua'da Ortega iktidara geldi.
|
|
İktidarda olan sol yöneticilerin en eskilerinden biri olan Lula örneğinde olduğu gibi, Latin Amerika solu da iktidara
gelince Batı Avrupa solundan hiç bir farkı olmadığını gösterdi. Brezilya'daki yoksulların ümitleri ve hayallariyle
seçilen Lula, kendisinden önceki siyasetçiler gibi yerel ve uluslararası büyük sermayenin isteklerini yerine getirdi.
|
|
Sözü edilen bu liderler arasında Morales, Correa ve özellikle de Chavez, Avrupa devrimci hareketinin önemli bir
bölümünde büyük bir mit oluşturuyor. Bunlar genellikle Kastro'ya hayran olup 1970'li yılların sonlarında Nikaragua'daki
Sandinist rejiminin hayranlarıdır. Hugo Chavez'in ABD karşıtı nutukları, ekonomik milliyetçiliği, Kastro ile olan
dostluğu, petrol ve petrol gelirlerini kullanarak yoksul Latin Amerika ülkelerine yaptığı yardım, ülkedeki yoksullar
için yaptıkları, bu sözü edilen kişilerin çok hoşuna gidiyor.
|
|
Her ne kadar Morales, Chavez veya Correa ülkelerindeki kitlelerin tartışılmaz bir şekilde desteğine sahip olsalar da, bu
ülkelerdeki işçi sınıflarının siyasi çıkarlarını temsil etmekle uzaktan yakından ilgileri yok. Komünist
perspektifleri de yok. Zaten böyle bir iddiaları da bulunmuyor. Chavez'in ateşli savunucusu olduğu "Bolivya Devrimi" devrime
değil, daha çok Peronculuğa benziyor.
|
|
Şunu belitmekte de yarar var ki, Kastro işçi sınıfı anlamında devrimci olmasa da, yönetmeyi ve örgütlemeyi
başarabildiği bir köylü kitlesinin ayaklanması sonucu iktidarı ele geçirdi. Bu ayaklanma Kastro'ya ülke içinde geniş
bir destek sağladı. Öyle ki, buna dayanarak Amerikan emperyalizminin baskı ve hatta askeri saldırılarına karşı
koyabildi ve ülke içindeki önemli değişiklikleri gerçekleştirdi. Ne Chavez, ne Morales ne de Correra'nın böyle bir
konumu var.
|
|
Amerika emperyalizminin ve Venezuella büyük burjuvazisinin Chavez'i yüreklerinde taşımadıkları açık. Bu nedenle, bu
konuda devrimci komünistler Chavez'in yanında yer alır ama ona sahip olmadığı siyasi bir niteliği atfetmek zorunda
değiller. Bu konu sadece bir kelime oyunu değildir. Chavez veya Morales'in ne olduğu ve neyi temsil ettiklerini iyi
algılamak gerekir. Onları olduklarından farklı göstermek birşey değiştirmez, ama komünizmi savunduğunu iddia eden
militanlar için bu çok şey değiştirir.
|
|
Son altmış yılın tarihinde bazı yoksul ülkelerde emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmayı ve ülkelerini ulusal ekonomik
temellerde kalkındırmayı hedefleyen hareketlerin gelişip iktidarı ele geçirdiklerini gördük. Bunlar arasında en
önemlisi Çin'deki Mao hareketi oldu.Tabii ki Mao rejimi Çin'i feodal olgulardan önemli ölçüde kurtardı ve
sınırlarını kapatıp güvenlik duvarları örerek emperyalist tröstlerin ülkeye girmelerini engelleyerek belirli oranda
sanayileşmeyi başardı.
|
|
Ama Çin bütün olanaklarına, büyük boyutlarına, nüfusuna ve kaynaklarının çokluğu ve çeşitliliğine rağmen en
sonunda emperyalist dünya ekonomik düzenine katılmakla kalmayıp, önemli bir parçası oldu.
|
|
Mao rejimi bugün silik kopyalarından farklı olarak çok keskin radikal bir söyleme sahipti. Uzun bir dönem ABD
emperyalizmine kafa tuttu ve tüm bunlara rağmen emperyalist egemenliğe karşı bayrak açmadığı gibi bugün Çin de
kitlelere karşı emperyalist hakimiyetin bir aracı haline geldi. Büyük köylü kitleleri geri bıraktırılmış kırlarda.
Kentlere göç edenler ise, kentlerde yoksulluk içinde kıvranıyor. İşçi sınıfına ise, Avrupa'da 19'uncu yüzyılda
Sanayi Devrimi döneminde yaşananlar yaşatılıyor. Bütün bunları ise, kısa bir sürede servet edinmek isteyen ipini
koparmış bir burjuvazi yapıyor.
|
|
1960 ve 1970'li yıllarda Mao'nun peşinden gidenlere gelince, ya yok oldular, ya da mevcut dünya düzenine katıldılar.
Kurmuş oldukları rejimlerden Kuzey Kore, Vietnam ve Küba'da olduğu gibi geriye artık yok olma sürecine giren ufak tefek
izler kaldı. Halbuki bu sözü edilen yıllarda bu rejimlerin liderleri anti-emperyalist olduklarını haykırıyorlardı!
|
|
Gerçek emperyalist karşıtı olanlar kapitalist düzenin yok olmasını amaçlar ve bunu tarihi açıdan tek bir toplumsal
güç, işçi sınıfı yapabilir. Emperyalist hakimiyet, yani ekonominin ve toplumun kapitalist temeller üzerinde kurulmuş
olması, sadece insanlığın bilinçli ve mantıklı bir şekilde kaderini tayin etmesine engel olmakla kalmıyor, aynı
zamanda fikirler, kültür en basitinden insani davranışlar açısından, güçlü bir geriletici faktör olarak işlev
görüyor. Barbarlığa doğru bir geriye gidişe tanık olunuyor. Gerici ve dinci fikirlerin yayılması, milliyetçiliğin
aşiretçiliğin gelişmesi ve genel olarak da sosyal çözülme, çağa aykırı olduğu kadar adaletsiz de olan bir ekonomik
düzenin eskimiş niteliklerinin ifadesi. Bu toplumsal yozlaşmanın en vahim yönü ise, tek ilerici sınıf olan işçi
sınıfına da bulaşmaya başlamasıdır.
|
|
İşçi sınıfı sayısal açıdan ve toplumda oluşturduğu güç açısından Birinci Dünya Savaşı sonunda emperyalist
düzeni gerçekten tehlikeye atmasından bu yana gücünü yitirmedi. Çin'de milyonlarca köylünün işçileşmesi bunun
delillerinden biridir. Ancak siyasi sınıf bilinci, işçi olmakla kendiliğinden oluşmuyor. Bunun için sınıf içinde
siyasi faaliyetler ve işçi sınıfının siyasi hayata müdahalesi gerekli.
|
|
Devrimci komünizm ekseninde oluşacak siyasi güçlerin gelişiminin önce hangi ülkede ve nasıl gelişeceğini tahmin etmek
olanaksız. Ama kesin olark şunu söyleyebiliriz: Kapitalizmi ortadan kaldıracak ve bunda temel çıkarı olan işçi
sınıfının bu siyasi bilince erişmesi, mutlak bir gerekliliktir.
|
|
|