|
Bu broşür, Fransa’da Troçkist bir parti olan Lutte Ouvriere’in Exposés Du Cercle Léon Trotsky isimli broşür dizisinin
125 numaralı Aux Origines, lointaines et proches, de la révolte des peuple arabes isimli broşürünün çevirisidir. (Sınıf
Mücadelesi, Aralık 2011)
|
|
Giriş
|
|
Arap ülkelerinde bir isyan dalgası esiyor. Bu dalga, eğitimli ve işsiz bir genç olan Muhammed Buazizi’nin seyyar
satıcılık yaparken polis tarafından tartaklanmasının ardından kendini yakmasıyla başladı. Buazizi, umutsuzluğunu tüm
topluma haykırmasıyla Tunus’un Sidi Bouzid şehrinde yaşayanların öfkesini harekete geçirdi ve isyan, kısa sürede,
geçmişte çok sayıda tutuklamaya, işkenceye sebep olan ve tüm toplumun nefretini toplamış rejimin tümüne yayıldı.
Böylece isyan, yılların getirdiği korkuyu ve boyun eğmeyi üstünden atarak Tunus’ta harekete geçti. İsyan dalgası,
Arap halklarında farklı derecelerde eserek, Tunus’taki Ben Ali ve Mısır’daki Mübarek gibi, hiç yıkılmayacakmış
gibi görünen diktatörleri önünde sürükledi.
|
|
Bugün bu halklar, bu çürümüş rejimlerde adaletsizlik, işsizlik, geleceksizlik gibi aynı kaderi paylaşıyorlar. Muhammed
Buazizi Tunusluydu ama Mısırlı, Cezayirli ya da Lübnanlı da olabildi. Evet, Arap halkları on yıllardır maruz
kaldıkları hor görülmenin, sömürgeci baskının ve onları az gelişmiş bırakan emperyalist devletlerin desteğiyle
ayakta kalan zalim diktatörlüklere başkaldırdı. Bu ülkeleri kışlık tatil yeri olarak kullanan Batılı güçler, bugün
utanmadan, diktatörlük rejimlerinin karşısında olduklarını açıklıyorlar.
|
|
Fransız bakanların Noel tatilleri için Tunus’u, Mısır’ı, Libya’yı tercih etmesi gibi. Aylık Fransız dergisi Le
Monde Diplomatique’e göre; 2005 ile 2010 yılları arasında, Fransız bakanları Fas’ta 400’den fazla yeri tatil
amacıyla ziyaret ettiler. Öyleyse Akdeniz’in karşı sahillerindeki tüm diktatörler Batılı politikacıların
arkadaşlarıdır denebilir. Onların tümü aynı dünyaya aitler ve çocukları aynı okullara gidiyor. Söylenenlere göre
Kaddafi’nin oğlu ile İngiltere kralının mirasçısı Prens William dünyanın en iyi arkadaşıymış.
|
|
Ulusal sınırların sadece halkları birbirinden ayırdığı bir dünyadayız. Arap halkları, tarih boyunca acı deneyimler
yaşadılar. Yoksul Arap kitleleri, yüzyıllar boyunca, emperyalist güçler tarafından yaratılan ayrımların ve maruz
kaldıkları toplumsal, ulusal baskıların karşısında durdu.
|
|
Güncel olaylar çok da uzak olmayan bu geçmişi, bu açık yarayı tekrar gündeme getirdi. 1920’li ve 1930’lu yıllardaki
birçok işgalden ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arap halklarının sömürülen sınıfları, toplumsal ve sömürgeci
güçlere karşı isyan etti. İsyanlar, her seferinde, bir ülkeden diğerine yayılarak karşılıklı etki yarattı.
|
|
Bu broşürde anlatılan olaylar, 19. yüzyılın sonundan başlayan tarihi içermektedir.
|
|
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü
|
|
Arap dünyası, Asya’dan Afrika’ya 13 milyon kilometre karelik bir alana (Fransa’nın 25 katı büyük) yayılıyor. Bu
alan yaklaşık olarak, 250 milyon insanın yaşadığı, 20 kadar ülkeyi kapsıyor ve Moritanya’dan başlayıp Mağrip
ülkeleri; Libya, Sudan, Dijibuti, Somali, Yakın Doğu’dan ve Suudi Arabistan’ın, Yemen’in ve Birleşik Arap
Emirlikleri’nin bulunduğu tüm Arap yarımadasını kapsayarak batıda Irak’a kadar gidiyor. Bu devletlerin her birinin
kendi tarihleri ve kendilerine has özellikleri var. Arapça bölgede en çok konuşulan dil. Başta Berberilerin konuştuğu
diğer diller de Kuzey Afrika’da çok sayıda insanın konuştuğu diller arasında.
|
|
Bu bölgedeki halklar, Ortaçağ’dan bu yana, Halifeliğin koruyuculuğu altında dini ve etnik farklılıklara rağmen yeni
bir din olan İslam’a ve ortak bir dil olan Arapçaya dayanan yaygın bir kültürel birliğe sahipti. Bu uçsuz bucaksız
coğrafyada, insanlık tarihinde önemli rol oynayan, bilimin, felsefenin ve tekniğin gelişmesine önemli katkıların
yapıldığı Mısır, Mezopotamya gibi özgün medeniyetler gelişti.
|
|
Kaynağını Antik Yunan medeniyetinden alan bu medeniyet, Avrupa’da Ortaçağ’ın ortaya çıkmasına katkıda bulundu.
|
|
Fas dışındaki Arap sınırları, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altındaydı. Her vilayet,
İstanbul’da yaşayan Sultan’a bağlıyken kendi içinde bağımsız bir yapıya sahipti. Bölgede yaşayan insanların,
fikirlerin, ürünlerin bir yerden bir başka yere geçmesine engel oluşturacak hiçbir engel, sınır yoktu. Örneğin,
Cezayir’den Kahire’ye veya Bağdat’a hiçbir sınır ile karşılaşmadan gidilebiliyordu.
|
|
18. yüzyılın ortalarına kadar Avrupalı devletler ve Osmanlı İmparatorluğu benzer gelişme aşamasındaydı. Ancak, 18.
yüzyılın sonunda Avrupa’da kapitalizmin, feodalizmin kalıntıları üzerinden yükselmesiyle burjuvazi, Avrupa’da hakim
sınıf oldu. Aynı süre içinde Osmanlı İmparatorluğu aynı gelişmeyi gösteremedi ve Avrupa’ya göre daha az toplumsal
dönüşüm geçiren Osmanlı burjuvazisi de bu gelişimi yapabilecek güce sahip değildi.
|
|
Tunus’un ve Cezayir’in kaybedilmesi
|
|
Zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu, Avrupalı güçlerin müdahalesi ile baş etmek zorunda kaldı. Fransa Kralı, 1830’dan
itibaren, Cezayir Valisi’ni püskürterek ülkeyi işgal etti, yağmaladı. Cezayir sömürgeleştirildi ve 130 yıl boyunca
da sömürge olarak kaldı.
|
|
Fransa ve İtalya defalarca Tunus’a göz dikti. Tunus Beyi, Fransız bankaları ile bir borç sözleşmesi yaptı. Ardından
ikinci ve üçüncü sözleşme geldi. Bunu da çok kısa bir süre sonra iflas izledi. Tunus, 1872 yılında, mali yönden
İtalya’nın, Fransa’nın ve İngiltere’nin denetimi altına girdi ve bu ülkelerin sermayeleri, Tunus’un fosfat
madenlerini işletmeye başladı. On yıl sonra ise Fransız ordusu ülkeye çıkarma yaparak tüm ülkenin yönetimini ele
geçirdi. Böylece Fransa, 1914’den önce, iki Mağrip ülkesini Osmanlı’nın elinden kapmış oldu. Fransa, aynı zamanda,
bu iki ülkenin hemen yakınındaki Fas ve Mısır’a göz dikmişti.
|
|
Mısır: Milli kalkınma girişimleri
|
|
Mısır’ın yöneticisi Mehmet Ali, 1840 yılında Mısır Valisi oldu. Mehmet Ali, Mısır’ı modern ve bağımsız bir
devlet yapmak istiyordu. Orduyu yeniden düzenledi ve devlet matbaasını kurdu. Ülke topraklarını, büyük toprak
sahiplerinin çıkarına olacak biçimde yeniden düzenledi. Bazı yerlerde devlet, şeker ve pamuk üretilmesi için baskı
yaptı ve buna uygun olarak da elde edilen ürünlerin ticaretini sağlamış oldu. Silah ve tekstil sektörlerinde
Mısır’ın sanayileştirilmesine başlandı. Telgraf, posta, demiryolu yapılarak ülke modern çağa sokuluyordu.
|
|
Hint Okyanusunu, Kızıl Deniz üzerinden Akdeniz’e bağlayan Süveyş Kanalı’nın açılması modernleşme çabalarını
taçlandırıyor ve şüphesiz Mısır’ı, Avrupa seviyesine çıkarmayı umut ediyordu. Ancak Mısır, Avrupalı sermayelerin
akınına uğrayarak, Avrupa bankalarının bağımlılığı altına girdi.
|
|
Mısır’a aktarılan yabancı paranın %61’ini devlet borçları oluşturuyordu. Bu borçların da %60’ı Fransa’yaydı.
|
|
Fransa, kanal inşa etme projesini başlattı. Kanal kazılarının beşte dördü angarya olarak gerçekleştirildi. Ek olarak
İngiltere’nin ve Fransa’nın burada elde ettiği kâr, tüm vergilerden muaftı ve serbestçe ülke dışına
çıkarabilirlerdi.
|
|
Fransız ve İngiliz bankalarına aşırı borçlanmanın sonucunda Mısır, 1876’da, iflas ettiğini ve bundan sonra
Avrupalı güçlerin koruyuculuğu altında olacağını açıkladı. Bu, “sömürgecilik” adı kullanılmadan yapılan
sömürgecilikti.
|
|
İngiltere, ülkenin maliyesini doğrudan denetim altında tutuyordu. Bir İngiliz maliye bakanı, bir Fransız da Kamu İşleri
bakanı oldu. Mısır, köylülerin kanıyla, teriyle yaptırdığı Süveyş Kanalı’nın hisse senetlerini, İngilizlere
satmak zorunda kaldı ve kanalın işletilmesinden kazanç elde etmedi.
|
|
İlk milli duygular
|
|
Mısır, Avrupa’nın büyük askeri okullarına genç Arap subaylarını göndermişti. Bu subaylar, orada yeni fikirlerle
tanıştı.
|
|
Bu genç Mısırlı subaylar, 1879 yılında, Avrupa kökenli subaylardan yana olan ayrımcılığa karşı isyan ettiler. Albay
Urabi önderliğindeki isyan, çok kısa bir sürede yayıldı. Paris ve Londra, isyanı bastırmak için İskenderiye
yakınlarına donanma gönderdi. İngiliz donanması, kanalın bulunduğu İsmail bölgesine çıkarma yaptı ve
Mısırlıların konumlandığı yeri bombaladı.
|
|
Köylüler, Urabi’ye yardımcı oldu ve bundan da tefecilere ve kendilerine baskı yapan büyük toprak sahiplerine saldırmak
için yararlandılar. Yoksul Arap semtleri de isyana katıldı. Ateşli silahlara karşı taşlarla, sopalarla, bıçaklarla
kendilerini savundular. Ancak isyan, ordu tarafından bastırıldı.
|
|
Arap dünyasını bir ucundan diğer ucuna etkileyecek bir olay ileride sıkça tekrarlanacaktı. Bölgenin yerli halklarının
başına bela açacak olan bu olay, toprağın ağzına kadar petrolle dolu olduğunun keşfedilmesiydi. Arap halklarının
konumu, Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgedeki her bir eyaletinde değişikti. Avrupalı güçler, Osmanlı’ya karşı
mücadele eden Arap halklarına, o zamana dek güçlü bir biçimde sahip olmadıkları bir duyguyu, milli bilinç duygusu
verdi. Arap halklarını, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinden kurtaran bu duygu, ilk olarak bölgeye özel bir önem
veren İngilizler olmak üzere Avrupalıların engeliyle karşılaştı.
|
|
İngiltere, Hindistan’a ulaşabilmek için, karayollarının ve Aden ve Omruz boğazları gibi, boğazların denetim altına
alınmasını, hayati bir öneme sahip olarak görüyordu.
|
|
Stratejik öneminden başka, Pers (bugünkü İran) ve Irak’ta da petrol bulunması, bölgeyi denetim altına almak isteyen
İngiltere’nin hırsını on kat artırdı. İngiltere, Körfez bölgesine sınırları olan Birleşik Arap Emirlikleri ile
anlaşmalar imzaladı ve Kuveyt sınırı gibi, daha öncesinde olmayan sınırlar yarattı ve bölgeyi denetim altına aldı.
|
|
İngilizler, 1909’dan bu yana, Pers’teki petrolü kontrol ediyordu. Engin büyüklükteki Mezopotamya’da zengin petrol
yataklarının bulunmasıyla emperyalist devletlerin aç gözlülüğü ve rekabeti iyice kızıştı.
|
|
Emperyalistlerin rekabeti ve Birinci Dünya Savaşı
|
|
Emperyalistler arasındaki bu rekabet, demiryollarının yapımında da görüldü. İngilizler, Türkiye’nin demiryolu
ağının bir bölümünü elinde bulundururken Fransızlar, Beyrut-Şam demiryolu hattını elinde tutuyordu. Almanya ise
Berlin-Bağdat arasına bir demiryolu hattı inşa etmek için imtiyaz elde etti.
|
|
Dünyanın paylaşılması için yapılan rekabet iyice kızışmıştı. Emperyalist güçler arasındaki rekabet, ekonomik
alandan çıkarak silahlı çatışmaya dönüşüyordu.
|
|
1914 yılında, Birinci Dünya Savaşı patladı. Osmanlı Devleti’nin yöneticileri Almanya’nın saflarına katıldı.
|
|
İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Arapların milli duygularını körükledi.
|
|
İngiltere, Mekke Şerifi Prens Hüseyin’e tüm Arap sınırlarının ve tüm Arapların içinde yer alacağı bir Arap
Krallığı kurulacağına dair söz verdi. İngilizler, Arapların milli duygularını kendi çıkarları için kullandı ve
Fransızların askeri desteği ile birlikte 5 Mayıs 1916’da isyan başladı.
|
|
İşte, “Arabistanlı Lawrence” filmiyle ölümsüzleştirilen İngiliz subay Thomas Edward Lawrence’ın söyledikleri:
“Tümüyle aptal değildik. Eğer savaşı kazansaydık Araplara verilen sözlerin tutulmayacağını biliyordum. Eğer
dürüst bir danışman olsaydım hayatlarını riske atmamak için onları evlerine gönderirdim. Ancak Arapların milli
duyguları, doğu savaşını kazanmak için benim en iyi silahımdı. Onlara İngiltere’nin sözünü tutacağının
garantisini verdim. Yaptıklarımdan gurur duymak yerine, sürekli ve acı bir utanç duyuyordum.”
|
|
Gerçekte, Arap halkları, İngilizlerin arkadaşlığının ve dürüstlüğünün bedelinin ne olduğunu ve hiçbir
arkadaşlığın emperyalistlerin çıkarlarına karşı koyamayacağını öğreneceklerdi.
|
|
İngiliz-Fransız rekabeti
|
|
Almanya’ya karşı olan savaş, Fransızlara ve İngilizlere birbirlerine karşı olan rekabeti unutturmuyordu. Ortadoğu,
özellikle de Arap sınırları pazarlık konusuydu. Ancak bu pazarlıklarda Arap halklarının isteklerinin, iradelerinin
hiçbir önemi yoktu!
|
|
Arap birlikleri, Suriye’yi, Arap sınırları ile birleştirme umuduyla Suriye’nin kuzeyine ulaştığında, Fransa,
İngiltere ve Rusya kendi aralarında Sykes-Picos anlaşmasını gizlice imzalıyordu. Bu anlaşmada, daha önce sözü verilen
Birleşik Arap Krallığı yoktu.
|
|
Fransa, 2 bin yıldan fazla bir süredir Lübnan’ın dağlarında yaşayan Hıristiyan topluluklarını koruma adı altında,
Suriye’yi talep ediyordu.
|
|
Sykes-Picot anlaşması, Bağdat ve Basra bölgesindeki “kızıl bölge”yi İngiltere’ye, Suriye’deki “mavi
bölge”yi Fransa’ya veriyordu. Kırmızı ve mavi renkleri tercih edilmişti. Çünkü bu renkler, harita üzerinde
sınırları belirlerken kullandıkları kalemin renkleriydi. Böylece sınırlar tamamen paramparça edildi.
|
|
Osmanlı İmparatorluğu, emperyalizmin bu ortak saldırısına ve Arap isyanına karşı koyamadı. Arap orduları, 30 Eylül
1918’de Şam’a ulaştı. Ertesi gün, İngiliz birlikleri başkente girdi ve Mekke şerifi Kral Hüseyin’i tahta
çıkardı. Ancak krallık fazla sürmedi.
|
|
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra
|
|
Lenin’in “haramiler yuvası” olarak isimlendirdiği Birleşmiş Milletlerin atası olan Uluslar Cemiyeti, bu konuda aksi
yönde karar verdi.
|
|
Uluslar Cemiyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun eski eyaletleri için manda sistemini kabul etti. Avrupa’nın ilerlemiş
ulusları, siyasi olgunluğa ve bağımsızlığa doğru giden yolda, daha az ilerlemiş daha az itibarlı devletler için
rehber sayılıyordu. Emperyalist haramilere göre, Arap halkları kendi kendilerini yönetme kabiliyetine sahip değildi!
|
|
Uluslar Cemiyeti, Suriye ve Libya’yı Fransa’ya verdi. İngiltere, Mısır’ı himayesi altına aldığını doğruladı ve
bugün İsrail, Filistin, Ürdün ve Irak’ın içinde bulunduğu sınırları da aldı. Fransa, Musul’dan elini çekmek
zorunda kaldı. Çünkü İngilizler, Musul’daki petrolün ellerinden kaçıp gitmesine izin vermedi. Buna karşılık olarak
Fransa’ya, Musul Petrol şirketinin Alman hisse senetleri verildi.
|
|
Çizilen yeni sınırlar, bundan böyle Arap halklarını bölecekti. Irak, Suriye, Libya ve Ürdün gibi ülkeler, 1918’den
önce yoktu. Osmanlı İmparatorluğu’nda Bağdat, Halep, Şam, Basra gibi eyaletler birleşikti. Örneğin Suriye ile Irak
arasında sınır yoktu. Bu bölünme, ekonomik ve toplumsal dolaşımın düzenini bozdu. Akdeniz’e doğal bir çıkışı
olan Şam, Beyrut’tan ayrıldı. Bölgenin karayollarının en eski birleşme noktalarından biri olan Halep’in, Anadolu ile
bağları kesildi.
|
|
Tüm bu anlaşmalar, halkların sırtından yapıldı. Engin Birleşik Arap Devleti, burjuva sınırları içinde olsa bile,
inkar edilemez bir ilerleme olacaktı. Bölgedeki zenginliklerin peşinde olan emperyalizmin işin içine bulaşmasıyla böyle
bir devletin yaşaması her ne pahasına olursa olsun engellendi. İngilizler ve Fransızlar, dini ve etnik çıkarları,
sistemli ve ikiyüzlü bir biçimde pohpohlayarak bölünmeyi öne çıkarttı. Bu parçalanma, tüm Arap halkları için bir
bölünme sebebi ve onların bağımsızlığına, özgürlüğüne engel oldu.
|
|
Ancak halklar, savaş bittiğinde, henüz son sözünü söylememişti.
|
|
Rus Devrimi
|
|
Lenin’in ifadesiyle “savaşlar, tarihin dinamosudur.”
|
|
Geri kalmış Rus Çarlığı’nda 1917 Ekim’inde başlayan devrimci dalga, Avrupa’ya yelken açıyordu. Ekim Devrimi tüm
dünyayı sarsmıştı. Tarihte ilk kez, harekete geçen yoksul kitlelerin, işçilerin, köylülerin iradesine dayanan bir
işçi hükümeti iktidarı ele geçirdi. Sovyet iktidarı tüm gizli anlaşmaları açıkladı. Daha öncesinde Çar’ın
baskı altında tuttuğu tüm uluslara bağımsızlık hakkı tanıdı.
|
|
Emperyalistler tarafından kuşatılan devrimci Rusya, çetin bir mücadele vererek dayandı. Sonuç olarak emperyalistler geri
çekilmek zorunda kaldı. Bolşevikler, devrimin Avrupa devletlerine de yayılmasını umut ediyorlardı. Bolşevikler aynı
zamanda, yaşanan iç savaşa rağmen, işçilerin uluslararası birliğinin kurmak için de çaba gösterdi.
|
|
Devrimci Rusya, varlıklıların nefretini uyandırdıysa da işçiler ve emperyalizmin baskı altında tuttuğu,
sömürgelerdeki yoksul kitleler arasında büyük bir umudun ortaya çıkmasını sağladı.
|
|
Ulusal duyguları hangi güç ifade edebilirdi? Tam savaş sonrası dönemde, Arap sınırları milli ve sosyal gösterilere
sahne oldu.
|
|
Arap halklarının isyanları, Avrupalıların, büyük toprak sahiplerinin ve onları sömüren patronların yaptığı milli
ve sosyal baskıların ürünüydü. Bu isyan duygularını, hangi sınıfsal güç ifade edebilecekti?
|
|
Bölgedeki hakim sınıflar da aynı milli baskının altındaydı. Arap subaylar, yabancıların komutası altında olmak,
onlar tarafından yönetilmek istemiyordu. Ancak Arap yöneticiler sınıfı, köylülerin ve işçilerin sömürülmesine
hızla eşlik edip bundan kazanç elde etti. Yöneticiler sınıfı basitçe, tüm gücü ellerinde tutabilmek için
yabancıların kovulmasını istiyordu.
|
|
Bu durum, yoksul kitlelerin milliyetçiliği ile burjuvazinin milliyetçiliğinin arasında farklar bulunduğu anlamına
geliyor.
|
|
Bu dönemde, yoksul kitleler, kendilerini toplumsal alanda tekrar tekrar hissettiriyorlardı.
|
|
Onlara hangi siyasi seçenek sunuluyordu?
|
|
Yoksul kitleler, Avrupalılara karşı savaş ve birlik adı altında, burjuvazinin arkasında savaşmalı mıydı? Veya kendi
bayrakları altında, kendi sınıf çıkarları altında mı savaşmalıydılar?
|
|
Bu soru, her mücadele döneminde ortaya kondu: 1920’li yıllarda, 1930’lu yıllarda ve İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra, dünyayı sarsan sömürge isyanları sırasında.
|
|
Komünist Enternasyonal, ulusal kurtuluş mücadelesine büyük önem veriyordu.
|
|
Lenin, sömürgelerdeki komünist militanlar için bir siyaset belirledi. İşçi sınıfı, sömürgelerde yeni yeni doğuyordu
ve azınlıktaydı ama geleceği temsil ediyordu. Bolşevik yöneticiler için, Lenin ve Troçki için, sömürgelerdeki
komünist partiler, sömürgecilere karşı mücadelede ve gerektiğinde de devrimci burjuva partilerine karşı mücadelede
sivrilmeliydi. Ancak komünistlerin kendi bayraklarını dikmek, kendi programlarını ortaya koymak ve işçi sınıfının
siyasi bağımsızlığını korumak şartıyla.
|
|
Komünist Enternasyonal’in 1920’li yıllardaki militan sayısı, henüz böyle bir siyaseti yürütmek için yeterli
değildi.
|
|
Yeterli büyüklükte olsun veya olmasın, komünist gruplar, savaş yıllarında olgunlaştı. Komünist fikirler, Arap
ülkelerine ulaşmak için bazen dolaylı yollardan ilerledi. Örneğin Yafo’da, Filistin Komünist Partisi’ni oluşturanlar
Polonya, Ukrayna ve Rus kökenli Yahudi militanlardı. Mısır’da, İskenderiye’de, ilk komünist grubun 25 sempatizanı
vardı: İki Arap, üç Yahudi, bir İtalyan ve çoğunluğu Yunan.
|
|
Sayı olarak çok azdılar ama İngilizler ve Fransızlar, onları çok yakından takip ediyordu. Çünkü çok kısa bir
sürede güçlenebileceklerinin bilincindeydiler.
|
|
1919 yılında, Mısır’da İngilizler, bir müftüye Bolşevikler aleyhinde fetva verdirdi.
|
|
Fetvaya rağmen, bir araştırmacı şunları anlatıyor: “Rusya’daki ve Asya’daki Bolşeviklerin zafer haberi, Mısır
toplumunun ezilen tüm sınıflarında önemli bir sevinç yaratıyordu.”
|
|
Mısır’da 1919 yılında çıkan isyan
|
|
İsyan Mısır’da başladı. Savaş, ülkeyi dönüştürmüştü. Savaştaki ülkelerin isteklerine yanıt verebilmek için
Mısır sanayileşmiş, tekstil sektörü gelişmiş, şeker ve sigara üretimi artmıştı. Demiryolu işçilerinin sayısı,
dört katına ulaşmıştı. İşçi sınıfı çok kısa bir sürede oluşmuştu. İngilizler tahıl, pamuk, sürü hayvanı
ihtiyacı hissediyordu ve bunları zorla alıyorlardı. Ordu için insan talebi de vardı. 200 binden fazla insan orduya
gönderilmek için köylerinden zorla alındı. Bu insanların bir bölümü, İngiliz ordusuna katılarak Fransa’daki Somme
ve Flandres cephelerine kadar gönderildi. Ancak savaşın sonunda fabrikalar boşaltıldı, işsizlik patladı ve hoşnutsuzluk
yoksul kitlelere ulaştı. Mısır burjuvazisini temsil eden Wafd Partisi milletvekilleri, Avrupalıların himayesinden
kurtulmanın zamanının geldiğini düşünüyorlardı.
|
|
Bu milletvekilleri, İngilizlerin ve Fransızların açıklamaları ile cesaretlendirildi. Bu açıklamalarda şöyle deniyordu:
“Türkler tarafından bu kadar uzun süredir baskı altında tutulan halkların kesin ve nihai kurtuluşu desteklenmelidir”.
|
|
Mısırlı milletvekilleri, İngiliz ve Fransız duyurusuna dayanarak Paris’te yapılan barış konferansında bağımsızlık
davasını sürdürebilmek için bir karar aldılar. Liderleri Saad Zangloul derhal tutuklandı ve yaka paça sürgüne
gönderildi. Haber Kahire’ye ulaştığında, 1919 yılının başından sonuna kadar devam edecek genel isyan başladı.
Öğrencilerin, memurların, esnafın ve demiryolu işçilerinin yürüyüşleri, birkaç gün içinde ülkenin çoğu büyük
kentine ulaştı. Hareket, daha öncesinde kaderci, pasif olarak görünen kırlara da yayıldı.
|
|
Kitlelerin baskısının sonucunda İngilizler, mandaya son vermek zorunda kaldı ve Mısır, 1922 yılında göreli olarak
bağımsızlığa kavuşmuş oldu. Meşruti yönetimin başında Kral Faruk vardı ancak İngilizler yine de Dış İşleri ve
Savunma Bakanlığı’na sahipti. İngilizlerin geri adımı, farklı Arap bölgelerinde farklı aşamalarda isyanlara yol
açtı.
|
|
Şam’da isyan
|
|
Milliyetçi hareket, Şam’da, savaşla birlikte olgunlaşan yeni bir kuşak ile daha da zenginleşti. Bu kuşağın içinde,
Iraklı genç subayları, orta tabakadan çıkmış genç Suriyelileri sayabiliriz. Bunların tümü, emperyalizmin
müdahalesini reddediyordu. Onların siyasi programı, Arap milliyetçiliğiydi.
|
|
Libya’yı ve Filistin’i de içine alan bağımsız bir Suriye Federasyonu, 1919 yılında, bir Arap kongresinde kabul
edildi. Prens Faysal, bu yeni bağımsız krallığın başına geçecekti. Araplar, Fransız-İngiliz mandası olmayı
reddediyordu. Ancak Fransızlar, Suriye üzerindeki hakimiyetlerini kabul ettirmekte kararlıydı. Fransa, Suriye’ye 70 bin
asker gönderdi ve 24 Temmuz 1920’de Şam’ı bombaladı.
|
|
Sözü edilen o gün, Fransa, bu ülkeleri, nasıl bir bağımsızlığa götüreceğini göstermiş oldu.
|
|
Devamında Fransa, bölgeyi beşe böldü: Bağımsız bir Şam devleti, Halep hükümeti, özerk Alevi sınırları, Jebel
Dürzi özerkliği ve son olarak Büyük Libya Devleti.
|
|
Bu parçalanma, her şeyden önce, Fransa ile çıkar ilişkisi olan dini çevrelerin, özellikle de Hıristiyan Maronit
burjuvazinin işine geliyordu. Hıristiyanları destekleme seçeneği yeni değildi. Laik cumhuriyet, Suriye’de 50 bin
öğrencisi olan, 500 dini Fransız okulu açtı.
|
|
Bu bölge bir dinler mozaiğiydi: Yahudiler, Jacobite Hıristiyanlar (İngiltere Kralı 2. James yanlısı), Katolikler,
Ortodokslar ve Maronitler. Müslümanlar arasında da çeşitli İslami akımları sayabiliriz: Sünniler, Aleviler ve
Dürzîler. Tüm bu Arap nüfusu, yüzyıllar boyunca bir arada yaşamıştı ama Fransızlar ve İngilizler arasında bölünme
yarattı.
|
|
Fransızlar, Hıristiyanlara dayanmayı tercih etti. İngilizler ise Filistin’de Siyonizm kartına oynadı. Yahudiler için
bir yurt yaratılmasına olumlu yaklaşıyorlardı. Siyonistler ile Araplar arasındaki kaçınılmaz çatışmalar ise
İngilizlere hakem, yargıç rolünü veriyordu.
|
|
Irak’ta başkaldırı
|
|
İsyan, Yahudi, Hıristiyan, Kürt ve Şii gibi birçok azınlığın bir arada yaşadığı Irak’a sıçradı. Bu bölge,
İngilizlerin Hindistan’daki imparatorluğunu koruması için kale görevi görüyordu. Ayrıca yine bu bölge Uzak Doğu ile
birlikte, deniz ticareti için anahtar bir unsurdu.
|
|
Ayrıca Irak, petrol açısından da önemliydi. Irak’taki petrol bol, kaliteli ve işlenmesi de kolaydı. Bölgede
konuşlandırılan İngiliz güçlerinin sayısı, İngilizlerin bölgeye verdiği önemi yansıtıyordu. 90 binden fazla asker,
sınır bölgelerine dağıtıldı. Bu kadar çok asker, nüfusu sadece 3 milyon nüfuslu bir bölge içindi. Ancak bu rakam
bile, İngiliz boyunduruğunu kabul etmeyen Irak halkının başkaldırısını önleyemedi.
|
|
Komünist hareket, Irak’ta henüz oluşum aşamasındaydı. Komünist fikirler, birkaç kişi tarafından savunuluyordu.
Almanya’nın işçi meclisini savunduğu sıralarda, 1919’da, Berlin’de bulunan bir öğrenci bunlardan birisi idi. Piotr
Vassili isimli terzi, Gürcistan’da yaşamıştı. On yıllar boyunca Bağdat, Nasiriye gibi geçtiği her şehirde komünist
birimler oluşturdu. Rus devrimcileri, camilere varan başarılar elde etmişlerdi. Bolşeviklerin, İslam ile uyumlu olup
olmadığı ulema arasında tartışma konusu oldu. Bazıları Bakü’de, 1920 yılında, Komünist Enternasyonal tarafından
toplanan Doğu Halkları Kongresi’nde, Bolşeviklerle irtibata geçtiler.
|
|
Ancak Irak’taki isyanı cesaretlendiren Mısır’daki ve Suriye’deki isyanlar oldu.
|
|
Bir şeyh, devlete vergi vermeyi reddettiği için tutuklandığı sırada isyan, Orta Fırat’ta başladı. Bağdat’taki ve
diğer şehirlerdeki milliyetçi liderlerin birçoğu, 1920 Ağustos’unun ortasında, İngilizler tarafından hapse atıldı.
Ancak isyanın derinliği karşısında İngilizler, Irak’ı direk olarak yönetmekten vazgeçti. Onun yerine daha önce
Fransızlar tarafından Suriye’den kovulan ve bir İtalyan gölü kıyısına sürgüne gönderilen Emir Faysal’a
yaslanmayı tercih ettiler. Ona, Irak’ta, anayasal bir monarşinin kralı olması öneriliyordu ama elbette İngilizlerin
himayesi altında.
|
|
İngilizler, kendi çıkarları için hazırladıkları senaryonun, yerel halkın istekleri ile uyuştuğu görüntüsü vermeye
çabalıyorlardı. Emir Faysal, Mekke’ye gitti ve Irak’ın hatırı sayılır kişilerine telgraf gönderdi. Bu telgrafta,
Irak halkının hizmetinde olduğu yazıyordu.
|
|
11 Temmuz 1921’de, meşrutiyet ilan edildi. Bu, tıpkı Mısır’da olduğu gibi, özünde İngilizlerin çıkarlarını
gözeten, şeklen bağımsız bir monarşiydi. İngiltere, hem hava sahasını hem de devletin dış politikasını ve
maliyesini denetim altına tutmaya devam etti.
|
|
Yeni Irak iktidarı, kendi topraklarının %25’inin İngiliz işgali altında olmasını kabul edip giderlerini karşılamak
zorundaydı. Iraklı kitleler, 1920 isyanının kazançlarından mahrum edildi. Kral Faysal, Iraklı kitlelerin gözünde,
İngiltere’nin bir kuklasıydı.
|
|
Faysal, Suriye’yi elde edemedi ama bölücü emperyalizm, kardeşi Abdullah’tan yararlandı ve Ürdün’de ona özel,
ısmarlama bir krallık kurdu. Mekke’nin şefi olan babası Hüseyin, Suudi Krallığı’nı yitirdi. Gerçekte, İngilizler,
Arap yarımadasını baskı altında tutabilmek için bir emire karşı bir başka emire oynamıştı ve sonuç olarak İbn Seud
seçildi.
|
|
Bu durum ve yarımadanın kontrolü hedefiyle Arap kabileleri, Mekke’nin dini başkent olması nedeniyle, İbn Seud’un
arkasında bir araya geldiler. İbn Seud, İngilizler tarafından yapay olarak yaratılan tüm sınırları boyun eğerek kabul
etti. Kuveyt’in, Irak’tan ayrılması sonucunda, Irak’ın deniz yoluyla ulaşıma kesilmiş oldu. Kuveyt’in kesilip
alınmasıyla Irak’a, bir işe yaramayan, yalnızca 40 kilometrelik kıyı şeridi kaldı.
|
|
İbn Seud, kendini şüphesiz silah zoruyla kabul ettirdi ama bununla birlikte 200’e yakın kadın ile evlendi ve evlilik
yoluyla diğer kabileleri kendine bağlama siyasetini de uyguladı.
|
|
Ayrıca çocuklarının ve torunlarının krallığın bütçesini ağır yükümlük altına soktuğunu da söyleyebiliriz.
Prens hayatı sürmenin o kadar kolay olduğunu zannetmeyiniz. Genellikle ay sonunu getirmekte o kadar zorlanıyordu ki her ay
sonunda bir yerlerden para bulmak zorunda kalıyordu.
|
|
Körfez’in her yerinde petrol arayan İngiliz jeologlar, Bahreyn’in ve Arabistan’ın bir damla bile petrol içermediğine
karar verdiler.
|
|
Bu tabii ki İbn Seud’un işine gelmedi. Ancak 1932 yılında, bir Amerikalı jeolog, bölgede önemli miktarda ve kalitede
petrol olduğuna işaret etti. İbn Seud, topraklarının dörtte üçünü petrol şirketlerine açmaya karar verdi.
İngilizler, bölgede petrol yatağı olduğu gerçeğine şüpheli baktıkları için onlara verilecek payı küçümseyici bir
şekilde Hint parası Rupi ile ödemeyi önerdiler!
|
|
Engin petrol yataklarının varlığının bilincinde olan Amerikalılar, alanın işletilmesi hakkı karşılığında ödemeyi
altın olarak yapmayı önerdi ve kazandı. Amerika Birleşik Devletleri, Arap Yarımadası’na ayağını sağlam bastı ve
uzun bir süreden beri burayı terk etmedi.
|
|
Savaşın bilançosu
|
|
Arap toplumlarının paylaştığı milliyetçilik duygusu, savaşın hemen ardından çıkan isyanların temel etkeniydi. Ancak
isyana aktif olarak katılan ve mücadele eden işçi sınıfı, isyana önderlik etmeyi başaramadı.
|
|
Birleşmeyi isteyen Arap toplumlarına bu duyguları ulaştıran emperyalist haramiler oldu. Emperyalistler tarafından
uygulanan baskı Arap toplumları arasında güçlü bir milliyetçilik duygusu uyandırdı. Öyle ki Rif’deki Berberiler,
Libya’daki Dürziler, Kuzey Irak’taki Kürtler gibi Arap olmayan etnik gruplar bile kendilerini bu duygu ile
özdeşleştirdiler. 1920’li yılların ortalarında, Avrupalı güçlerin Arap ülkelerinde kalmalarını zorlaştıran her
türlü zorluk vardı. Fas’tan Irak’a kadar Avrupalı güçler, isyanın etkileri ile yüzleşiyordu.
|
|
Bu isyan, emperyalizme karşı çıkan herkesi besledi. Fas’ta, İspanyollar bir Berberi aşiretinin lideri olan
Abdülkerim’in başkaldırısı karşısında başarısızlığa uğradı. Bu aşiret Rif’de üç milyon nüfusu olan
bağımsız bir devlet kurmayı başardı. Bu, bir ucundan diğerine Arap dünyasında umut ve coşku uyandırdı. Bir Arap
halkının, Avrupalılar karşısında üstün gelmesi mümkündü. Fas isyanı, Fransız hükümetini korkuttu ve diğer
sömürgelere, Cezayir, Tunus hatta Suriye’ye sıçrayabileceğini sezdi. Rif savaşçıları, boyun eğmeyi reddeden bir
halkın tüm enerjisini harekete geçiriyordu.
|
|
Fransa ve İspanya, 75 bin kişiden oluşan Faslı isyancıları bastırmak için 500 bin kişiden oluşan bir askeri güç
göndermek ve ağır toplar kullanmak zorunda kaldı.
|
|
Abdülkerim ve orduları yenildi ama dünyanın en güçlü emperyalist güçlerinden birine şiddetle kafa tuttu ve her zaman
baskı altında tutulmuş Arap kitlelerinin kalbini kazanmıştı. Rif isyanı ezilmişti. Şimdi isyan etme sırası,
Suriye’deki Araplara gelmişti.
|
|
Mağrip’teki sömürgelerinde çok deneyim kazanmış Fransız birliklerinin ünlü bir gururu vardı: “Araplara baskı
konusunda kabiliyet.” Fransız birlikleri, işgal topraklarına, Suriye’ye girdiler. Daha öncesinde Osmanlı işgalini
reddeden Suriyeliler, kendilerini daha küstah bir işgalcinin karşısında buldu.
|
|
1923 yılında Mısır’dan sürülen bir militan, Fuat Şemal, Suriye’de ve Libya’da komünist partileri kurdu. Bir sigara
fabrikasında işçi olan Fuat Şemal, Beyrut’ta bir sendika kurdu. İki yıl içinde, matbaa, ayakkabı, lokanta, ulaşım ve
inşaat işçilerini sendika içinde örgütlemeyi başardı. On civarında yoldaşı ile birlikte Komünist Enternasyonal ile
bağlantı kurdu.
|
|
Rus hareketi içinde tanınan, Bolşeviklere yakınlığı ile bilinen Ermeni kökenli militanlar da onlara katıldı. Suriye ve
Libya kökenli komünist militanlar, aynı örgütte toplandı ve Lübnan’ı, Suriye’den ayıran yapay sınırları
kınadılar. Bu, esas itibariyle işçilerden oluşan bir partiydi. Bu genç parti, ilk yayınını 1925 yılında çıkardı.
Bu yayının beşinci sayısından sonra hem parti hem de gazete yasaklandı ve yazı kurulu hapse atıldı. Fransız ordusunun
baskısı ve sertliği, daha öncesinden Fransız güçleri tarafından pohpohlanan Dürzî ileri gelenlerini bile bezdirmişti.
|
|
1925 sonbaharında, Dürzi ileri gelenlerinden önemli bir heyet, Şam’daki üst düzey Fransız komiserleri protesto etmeye
karar verdi. Tümü tutuklandı ve sürgün edildi.
|
|
Bu, tüm Suriye’ye yayılacak olan Dürzi isyanının başlangıcı oldu. Fransızlar Şam’ı işgal etti ama isyan
yayılmaya devam etti ve Lübnan’a ulaştı. Beyrut’ta komünistler tarafından tertiplenen bir yürüyüş kanla
bastırıldı.
|
|
Baskı, isyanı kısa süreliğine de olsa durdurdu.
|
|
1929 yılında, dünyanın tanık olduğu en derin ekonomik kriz Wall Street’de, patlak verdi. Şok dalgası tüm dünyaya
yayıldı. Avrupa burjuvazisi, buna karşı koyabilmek, rakiplerinden korunabilmek için gümrük duvarlarını yükseltti ve
sömürgelerine daha fazla yüklendi. Aynı zamanda, kendi işçi sınıfını da dizginledi. Burjuvazi, sömürgeleştirdiği
ülkelerdeki sömürüyü arttırarak krizin faturasını, sömürgelerdeki emekçilere ödetti.
|
|
1930’lu yıllardaki kriz ve Arap dünyasındaki yeni tepki dalgası
|
|
Gerçekten, tüm dünyada işçi sınıfının yaşam koşulları aniden sert bir biçimde düştü. Kriz, Almanya’da
Nazizm’in zaferi ile birleşti ve işçi sınıfının sıçrayışına neden oldu: Fransa’da genel grev ve fabrika
işgalleri, İspanya’da işçi devrimi; burjuvazinin egemenliği sarsılıyordu.
|
|
Kriz, Arap dünyasında da yeni isyanları tetikledi. İsyan, Mağrip’ten Irak’a, Arap dünyasını etkiledi. İsyan, yoksul
kitlelerin yaşam standartlarının birdenbire düşüşünün ve sömürge karşıtı duyguların bir ürünüydü.
|
|
Arap kitlelerinin maruz kaldığı parçalanma, birlik isteğini ve baskıya karşı dayanışmanın gerekliliği fikrini
güçlendirdi.
|
|
Burjuva aydınlar tarafından “panarap” olarak ifade edilen bu duygu, Arap birliği yaratmak için, ulusal ve burjuva
temellerinde bir çözüm arıyordu. Aynı zamanda, bu burjuva aydınlar Fas’ın, Filistinli Arapların mücadelelerini ve
Cezayir’de Hacı Messali eylemlerini kendi gazetelerinde popüler hale getiriyorlardı.
|
|
1920’li yıllardaki isyan dalgası aynı zamanda, sömürülen kitleler arasında, ezilenlerin aynı toplumun bir parçası
olduğu duygusunu da güçlendirdi.
|
|
Yoksul Arap kitlelerinin 1936 yılındaki patlaması, siyaset sahnesinde etkisini gösterdi. İşçi sınıfı ilk grevlerini
gerçekleştirdi, hatta bazen Avrupa’daki işçi mücadelelerini bile geride bıraktı.
|
|
Fransa’daki Ulusal Cephe, uzun zamandan beri beklenen bağımsızlığı destekleyecek miydi? Ulusal Cephe, Fransız
sömürgelerindeki kitlelerin umudu olmuştu. Elbette bu umut hayal kırıklığına dönüştü. Ulusal Cephe’nin yönetimini
elinde bulunduran Sosyalist Parti’nin, Fransız burjuvazisinin çıkarlarına karşı gelmek gibi bir isteği yoktu.
|
|
Yoksul kitleler tarafından desteklenen Komünist Parti ise ne devrimciydi ne de enternasyonalist. Komünist Parti, Stalinist
bürokrasisinin hizmetindeki yumuşak başlı bir alet haline geldi. Stalin, Almanya’da Hitler’in iktidara gelişini tehdit
olarak gördü ve Almanya’ya karşı emperyalist ülkelerle ittifak yaptı.
|
|
Komünist partiler, faşizme karşı demokrasiyi koruma bahanesi altında kendi hükümetlerinin koruyucusuna dönüştüler.
|
|
Fransız Komünist Partisi, 1936 yılında Fransa’da, tüm ağırlığını koyarak burjuva düzenini kurtardı. Komünist
Parti işçilere “talepler kabul edildiğinde grevi bitirmek gerektiğini bilmek gerekiyor” diyordu. Cezayir Komünist
Partisi (üyelerinin çoğunluğu Avrupa kökenliydi) Cezayir’de: “Cezayir’in bağımsızlığını istemek hem
kışkırtmadır hem de uluslararası faşizmin ekmeğin yağ sürmektir” diye yazmaktan çekinmiyordu.
|
|
Ancak her şeye rağmen, isyan yine de patladı.
|
|
Tunus’ta, işçi isyanının yükselişi 1936’dan hemen önce başladı. Beşir Khraief, La Terre des Passions Brulées
isimli romanında, Gafsa yakınlarındaki Metlaoui köyünde, fosfat madenlerinde yaşanan sömürüyü anlatıyor. Bu roman,
ırkçılığı yeriyor, Avrupalıların yaptığı zulmü, kadınlara yapılan baskıyı ve aynı zamanda da işçilerin nasıl
bilinçlendiğini ve grevlerin nasıl başladığını anlatıyor.
|
|
Tunus’ta, 1936 yılında, bir grev dalgası ve milliyetçi gösteriler patladı. Hemen ardından, özellikle komünist
militanlara olmak üzere, baskı geldi.
|
|
Sendikalar, Matignon Anlaşması’nın Tunus’ta uygulanmasını istediler. Grevler, tüm inşaat sektörüne yayıldı.
Binlerce Fransız ve Tunuslu işçi omuz omuza mücadele ediyordu. 1936 Ağustosunda, mücadelenin azmi karşısında işçiler,
Matignon Anlaşması’nın uygulanması hakkını zorla kabul ettirdi. Bu, tüm Tunuslu işçiler için bir zaferdi.
|
|
Buna rağmen, hükümet, orada yaşayan sömürgecilerin ayrıcalıklarına dokunmadı. Fosfat ve inşaat işçilerinin hareketi
iki yıl boyunca devam etti. Harekete karşı yapılan baskı ise onlarca ölüme sebep oldu.
|
|
Toplumsal yangın, Fas’tan Irak, Cezayir, Mısır, Suriye ve Filistin’e kadar yayıldı.
|
|
Suriye’de 1936 yılında, 50 gün süren bir grev Fransız işçilerinin grevinden aylar önce başladı ve Şam’dan tüm
ülkeye yayıldı. Lübnan’da da destek gösterileri oldu. Halk Cephesi’nin yönettiği Fransız hükümeti, bağımsızlık
görüşmelerini başlatmaya mecbur kaldı ancak verilen sözler, kağıt üzerinde kaldı.
|
|
En patlayıcı gösteriler, şüphesiz Filistin’de oldu. İngiliz işgali, Filistin’de, tahammül edilemez hale gelmişti.
İngilizler tarafından desteklenen Siyonistler, büyük toprak sahibi Araplardan toprak satın alarak bu topraklarda çalışan
Filistinlileri topraklarından kovdu. Yahudi yerleşimlerinin artması beraberinde öfkeyi de getirdi. Tüm Filistinliler
harekete geçti. İşçiler, işi durdurdu, esnaf kepenk kapattı. Filistinliler silahlandı ve İngiliz ordusunun karşısına
çıktı. Grev 6 ay sürdü ve 200’den fazla işçi öldü, 800 işçi yaralandı. Takip eden üç yıl boyunca, köyler de
isyana katıldı.
|
|
Filistinlilerin isyanı tüm Arap bölgesinde sempati kazandı. Mısırlı, Suriyeli, Ürdünlü gençler, Filistinlilere
yardım etmek için Filistin’e akın etti. Bu gençler, hem İngilizlerle hem de Yahudi milislerle çarpıştı. İngilizler,
isyanı bastırabilmek için 30 bin asker getirmek zorunda kaldı. Ancak İngilizler amaçlarını elde ettiler: İngilizlerin
siyaseti Arapların milliyetçi duygularını güçlendirmekti ve bu siyaset, Araplarla Yahudiler arasında bir uçurum açarak
onları birbirine düşürmeyi başardı.
|
|
Filistin’de olduğu gibi Irak’ta da İngilizlere tepki vardı. İşçiler ve köylüler tarafından tehdit gören Kral
Faysal rejimi, İngilizlerin desteği ile ayaktaydı. Petrol ve demiryolu işçilerinin ücretleri sert bir biçimde
düşmüştü ve kitleler ciddi bir biçimde sürekli yoksullaşıyordu. Ayrıca, askerlik yoklaması ile ilgili bir yasa,
askere alınmayı zorunlu kılıyordu. Böyle bir külfeti onlara kimse hiçbir zaman dayatmamıştı.
|
|
Askeri takviyelerin gittikçe artmasına rağmen gösteriler yayıldı ve isyan güçlü bir biçimde hükümeti istifaya
zorladı. 1936 yılının sonunda, Faysal monarşisine düşman bir subay, askeri darbe örgütledi. Kral yerinde kaldı ama
ordu, hükümeti Halkın Partisi’nin ve grevler sırasında bir grup öğrenci tarafından kurulan milliyetçi partinin ortak
olacak şekilde yeniden biçimlendirdi. Hükümetin biçim olarak yenilenmesi, hareketi durdurmak yerine genişletti. 1937
Mart’ında, işçi grevleri, Bağdat’taki limanı felç etti ve bu grevler, ülkenin kuzeyindeki petrol yataklarının
bulunduğu alanlara da sıçradı.
|
|
Grevler, petrol kuyularına, pompa istasyonlarına, Kut barajına, Bağdat demiryolu atölyelerine, tekstil fabrikalarına ve
hatta bir askeri üsse kadar yayıldı. Tüm Irak’ta ülke çapında görülen ilk grevdi. İşçiler, hem çürümüş
monarşiye hem de sömürüye isyan ediyordu.
|
|
Limanlarda çalışan hamallar, gülünç bir maaş karşılığında günde 14 saat çalışıyorlardı. Çocuklar fabrikalarda
günde 10 saat çalışıyordu. Hareketin yayılışı ve gücü karşısında her türlü muhafazakar çevre, burjuvazi,
büyük toprak sahipleri ve ordunun başındakiler korktular. Bir zamanlar umudun taşıyıcısı olan ordu, hareketi sert bir
biçimde bastırdı.
|
|
İlk birimleri gizlice 1934 yılında kurulan genç komünist hareket, bu baskıyla büyük bir darbe aldı.
|
|
1930’lu yılların bilançosu
|
|
1930’lu yılların sonunda, Akdeniz’in her bir köşesinde, Avrupa’da ve Arap ülkelerinde işçi isyanları yenildi.
Ancak Arap kitleler, her bir mücadelenin birbirine bağlı olduğu ve baskı yapanlara; Avrupalı sömürgeci güçlere
karşı, çıkarlarının aynı olduğu bilincini kazanmış oldular.
|
|
1930’lu yıllardaki isyanlar, Arap kitleler arasında, tüm ezilenlerin aynı topluma ait olduğu duygusunu güçlendirdi.
|
|
Bu duygu, birinci öncelikli devrimci faktördü ama bu duygu, birbirine düşman iki toplumsal güç tarafından ifade
edilebilir: Baskı altındaki kitleler, isyanın önderliğini ele alabilirler veya ulusal burjuvazi kendi çıkarına uygun
biçimde yönlendirerek, bu duyguyu boğabilir.
|
|
Avrupa’da işçi örgütleri, Birinci Dünya Savaşı’na karşı çıkmayarak, işçi hareketine ihanet etmiş oldu. Avrupa
burjuvazisi, dünyayı paylaşabilmek için bir kez daha savaşa girişti.
|
|
Petrolü ve boğazlarıyla birlikte Ortadoğu, hiçbir zaman olmadığı kadar birincil öneme sahip stratejik bir bölge olmaya
devam ediyor.
|
|
İkinci Dünya Savaşı’nın sonrası
|
|
Dünya savaşının tanıkları, sömürge halklar, Fransızların 1940 bozgununu, Almanya’nın İngiltere’yi
bombalamasını bir tür memnuniyetle izledi.
|
|
İkinci Dünya Savaşı, büyük güçler arasındaki güç dengesini değişikliğe uğrattı. Savaşın asıl galipleri
Amerika Birleşik Devleti ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği oldu. Avrupa ülkelerinin zayıflaması, Arap halklarını
sömürge olmaktan kurtulup özgürlüğe kavuşması için cesaretlendirdi. Ancak yaşlı Avrupalı güçler, özellikle de
güçlerini yitirdiklerinden dolayı, sömürgelerine daha sıkı sarıldılar.
|
|
İkinci Dünya Savaşı, dünyanın yöneticilerini kaygılandırıyordu. Çünkü bu savaş onları silip süpürebilecek yeni
bir isyan dalgasına sebep olabilirdi. Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı isyan dalgası, Stalin’in ve
Roosevelt’in hala hafızasındaydı. Aynı durumun tekrar yaşanmasını önlemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
Komünist partilerinin desteği sayesinde, burjuva devletinin aygıtları, Avrupa’da devrimin olmasını engelledi. Ancak
sömürge ülkelerinde isyana mani olamadılar.
|
|
İşçi sınıfı ve komünist hareket
|
|
Arap ülkelerindeki işçi sınıfı ve komünist hareket, bundan böyle, sayıca güçlenmiş, sendikalarda ve komünist
partilerde örgütlenmiş bir işçi sınıfına dönüşmüştü. Tıpkı önceki isyanlarda olduğu gibi. İşçi sınıfı,
toplumsal ve ulusal bağımsızlık için mücadele etmek zorundaydı.
|
|
Bu görev karşısında, örgütlerin ama özellikle komünist hareketin tavrı ne oldu?
|
|
SSCB’nin Arap dünyasındaki itibarı, Stalingrad zaferi ile birlikte savaş sırasında önemli ölçüde artmıştı.
Toplumsal düzenin ve sömürge düzeninin yıkılmasını yürekten isteyen genç işçiler ve aydınlar yönünü SSCB’ye ve
komünist partilerine çevirmişti. Ancak bürokrasinin devrimcilere karşı mücadele ettiğini, Stalin’in komünist mirası
tasfiye ettiğini bilmiyorlardı.
|
|
Dünya üzerinde, yalnızca Troçki’nin çevresinde toplanan küçük bir grup militan, SSCB’nin nasıl bir dönüşüm
geçirdiğini anlamış ve bu değişime karşı mücadele etmişti.
|
|
Onların arasından en iyileri, Sovyetler Birliği’nde sol muhalefeti oluşturanlar, Bolşevik geleneğin gerçek
temsilcileri, öldürülmeden önce Sibirya’ya sürgüne gönderildi. Troçkistler Komünist Parti’den atıldılar,
baskılara uğradılar ve işçi sınıfından kopartıldılar. Tarihte ilk kez, devrimci fikirleri işçi sınıfına bağlayan
tel koparılmış oldu.
|
|
Ancak Arap isyancıları tüm bunları bilmiyordu. Onlar için SSCB, haklı olarak, diğerlerinden farklı, emperyalizm
karşıtı bir devletti. İlham alınması gereken bir modeldi ve daha da önemlisi komünizmin yurduydu. Bu devletin lideri
Stalin’e saygı duyuluyordu. Moskova’da, Doğu Halkları Üniversitesi, militanlara siyasi mirası ve örgütlenme
yöntemlerini aktararak yetiştirmek için ev sahipliği yapıyordu. Bu militanlar açık yürekli, sadık ve cesurdular.
1930’lu ve 1940’lı yıllarda komünist partileri kurdular veya komünist partilere katıldılar. Ancak onlara aktarılan
komünizm, milliyetçilik zehri ile bozulmuş bir komünizmdi. İşçi sınıfının bir yüzyıldır elde ettiği deneyimlere
sırtını dönmüş bir komünizmdi. Aynı şekilde Rus devrimine de sırtını dönüyordu.
|
|
Sovyet bürokrasisi, kendi bloğunu güçlendirecek ancak işçi devrimine yol açmayacak, kendisine müttefik devletler
arıyordu. Böylelikle işçi devrimleri zayıflayacak ve şüphesiz süpürülüp gidecekti.
|
|
Arap komünist partilerinin gelişimi, işte bu dramatik ortamda, bu temeller üzerinde oluştu. Partiler, militanların
dayanıklılığı sayesinde işçi sınıfı içinde kök saldılar ama hedeflerini işçilerin mücadelesinden ayırdılar.
Artık toplumsal kurtuluş hedefleri yoktu. Moskova’nın rehberliği işçilere bağımsız, toplumsal ve ulusal talepleri
taşıyan bir işçi siyaseti önermedi. Bu komünist partiler, işçi sınıfının büyük canlılık gösterdiği,
gösterilerin arkasındaki itici güç olduğu anlarda bile milliyetçi burjuvazinin arkasına takıldılar.
|
|
Arap ülkelerindeki işçi sınıfı azınlık olarak kaldı ama yoğunlaşmış haldeydi ve üretimde belirleyici bir rolü
vardı. Yoksul kitlelere yakın, onların arasında yaşıyordu. Köylerdeki yoksul kitleler ile de bağlantısı vardı.
|
|
Bir ucundan diğer ucuna tüm Arap dünyasında, işçi sınıfı aynı baskılara karşı mücadele etmek zorundaydı.
|
|
Toplumda bir taraftan ulusal kurtuluş isteği gelişirken diğer yandan da bir biçimde komünist partilerinin temsil ettiği
bir sınıf duygusu gelişiyordu. Savaşın bitmesinin hemen ardından sömürgelerdeki isyanlar başladı. Toplumda önemli bir
ağırlığı olan işçi sınıfı, bu isyanlara önderlik edebilirdi. Ancak işçi sınıfı Stalinist bürokrasi tarafından
siyasi olarak silahsızlandırılacaktı.
|
Sömürge isyanları
Cezayir’de Fransız baskısı
|
|
İsyan, Cezayir’de 8 Mayıs 1945’de başladı. Polis, Constantinois‘da (Cezayir’in kuzeydoğusunda bulunan bir şehir)
Cezayir bayrağını sallayan göstericileri engellemek istedi. Setif’deki gösteri ertesi gün yayılarak isyana dönüştü.
Bu, tüm bölge üzerinde etkili olan zalimce bir şiddetin başlangıcı oldu. Sıkıyönetim ilan edildi ve bir savaş gemisi
göstericileri bombaladı. Bu katliam 40 bin kişinin ölümüne yol açtı ve tüm ülkede etkili olacak baskı eşlik etti.
İçlerinde sendikalı militanların olduğu, kitlesel bir tutuklama dalgası yaşandı. Araplar hizaya getirilerek
Cezayir’deki sömürü düzeni korunmuş oldu.
|
|
Fransa Suriye’den kovuldu
|
|
Fransız askerleri, Suriye’de daha fazla sorunla karşılaştı. 1945 Mayıs’ında, grevler ve yürüyüşler gerçek bir
başkaldırıyla bitti. Fransız güçlerini temsil eden her şey saldırının hedefi oldu: Askeri kışlalar, Fransız
elçilikleri…
|
|
Buna karşılık Fransız ordusu, Suriye meclisine ağır silahlarla saldırmakta tereddüt etmedi. Yakın olan Arap
ülkelerinde Lübnanlı ve Suriyeli kardeşleriyle dayanışma için genel grev ilan edildi. Bölgeye yayılan büyük karmaşa,
daha önce Filistin’de ve Irak’ta çıkan isyanları bastıran İngilizleri korkuttu.
|
|
Sonunda Fransızlar, 1946 Nisan’ında pılıyı pırtıyı toplayıp Suriye’yi ve Lübnan’ı terk etti. Böylece kitleler,
rahat bir nefes aldı.
|
|
Irak’ta, 1945-1947 işçi isyanları
|
|
Iraklılar, Suriyeli kardeşlerinden cesaretlenerek İngilizleri kovmayı umut ediyorlardı. Irak Komünist Partisi, baskıya
dayanmayı bildi. İşçi sınıfı içinde ve toplumun tüm katmanlarında etkisi vardı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra,
Bağdat’ta 180 bin işçi ve 70 bin memur vardı.
|
|
1944 ile 1946 yılları arasında, sendikalı olma oranı, petrol ve demiryolu işçileri arasında %30 ile %60 arasında
değişiyordu. Bu oran, Basra Limanı’nda çalışan işçiler arasında çok yüksekti. Tüm bu sektörlerdeki sendikalar,
komünist partili militanlar tarafından yönetiliyordu. İşçi grevlerine ve Kürt halkının isyanlarına karşı askeri
iktidar, sıkıyönetim ilan etti ve isyanları bastırdı.
|
|
Tüm ocak ayı boyunca üniversitedeki ve okullardaki öğrenciler, Irak’ı İngilizlerin himayesinde bırakan anlaşmaya
karşı çıktı. Okullu gençlerin ve küçük burjuvaların bu ayaklanması, işçilerin ücretlerinin düşük olduğu bir
döneme denk geldi ve bu da işçileri mücadeleye daha hızlı sürükledi.
|
|
20 Ocak 1946’da büyük öğrenci gösterileri oldu ve ilk kez işçiler ve gecekonduda yaşayan yoksular, öğrenci
kortejlerine katıldılar. Polis kalabalığın üzerine ateş açtı ama göstericiler dağılmadı. Tüm baskıya rağmen,
hareket büyüdü ve yeni sosyal grupları içine çekti.
|
|
Hareketin gücü karşısında, kral anlaşmayı iptal etmek zorunda kaldı ve bu bazı muhalif partilerin hareketten
çekilmesine neden oldu. Ancak Komünist Parti’nin çağrısıyla, işçiler ve öğrenciler, yoksul mahallelerden gelerek,
kitlesel gösterilere devam ettiler. Komünist Parti en önemli güç haline geldi ama onun tek hedefi olan demokratik rejim
kurma isteği, hareketten ayrı düşüyordu.
|
|
Yüzlerce ölüye rağmen, işçi hareketinin yükselişi durmadı. 1948 yılı, grevler için rekor yılıydı. İşçiler,
demokratik haklar ve “ekmek ve ayakkabı” talep ediyorlardı.
|
|
Mısır
|
|
İsyan Mısır’da, eşi görülmemiş bir toplumsal çalkantıya sahne oldu. Bağımsız denen ama gerçekte, özellikle kanal
bölgesinde, yüz binlerce İngiliz askerinin konuşlandığı bölgede, baskı Mısır halkını canından bezdirmişti.
|
|
İngilizlerin varlığı ve savaş, zenginler sınıfının yararına olmuştu. Örneğin, güçlü bir şirket olan Misr,
müttefik devletlerin ordularını giydirmek amacıyla yaptığı üretimden devasa kâr elde etmişti.
|
|
Savaşın sonu ile birlikte, İngiliz ordusunda çalışan 250 bin emekçi ve özel sektörde de 300 bin işçi işten
çıkartıldı. Ücretler düşüyordu. Sosyal eşitsizlik apaçık ortadaydı. Birileri için lüks diğerleri için sefalet…
|
|
1945 ile 1947 yılları arasında, yoksul kitlelerin İngiliz işgaline karşı gösterileri büyüyerek arttı. Grevler patlak
verdi. Misr grubunun önemli fabrikalarında, grev komiteleri belirlendi. Grev komitelerinin liderliğini çoğunlukla
komünistler yapıyordu. Üniversitelerde ve okullarda gençler, kendi komitelerini kurdular. 1946 Şubatında, polis
göstericilerin üstlerine ateş açtı. Baskı, birçok ölüme ve yüzlerce insanın yaralanmasına sebep oldu ancak öfke
tüm ülkeye yayıldı.
|
|
Ardından üniversitelerdeki, fabrikalardaki tüm grev komiteleri, “İşçi ve öğrenci ulusal komitesini” kurarak iş
birliği yaptılar.
|
|
Ulusal Komite tüm ülkeye 21 Şubatta gösteri çağrısı yaptı. İngilizler, göstericileri mitralyözlerle karşıladı. Bu
gösteride ölenlerin cenaze töreni daha kitlesel bir gösteriye dönüştü ve ardından yeniden baskılar geldi. Hareket,
temmuza kadar sürdü. Artık militan avı mevsimi açılmıştı!
|
|
1948 yılı süresince, Irak’taki Faysal rejimi gibi İngilizlerin desteği ile ayakta duran Mısır’daki Kral Faruk rejimi,
tamamen yıpranmıştı. Irak’ta olduğu gibi, Mısır’da da işçi sınıfı gücünü ve kararlılığını göstermişti.
|
|
İşçi sınıfı, monarşi rejimini ama aynı zamanda İngiliz işgalini ve mülk sahiplerini alt edebilir miydi?
|
|
Böyle bir seçenek vardı, böyle bir devrimci potansiyel de ama hiçbir komünist parti bu seçeneği düşünemedi. Bunun
tersine, işçi sınıfının gücünü, burjuvaziyi temsil eden subayların peşine taktılar.
|
|
Ancak 1948 yılında, nefret edilen bu rejimlerin kurtarılması, İsrail Devleti’nin kurulmasına denk geliyordu ve bunu
Arap-İsrailli savaşı izledi.
|
|
Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki savaş, sosyal patlamaya da durdurdu. Hem Irak’ta hem Mısır’da, ulusal önderler
öncülüğünde “ulusal birlik” görüntüsü yaratarak işçi sınıfının gücünü rayından çıkardı. Irak ve
Mısır rejimleri, Filistin savaşını bahane ederek sıkıyönetim ilan etti.
|
|
İsrail'in oluşması ve Filistin’in bölünmesi
|
|
İsrail konusunda da birkaç söz etmek gerek. İngilizler, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda bir Yahudi devletinin
kurulacağı sözünü vermişti. Ancak 1945 yılında, verdikleri sözü unuttular. İngilizler Filistin’i terk etmek
istemiyordu, bu nedenle askeri güçlerinin sayısını 100 bin kişiye çıkardılar. Bu durum, Siyonistlerin Yahudi devleti
yaratma projesiyle çelişiyordu. Siyonistler, İngiliz emperyalizmine ve Arap kitlelere zor yoluyla baskı yapmaya karar verdi.
|
|
ABD ve SSCB, İsrail devletinin kurulmasını destekliyorlardı. Çünkü böyle bir devlet İngiltere’yi zayıflatacaktı.
İsrail Devleti’nin kurulması, onca acıyı çektikten sonra sağ kalan, nereye gideceğini bilmeyen yüz binlerce Yahudi
için kendilerini güvende hissedecekleri, onlara ait bir devlet olacaktı!
|
|
Kapitalizm, soykırımın sorumluluğunu taşıyan Nazizm’i doğuracak kadar yozlaşmıştı. Ancak bu siyasetin bedelini
ödeyenler, her şeyden önce, Arap kitleleri oldu. İsrail halkına gelince… Arap toplumuna baskı yapanlar arasında
müttefik aramakla hata yaptılar. İsrail, Arap halklarına destek olacağına emperyalistlerin bekçisine dönüştü ve
güçlü devletlerin oyuncağı oldu.
|
|
Birleşmiş Milletler, 1947 yılında, SSCB’nin ve ABD’nin de desteğiyle, Filistin’i ikiye bölen planı kabul etti: Bir
Yahudi devleti ve bir Filistin devleti. Bölünen devletin güzel parçası İsrail’e verildi. Filistinli yöneticiler ve Arap
devletlerin yöneticileri bu bölünmeyi reddetti. Yeni kurulan Arap Devletler Birliği, gelecekteki Yahudi devletine karşı
savaş halinde olacaklarını ilan ettiler.
|
|
1948 Nisan’ında, Filistin’deki Deir Yassin köyündeki kıyım, tüm bölgeyi hareketlendirdi. İsrail, Filistinlileri
topraklarından kovarak ve silah yoluyla baskı yaparak, Yahudi halkı ile Arap halkları arasındaki nefret uçurumunu daha da
derinleştirdi.
|
|
Arap yöneticiler, kendilerine rakip olacak bir İsrail devletin kurulmasına karşı çıkıyorlardı. Karşı çıkmalarının
sebebi Filistin halkının başına gelenlerden değildi.
|
|
Mısırlı ve Iraklı yöneticiler, sıkıyönetim ilan edebilmek için bir fırsat yakalamış oldular. Toplumsal
hoşnutsuzluğun yönünü değiştirerek İsrail’e doğru çevirdiler. Arap kitleler kendilerini, sınıf çıkarlarını ve
mücadelelerini gölgeleyen bir savaşın içine sürüklenmiş buldular.
|
|
Arap komünist partiler, Moskova’ya hoş görünebilmek için Filistinlilerin aleyhine olan bu bölünmeyi desteklediler.
Komünist partilerine umut bağlayan yoksul kitleler, ihaneti sezdi ve onlara sırtını döndü. Aynı zamanda, komünist parti
militanları, baskıya maruz kalmaya devam ediyordu. Irak Komünist Partisi yöneticisi Fath, kitlelerin gözleri önünde
asılarak idam edildi.
|
|
1948 İsrail-Arap Savaşı
|
|
İsrail savaştan zaferle çıktı ve sınırlarını Birleşmiş Milletler’in önerdiği planın da ötesine götürdü.
İsrail, Filistin’in %70’ini işgal etti. Eğer Ruslar, İsraillilere silah teslimi yapmamış olsaydı veya Filistin’in
bir parçasına karşılık olarak çatışmanın dışında kalacağını sözünü veren Ürdün kralı Abdullah ile gizli
anlaşma yapmamış olsaydı bu başarı imkansız olacaktı.
|
|
Ürdün sınırlarını genişletti ama Mısır da Gazze’nin kontrolünü almak için eline fırsat geçirmiş oldu. Böylece
Filistin, başta İsrail olmak üzere, Ürdün ve Mısır tarafından parçalandı. 700-800 bin kadar Filistinli topraklarından
sürüldü. Tüm Arap halkları bu olayları yeni bir adaletsizlik ve aşağılanma olarak yaşadı.
|
|
İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki savaş, işçi isyanını ve emperyalizm karşıtı isyanı engelledi. Yenilgi ile
birlikte, Arap rejimleri itibarlarını tümüyle yitirdiler. Böylece isyan, daha da büyüdü ve onların devrilmesini
hızlandırdı.
|
|
1950-1952’deki kitle hareketi
|
|
Mısır’da, Süveyş Kanalı hem ülkenin İngiliz ordusu tarafından işgal edilmesini hem de kaynakların yağmalanmasını
simgeliyordu. Müslüman Kardeşler’den komünistlere kadar farklı siyasi eğilimlerdeki İngiltere karşıtı silahlı
örgütler, İngiltere’nin Süveyş Kanalı’nı işgal etmesini hedef alıyordu.
|
|
Aynı süre içinde, soyluların büyük topraklarında köylü isyanları da patladı.
|
|
Bir yazar aynı zamanda bir tanık Roger Vaillan’ın aktardıkları: “Köylüler, yalnızca bir kişiye ait 1500 hektarlık
bir alanda çalışıyorlardı. Toprağın sahibi, kışları Kahire’de yazları ise İskenderiye’de olmak üzere yılın 6
ayını Avrupa’da geçiriyordu. Dünyanın en verimli bahçesinde çalışan bahçıvanların karnı sürekli açtı. Batı
ülkelerine pamuk yetiştirenlerin giysileri yırtık pırtık ve bakımsızdı. Nil vadisindeki bahçeler, birkaç çevreyi;
Mısırlı toprak sahiplerini, işlenmemiş pamuk satan tüccarları, iplik ve dokuma fabrikası kuran sermaye sahiplerini,
pamuk fiyatının düşüp yükselmesiyle para kazanan vurguncuları zenginleştiriyordu. İngiltere tüm bu vadi üzerindeki
üretimden dolaylı yollarla para keserek ve vergi alarak zenginleşiyordu.”
|
|
25 Ocak 1952’de, evet yine bir 25 Ocak günüydü, İngiliz işgaline ve aynı zamanda zenginlere karşı yoksullar
ayaklandı. Kahire’deki yoksullar, kanal bölgesinde devam eden hareketliliği dikkatle takip ediyorlardı. İngiltere
karşıtı harekete destek veren İngilizlere bağlı Mısır polisinin katliam yaptığı haberi, Kahire’de, bir milyondan
fazla işçinin, öğrencinin, memurun ve hatta polisin, askerin, astsubayın katıldığı büyük bir gösteriye sebep oldu.
|
|
Kral sıkıyönetim ilan etti. İngilizler kadar monarşi de kendilerini de hedef alan gösteriler nedeniyle kendilerini
tehlikede hissediyorlardı. Rüşvet, haraç her tarafa yayıldı. Öyle ki parası olanlar bir bakanlık ve hatta paşalık
elde edebilirdi. Çılgınca bir hayat süren, Avrupa’nın kumarhanelerinde sürten Kral Faruk’un iğrençlikleri
Mısırlıları çileden çıkartıyordu. Kral Faruk Mısır’daki bütün ticari ilişkilerden bir yüzdelik pay alıyordu. Bu
nedenle de bütün nefretleri üzerinde toplamıştı. Siyasi polis tarafından yapılan keyfi tutuklamalar, işkenceler,
toplumsal hoşnutsuzluğu bastırmak için artık yeterli değildi.
|
|
Mısır, toprak sorunu, ulusal sorun gibi taleplerin de içine karıştığı bir devrime gebeydi. Ancak işçi sınıfı
içinde saygınlığı bulunan Komünist Parti, işçi sınıfına hedef önermeyi bilemedi ve önermek de istemedi. Komünist
Parti, işçi sınıfını, burjuvazinin hakimiyetini savunan diğer siyasi güçlerin ellerine bıraktı.
|
|
Mısır’ın “Özgür Subayları”
|
|
Ordu, mülk sahipleri sınıfının imdadına yetişti. 23 Temmuz 1952’de, Nasır’ın etrafında toplanan “Özgür
Subaylar” bir askeri darbe ile iktidarı aldı. Özgür Subaylar, iktidarı alır almaz krala karşı düşman olarak bilinen
General Nagib’e teslim ettiler. Nagib, Kahire radyosundan, ordunun el değiştirdiğini açıkladı ve kitlelere yönelik
olarak da “tüm yasadışı hareketlerin, (yani kitle eylemlerinin) daha sert biçimde bastırılacağını” ekledi.
|
|
Kitleler askeri darbeyi memnuniyetle karşıladı. Ancak subayların ilk hamleleri mülk sahipleri, emperyalistlere güven verme
ve yoksul kitlelerde var olabilecek yanılsamaları yok etme amacı taşıyordu. Öte yandan, Kral Faruk, yatına yerleşip
sessizce ülkeyi terk etmeyi başardı. İsyancı gibi görünen bu subaylar, Mısır burjuvazisinin yedek ekibini
oluşturuyordu. Orduyu modernleştirmek ve toprak reformunu gerçekleştirmek istiyorlardı. Onlara göre, köylerin felç
olmasının sorumlusu, toprak ağalarıydı ve toprak reformu ile de onların gücünü zayıflatmak istiyorlardı.
|
|
Ülkeyi sanayileştirmek ve üretime köstek vuracak her şeye, başta işçi grevlerini bastırmak istiyorlardı. 1952
Ağustosunda, İskenderiye’ye yakın bir yerde ordu, Misr’in iplik fabrikasını işgal eden işçilerin üzerine ateş
açtı. Yaylım ateşi sonucu sekiz kişi öldü. Takibinde ise 800 kişi tutuklandı. Ertesi gün, iki grev yöneticisi
asıldı.
|
|
Şunu da eklemeliyiz ki yeni iktidar, işçilere karşı çok hırçınca davranmasına rağmen yabancı sermayenin girişini
kolaylaştırarak, emperyalizm ile iyi geçinmeye çalıştı.
|
|
Nasır ve soğuk savaş
|
|
Nasır, 1954 yılında, Nagib’in ayağını kaydırdı ve tüm iktidarı elinde topladı. İyi bir milliyetçi olarak,
Amerikan bloğuna karşı Sovyet bloğuna kullanmaya başladı.
|
|
Batılı güçler, askeri araçları ona satmayı reddederlerken Nasır yönünü Çekoslovakya’ya ve SSCB’ye çevirdi.
Nasır, 1955 yılında, soğuk savaş ortamında bağımsızlığa kavuşan Çin, Hindistan ve Endonezya gibi hem Sovyet
Bloğundan hem de Batı Bloğundan bağımsız olduğunu iddia eden büyük ülkelerin düzenlediği Bandung Zirvesine koşarak
gitti.
|
|
Bu yüzden ABD, Assuan Barajı’nın yapımı için daha önce sözünü verdiği 200 milyon doları vermeyi reddetti. Nasır,
bu ret karşısında, İskenderiye mitinginde, 26 Temmuz 1956’da, kitlelerin alkışları altında, Süveyş Kanalını
devletleştirdiğini ve masrafları karşılayacağını açıkladı. Bu açıklama, İngiltere ve Fransa tarafından hakaret
olarak görüldü. Ancak 19. yüzyılın sömürüsünü simgeleyen kanalın devletleştirilmesi, Arap kitleler için,
özellikle Mısırlılar için, geçmişteki sömürünün intikamıydı. Bu, üçüncü dünya ülkelerinin kendilerini hor
gören büyük güçlere cevabıydı. Bu, emperyalizme bir meydan okumaydı ve aynı zamanda da Nasır’ın popülaritesini,
sadece Mısır’da değil tüm Arap dünyasında kalıcılaştıran bir eylemdi.
|
|
Ekim 1956, Süveyş’e askeri müdahale
|
|
Sembolik olmasına rağmen bu karar hiç de devrimci değildi. Zaten 1968 yılında Mısır’a devredilmesi kararlaştırılan
Süveyş Kanalı’nı daha erken devretmiş oldu. Ayrıca Nasır, hisse sahiplerinin çıkarına dokunmayacak oranda ödeme
yapmayı düşünüyordu. Ancak buna rağmen Fransız ve İngiliz emperyalizmi için kabul edilemezdi. Onlar, Nasır için
“yeni Hitler”, “küstah çapulcu”, “acemi diktatör” diyerek hakaret ediyorlardı.
|
|
Aslında, İngiliz hükümeti gibi, sosyalist Fransız Başbakan Guy Mollet için de söz konusu olan sadece Süveyş Kanalı
değildi. Nasır, Arap milliyetçiliğini simgeliyordu. Tıpkı Cezayir’de, Irak’ta karşı karşıya kaldıkları gibi.
Nasır, Cezayir’in bağımsızlık mücadelesini yürekten desteklediğini açıklamıştı. Tüm bunlar onu “öldürülecek
adam” yapıyordu.
|
|
İsrail’e yardım eden Fransa ve İngiltere, Süveyş Kanalı’nı yeniden ele geçirmek için askeri sefer başlattı ama bu
sefer başarısızlıkla sonuçlandı. Bölgedeki yönetimi daha öncesinde İngilizlerin elinden almış olan ABD bu askeri
sefere karşı çıktı. SSCB de ateşkes istedi. İki süper gücün “kınama”sı karşısında Fransa ve İngiltere’ye
birliklerini geri çekmekten başka bir şey kalmamıştı.
|
|
Nasır, Arap milliyetçiliğinin şampiyonu oldu ve halkların saygınlıklarını geri kazanmasını sağladı.
|
|
1957 yılında, Ürdün’de seçimi Nasır yanlısı partiler kazandı. Kral Hüseyin, seçim sonuçlarını reddederek sokağa
çıkma yasağı ilan etti. Sonuç ayaklanma oldu. İngiliz ordusu monarşinin imdadına yetişti. Amerikan birlikleri de
düzeni yeniden kurmak için Lübnan’a girdi.
|
|
Mısır’daki Özgür Subaylar darbesi, Irak’ta gösterileri yeniden canlandırdı: Grevler ve gösteriler patlak verdi.
Kitleler, emperyalizme boyun eğen rejim karşısında nefretlerini kustular. Mısır, onları yüreklendiren bir örnekti.
|
|
Irak ordusunun subayları da Nasır’ın fikirlerinden etkilendiler. 1958 Temmuzunda, “Özgür Subaylar” isimli bir yer
altı örgütü kuruldu.
|
|
General Kasım, ciddi bir direnme ile karşılaşmadan darbe yaptı. 1920’den beri iktidarda olan kral ailesi idam edildi.
General Kasım, Bağdat’a kahraman gibi girdi ve cumhuriyeti ilan etti.
|
|
Bağdat’ta ilk olarak, daha çok Irak Komünist Partisi’nin yararlandığı bir özgürlük dalgası esti. Militanlarının
cesareti ile Komünist Parti tekrar önemli bir saygınlık elde etti. Ancak Komünist Parti, tümüyle General Kasım’ın
arkasına takıldı. Ancak General Kasım, hem Komünist Parti’ye hem de kitlelere sırtını döndü.
|
|
Bir dönem tamamlanıyordu. Kasım’ın, Nasır’ın ve diğer subayların askeri rejimleri babacan diktatörlüktüler ve
şiddetli bir şekilde işçi karşıtı idiler. Onlar, ilerlemeyi temsil ederek iktidara tırmanabildiler. Çünkü Stalinist
hareketin güçleri, devrimci olanakların açıldığı zamanda işçi sınıfını siyasi olarak silahsız bıraktı.
|
|
Bu komünist partiler, teşekkür olarak, onları hapse atan subaylara zemin hazırladı.
|
|
Nasır, 1955 yılında, Bandung Konferansı’na katıldığı sırada komünistlere karşı çok geniş çaplı bir polis
baskını düzenledi. Ama Mısır ve SSCB ile iyi ilişkiler, komünistleri, Nasır rejimini desteklemeye zorunlu bırakıyordu.
Ve dahası, hapsedilen, işkenceye maruz kalan komünistler, Nasır’a destek gösterileri düzenlediler ve Nasır’ı
onurlandıran övgüler kaleme aldılar.
|
|
Panarabizm
|
|
1950’li yılların sonlarında Nasır, popülaritesinin zirvesindeydi. Tüm muhaliflerini sindirmişti. Konuşmaları, üslubu
beğeniliyordu. Nasır, küçük bir posta memurunun oğluydu ve varoş dilini kullanmayı çok iyi biliyordu. Başkanlık
sarayı için Zeitoun’daki evini terk etmemişti ve bu, Mısırlıları çok etkiliyordu.
|
|
Nasır, emperyalizm karşıtlığını simgeliyordu. Tüm görünüşüne rağmen, aslında, emperyalizmle mücadele etmedi. O,
burjuva sistemi çerçevesinde, Mısır burjuvazisi için mücadele etti.
|
|
Ancak kanalın devletleştirilmesi ve konuşmaları, yoksul kitleler karşısında onu radikal gibi gösteriyordu ve
gerçekleştirmeye çalıştığı Arap birliği projesi saygınlığını arttırdı.
|
|
Panarabizmin hedefi, gümrük engellerinin olmadığı, Arap sermayesinin gelişmesine izin veren, engin bir pazarı bir araya
getirmekti. Arap kitlelerinin maruz kaldığı parçalanmayı göz önüne alırsak bu birlik, inkar edilemez biçimde bir
ilerleme olacaktı. Ancak yerel burjuvazilerin ne bunu yapabilecek kapasitesi vardı ne de isteği. Milliyetçi politikacılar,
kitlelerin birlik duygusunu kendilerinde toplamak için bu demagojik slogan ile hareket ediyorlardı.
|
|
Suriye ve Mısır, 1958 yılında, Arap Birliği Cumhuriyeti için sınırlarını birleştirdi. Ancak bu birlik, üç yıl
sonra tekrar parçalandı. Aslında, Suriye devleti, çok daha güçlü olan Mısır devletinin hegemonyası ve denetimi
altında olmayı kabul etmemişti.
|
|
Sadece mücadele eden yoksul kitleler, gerçek demokratik birliği kurabilirlerdi ve bu devlet, işçilerden ve küçük
köylülerden destek alabilirdi.
|
|
Bu, bölgedeki tüm zenginliği, işçilerin denetim altında tuttuğu, ekonomiyi işçilerin planladığı ve geçmişin tüm
kalıntılarının silinip süpürüldüğü bir devlet olabilirdi.
|
|
Nasırcılığın yıpranması
|
|
Mısır, askeri harcamalar nedeniyle ekonomik gerilemeye, zorluklara maruz kaldı. Sefalet her zaman yaşanan bir şeydi.
Kırdaki köylüler, her zaman açtı. Nasırcılık yıpranıyordu. Arap birliği denemeleri kısa sürdü.
|
|
Hoşnutsuzluk, 1960’lı yıllarda büyüdü. Ulusal üretim, ülkenin büyümesi gibi sözlerle işçilerden ve köylülerden
fedakarlık yapmaları istendi. Ancak esas çabayı gösterenler, karşılığında hiçbir şey alamadı. Grev yasaklanmış
olmasına rağmen sonunda öfke patladı. 1966’nın sonunda, sıkıntılı geçen yılların ardından, çalışma saatlerinin
uzatılmasına karşı grevler arttı.
|
|
Nasır, kaybolan itibarını yeniden kazanmak için, Kızıl Deniz üzerinden İsrail’e açılan Eilat limanını ablukaya
aldı. Bu, İsrail’in 1967 Mayıs’ındaki saldırısına bahane oldu.
|
|
İsrail’in hava saldırısı, Mısır’ın stratejik ve askeri gücünün önemli bir kısmını yok etti. Mısır uçakları
toprağa çakıldı. Altı gün içinde, İsrail tankları Suriye’deki Golan Tepelerini ele geçirdi. Mısır, Gazze’yi,
Sina yarımadasını kaybetti ve İsrail, Ürdün’den, Ürdün’ün 1948’de aldığı toprakları geri aldı.
|
|
Altı Gün Savaşları’nın sonunda, İsrail, ABD’nin de desteğiyle, Arap halklarının ama özellikle Filistin halkının
aleyhine topraklarını üçe katladı. Bu, Nasır’ın itibarına vurulan bir darbeydi. Mısır’ı yenilgiden korumayı
bilememişti. Nasır, 1967 Haziran’ında istifa etti. Onun tekrar iktidarı ele alması için birçok gösteri yapıldı ve o
da geri geldi ancak Nasırcılık siyasi olarak çoktan ölmüştü.
|
|
Filistin halkının mücadelesi
|
|
Altı Gün Savaşları’nın sonrasında, Arap ülkelerine, Ürdün’e, Suriye’ye ve Mısır’a İsrail tarafından işgal
edilen topraklarından kovulan birçok Filistinli mültecinin geldiği görüldü. Filistin halkının mücadelesi, gündemin
merkezinde yer alacaktı.
|
|
Filistinliler sadece kendilerine güvenmeleri gerektiğini anlamışlardı.
|
|
Filistinliler, Yaser Arafat tarafından yönetilen FKÖ’ye (Filistin Kurtuluş Örgütü) katıldılar.
|
|
Filistin halkının mücadelesi yeniden alevlendi ama çoğu zaman trajik bir şekilde. Mücadele, korkunç isyan potansiyeline
sahipti. Bu isyan potansiyeli, devrimci tohumlar taşıyordu ve bu devrimci tohumlar, Filistinlileri yanına kabul eden Arap
ülkelerini istikrarsızlaştırabilirdi. Filistin savaşçılarının mücadelesinin, tüm Arap dünyasında sınırsız
itibarı vardı. Ancak Filistinli yoksul kitleler bilinçli değildi ve hiçbir parti onları bilinçlendirmiyordu.
|
|
Buna karşılık, FKÖ yöneticilerinin bilinçleri çok sivriydi. FKÖ yöneticileri, Filistin milliyetçiliğinin dar
sınırları içerisinde kalarak, kendi burjuvalarının temsilcisi gibi hareket ettiler.
|
|
Arap yöneticiler, Filistinlilerin kendi ülkelerinin siyasetine karışmasını istemiyorlardı.
|
|
Arafat, onların alanlarına girmeyerek yetki alanının dışına çıkmadı. Çünkü bu, onun siyasetine de uygun
düşüyordu. Arafat, Arap devletlerinin desteğini istiyordu ama ne kendisi isyanların başını çekmek istiyordu ne de
Filistin halkının bu rolü oynamasını istiyordu.
|
|
Bununla birlikte Filistinliler, isyanın başını çekebilmek için ayrıcalıklı bir konumdaydı. Arafat’ın, coğrafi
olarak Filistinlilere yakın olan, dirsek temasının olduğu, Ürdün, Suriye, Libya, ve Mısır yoksullarının isyanları ile
ilişki kurabilmek için Facebook’a ihtiyacı yoktu. Bu ülkedeki tüm yoksulların aynı sınıfa ait olduğu duygusundan
faydalanabilir, bu duygudan destek alabilirdi. Genelde Filistinliler, diğer Arap halklarına göre daha çok eğitimliydi, Arap
halklarıyla ortak bir dili ve kültürü paylaşıyorlardı ama onların yöneticileri, sınıf bilincine sahip olmayı
reddediyorlardı.
|
|
Bu nedenle, Filistinlilerin mücadelesi, kendilerine baskı yapanların tümüne karşı tüm Arap dünyasının isyanına
dönüşebilecekken İsrail Devleti’ne karşı bir mücadele olmakla sınırlı kaldı. FKÖ’nün silahlı mücadelesi
radikal bir görevdi. Ancak bu mücadele gerçekte toplumsal düzene saygılıydı ve yalnız bırakılmış, İsrail ile ve
Arap devletleriyle mücadele etmek zorunda kalmış Filistin halkı için ortaya çıkardığı şey başarısızlıktı.
|
|
1970 yılında, Ürdün’de “Kara Eylül” katliamı yaşandı. Ürdün zırhlı birlikleri, Filistinli mültecilerin
kamplarına saldırdı. Sonuç 3 bin 500 ölü ve 10 bin yaralıydı. Arap devletlerinin kılı kıpırdamadı. Ne Suriye ne de
ateşkes istemek için Filistinli savaşçıların saf dışı olmasını bekleyen Nasır bir girişimde bulundu.
|
|
Suriye ordusu, 1976 yılında, Lübnan’a girdi. Suriye, Filistinlilerin ve yoksul Lübnan, Arap kitlelerinin birleşerek
harekete geçmesini kendine tehdit olarak görüyordu. Bu nedenle de Lübnan’da sosyal düzeni tekrar sağlamak istiyordu.
Sonrasında, 1982 yılında ise bu kez İsrail ordusu, FKÖ’yü Lübnan’dan kovmak amacıyla Lübnan sınırlarını geçti.
Arafat 15 bin askerini Tunis’da (Tunus’un başkenti) topladı. Ancak çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan bin
500’den fazla Filistinli, aşırı sağcı Katolikler tarafından Sabra ve Şatilla kamplarında katledildi. İsrail ordusunun
desteği olmadan böyle bir katliamı yapabilmek imkansızdı.
|
|
1987 yılında, birinci İntifada başlıyordu: Çocuk yaşta sayılabilecek Filistinliler, tam teçhizatlı İsrail askerlerine
taşla saldırıyordu. Bu, FKÖ’nün değil, toprakları işgal edilmiş halkın başlattığı isyandı. FKÖ, Filistinli
kitlelerin bu mücadelesinden, Filistin Devleti’nin İsrail tarafından tanınması sözünü alabilmek için faydalandı.
Arafat, 1 Temmuz 1994’de Filistin’e döndüğünde sevinç gösteri ile karşılandı ancak sevinç gösterileri kısa
sürdü. Filistinlilerin hayatı zordu. İsraillilerin işgali devam ediyordu. Bir kez daha Filistinliler, kendilerini İsrail
karşısında tek başlarına buldular.
|
|
Sonuç olarak, Filistin milliyetçiliği, “ilerici” olarak adlandırılan ve çıkmaz sokağa girmiş olan Arap
milliyetçiliğinin tüm tarihini özetliyordu: Daha gerici İslamcı hareketlere ortam hazırlamak için hayal kırıklığı
yaratmıştı.
|
|
1973 Kippur savaşından siyasi açılım siyasetine kadar olan süreç hem Suriye hem de Mısır için savaşı onurlu bir
şekilde kaybetme gibi göründü. Nasır’ın yerine gelen Sedat, Moskova ile arasına mesafe koydu. Sedat, panarapçılığa
sırtını çevirip kendini sadece Mısır milliyetçiliği ile sınırladı.
|
|
Ciddi mali sıkıntılar karşısında Sedat, İsrail ve ABD’ye karşı bir açılım siyaseti izledi. 1977 yılında,
Kudüs’e gitti ve bir yıl sonra da Carter’ın koruyuculuğu altında, Camp David anlaşmasını imzaladı.
|
|
Bunu 1979’da, ekonomik işbirliği anlaşmaları takip etti. Sina, Mısır’a geri verildi. İsrail ile tek başına yapılan
bir anlaşma yüzünden Mısır, Arap Birliği’nden çıkarıldı. Kısa bir süre sonra, 1981 yılında Sedat, emperyalizmle
işbirliği yapmanın bedelini ödeyerek İslamcılar tarafından öldürüldü.
|
|
Mısır ile barış, İsrail’e Mısır ile olan sınırına güvenlik getirirken Arap koalisyonunu da paramparça etti.
Mısır’daki İslamcı muhalif hareketler, kendine “ilerici” diyen rejimin başarısızlığından faydalandı. İslamcı
grupların yapısı, ülkeden ülkeye farklılık gösteriyordu. 1970’li yıllarda, İslamcılar, kitleler arasında taban
kazanmaya çalıştılar. Arap Birliği fikrinin başarısızlığından ayrıca ilerlemelerine hız kazandıran başka
faktörler de bir araya geldi: Başlangıçta Suudi Arabistan’ın, İsrail’in ve ABD’nin mali desteği var. Sonrasında
İran İslam Devrimi, SSCB’nin dağılması ve ek olarak Körfez Savaşı var. Tüm bunlar, derin ekonomik kriz temellerinde
gelişti.
|
|
Suudi Arabistan uzun bir süredir, “ilerici” denen rejimleri zayıflatmak ve özellikle de komünizmin etkisine karşı bir
denge oluşturmak amacıyla birçok ülkedeki İslamcı harekete mali destek veriyor. Suudi Arabistan, ABD’nin ve İsrail’in
teveccühleriyle birlikte, Filistin’deki Hamas’ın, Cezayir’deki FİS’in ve Mısır ve Sudan’daki Müslüman
Kardeşler örgütlerinin en büyük mali destekleyicisi haline geldi.
|
|
1979’da Mısır’ın, ABD ve İsrail ile ittifakı, Arap halkları tarafından ihanet olarak görüldü. İran’daki devrim,
Şah rejimini yıktı. Ayetullah’ı iktidara taşıdı. Böylece İslamcılar, emperyalizm karşıtlığının şampiyonu
oldu.
|
|
Arap milliyetçiliğinin hayal kırıklığı, İslamcılıkta teselli buldu. Cezayir’deki Abassi Madani’nin geçmişi de bu
evrimi işaret etmekte: 1940’lı yıllarda, Fransız Komünist Partisi’ne yakın biri olan Cezayirli militan Messali Hadj
tarafından kurulan Demokrasi ve Özgürlük İçin Hareket’in üyesiydi. 1960’lı yıllarda, Cezayir Kurtuluş Cephesi
yöneticisi Ben Bella’ya yakınlaştı ve 1980’li yılların sonunda, FIS’in başlıca yöneticilerinden biri oldu.
|
|
Sovyet bloğunun çökmesiyle, birçok Arap ülkesi, geleneksel ve güçlü bir müttefikten yoksun kaldı. Cezayir, Güney
Yemen, Suriye, SSCB’nin artık yapmadığı mali ve teknik yardım için geçici çareler aramak zorunda kaldılar.
|
|
1980’li yıllar boyunca, Arap ülkeleri ekonomik kriz karşısında, “ekonomilerini liberalleştirme” yolunu tuttu.
Mısır, Tunus, Cezayir ve Fas borçlandı ve IMF programlarını kabul etmeye zorlandılar.
|
|
Bu, kitleler için ekonomik ve toplumsal felaketle sonuçlandı. Aşağı yukarı her yerde açlık isyanları patlak verdi.
Kalıcı bir hastalık haline gelen işsizlik ve artan eşitsizlik tarafından kışkırtılan toplumsal isyandan İslamcılar
faydalandı. İslamcıların başarısı, yardıma dayalı olarak gelişti. Bu hareket, 1980’li yıllarda, sayıları artan
camiler sayesinde ağlarını kitlesel olarak dokudu. Camiler, ifade özgürlüğünün olduğu birkaç istisna yerden biriydi.
Ancak İslamcılar, tüm toplumu, siyasi ve ahlaki düzlemde geriletti. Bir dizi yasa ile aile planlaması ile bu gerilemenin
ilk bedelini ödeyenler kadınlar oldu. Bu yasalarla kadınlar, doğar doğmaz reşit hale getiriliyordu.
|
|
İslamcılar, İslam’ın saflığı sayesinde, toplumsal durumu iyileştirebilecekleri iddiasındaydı. Ahlak bozukluğuna,
geleneklerin ihmal edilmesine, alkol kullanılmasına karşı şeriatı getirerek mücadele edecekleri iddiasındalar. Ancak bu
aşırı gerici hareketler,
|
|
tıpkı bugün olduğu gibi, burjuva siyasetini savunuyor. İslamcılar, ne kapitalist sömürüye ne de emperyalizmin
egemenliğine karşı çıkıyor.
|
|
Örneğin Mısır’da Müslüman Kardeşler, toprak reformuna karşı çıktılar. Büyük toprak sahipleri, 1956 yılında
yapılan toprak reformu sırasında topraklarını köylülere devretmek zorunda kalmışlardı. Böylece ağalar eski
topraklarını yeniden geri aldı. Örneğin Nisan 2006’da Dakakliya köyünde yargı kararıyla eski toprak ağasının
kızı, Nasır döneminde kaybettikleri toprakları geri aldı. Polis köyü kuşattı ve onlarca köylü ailesini köyden
çıkardı. Al-Azhar üniversitesi öğretim üyeleri ve Müslüman Kardeşlerin yöneticileri bu kararın “özel mülkiyeti
koruyan İslam’ın prensiplerine uygun olduğunu” açıkladılar. Birçok köylü “İslam’ın prensiplerinin” bedelini
çok ağır ödedi: 2001-2004 yılları arasında, köylülerle toprakların eski sahipleri arasındaki çatışmaların sonunda
171 kişi öldü, 945 kişi yaralandı ve bin 642 kişi tutuklandı.
|
|
Arap halklarının günümüzdeki isyanları
|
|
Bu son otuz yıllık dönem, yoksul Arap kitleleri için karanlık bir dönem oldu. Şiddet ve savaşlarla birbirlerinden ayrı
düşen yoksul Arap kitlelerinin yaşam seviyeleri daha da düştü. Aynı zamanda, siyasi engellerle de karşılaştılar:
Toplumda gericiliğin artması, temel özgürlüklerin yokluğuna eklendi.
|
|
Diktatörler, Batılı güçlerin desteğinden ve baskı güçlerinden yararlandı. Baskı araçları; polis ve asker,
emperyalist güçler tarafından desteklendi. Üst düzey subaylar, özellikle de Avrupa ve Amerika’daki askeri okullarda
yetişenler, bu destekten yararlandı. Örneğin ABD, her yıl, Mısır ordusunu ayakta tutmak için bir buçuk milyar dolar
yardım yapıyor.
|
|
Mısır ordusunun yeni kurmay başkanı Sami Anan (kendisini “yoksulların isyanının tarafsız hakemi ve muhafazakar
geleneğin bel kemiği” şeklinde tanıtıyordu) Fransa’daki harp okulunda yetiştirildi.
|
|
Sami Anan, Mübarek’in düşüşünün arifesinde, Amerikalı generallerden tavsiye almak için Washington’daydı.
|
|
Mısır, Tunus ve Fas’taki diktatörlük rejimleri, Batılı patronlar için özellikle de Fransız patronlar için yatırım
cennetine dönüştü.
|
|
Tunus basını, Tunus’da bulunan bin 250 Fransız işletmesinin önemli kazanç elde ettiğini açıkladı. Örneğin, büyük
bir turistik otelde, bir oda, bin 500 avro karşılığında kiralanıyor. Bu rakama uçak, yemek, masaj, estetik bakımı da
dahil. Ancak bu tatil, bir Tunus turizm şirketinde 300 avroya satın alınıyor. Başka bir örnek: Bir yabancı banka,
Tunus’taki şubesine 5 milyon avro değerinde bir bilgisayar programını 15 milyon avroya sattı. Üstelik de bu program
artık güncelliğini yitirmişti.
|
|
Ne söyleyelim! Yabancı yatırımcılar için bu devletler gerçekten bir cennettir. Nitelikli iş gücü, düşük ücret,
baskı altında tutma, gülünç derecede düşük vergi, tüm bunlar patronlar için gerçekten bir rüya gibi.
|
|
Bu ülkeler, sadece arkeologlar için ya da güneş peşinde koşan turistler için bir cennet değil. Bu ülkeler, her şeyden
önce, her türlü kapitalist için vergi cenneti.
|
|
Ancak şimdilik, Mısır’daki piramitlerden veya Tunus’taki tatil kulüplerinden bahsetmiyoruz. Çünkü üç aydan beri,
halklar baş kaldırdı. İsyan dalgası, farklı düzeylerde yayılmaya devam ediyor.
|
|
Günümüzdeki isyan, çürümüş rejimlerin yıkılmasını hedefliyor. İsyan, gösterilerde özgürlük ve demokrasi gibi
sözleri slogan yaptı. Ancak isyan, eğitimli gençler de dahil olmak üzere açlıktan, hayat pahalılığından, kitlesel
işsizlikten ve olanakların eksikliğinden kaynaklanıyor. Ailesi için bir eve sahip olmak, sağlıklı bir şekilde
beslenebilmek, bir yerden bir yere özgürce gidebilmek giderek imkansızlaşıyor.
|
|
İşçiler tarafından üretilen zenginlikler, sadece büyük kapitalistleri ve iktidardaki klikleri zengin etmeye yaradı.
Yüksek büyüme oranları ile “Tunus mucizesi” sadece bir aldatma oldu.
|
|
Cezayir’deki rejim, petrol ve doğalgaz gelirlerinden elde edilen 155 milyar dolar serveti olduğunu övünerek açıkladı.
Cezayir burjuvazisi ve yeni kodamanlar, iyi kâr elde ettiler ama sömürülen kitleler bu servetin dışında bırakıldı.
Onlar artan sefalete, %30’lara 40’lara varan, özellikle de gençleri etkileyen rekor işsizliğe mahkum edildi.
|
|
Evet, Arapların gücü şüphesiz ki gençliği: Nüfusun %60’ı, 25 yaşının altında. Bu gençlik, Bin Ali ve Mübarek
diktatörlükleri altında büyüdü. İşsizliğe ve yaşlanana kadar ebeveynleriyle bir arada yaşamaya mahkum edilen bir
gençlik. Öyleyse, sömürülenler sınıfının gençliği sıkıntıdan boğuluyor ve tüm kapılar sert bir biçimde
yüzüne kapanıyor. Artık gençler, önceki kuşakların Avrupa’ya göç edip yeni bir yaşam kurma hayallerini bile
kuramıyor. Çünkü emperyalist metropollerde onlara kaşı tel örgüler örüldü. Bir vize alabilmek onlar için olanak
dışı, çünkü vize bol para ve torpil gerektiriyor.
|
|
Gençlik “hogra”yı reddediyor. Hogra, “horlanma” demektir. Bu kelime Cezayir’de yürüyüşlerde taşınan
dövizlerde “hograya hayır” şeklinde yayıldı. Umutsuzluğu ve kurban edilmiş kuşağın duygularını ifade etmek için
gençler tarafından kullanılan deyim, Kazablanca’dan Tunus’a kadar yayıldı.
|
|
Muhammet Bouazizi isimli genç bunu kendini yakarak ifade etti. Yoksul mahallelerdeki tüm Arap aileler bu çığlığı
duydular ve bedenlerinde hissettiler. Gençliği umutsuzluğa mahkum edilmiş bir toplum sürüp gidemez ve böyle bir toplum
yıkılmak zorunda. Tıpkı göstericilerin söylediği gibi: “Korku duvarı yıkıldı”. Gösteriler karşısında,
Tunus’un 23 yıllık diktatörü Bin Ali ve Mısır’ın 30 yıllık diktatörü Mübarek bavullarını alıp gitmek zorunda
kaldı. Bu bavullar, halklarından çaldıkları milyar dolarla doluydu. Mübarek için 40 milyar dolar, Bin Ali için (sadece!)
5 milyar dolar!
|
|
Üç aydan bu yana, iktidardaki rejimler biraz fazla biraz az düzeyde sarsıldı. İşte olayların gelişiminden kaygı duyan
bir araştırmacının analizleri: “Tüm bölge sönmüş bir volkan gibi. Zannedildiğinden çok daha büyük bir kuvvetle
uyanıyor ve bu yanardağın birbiri ardına yanıp alev alacak birden fazla ağzı var.”
|
|
Şimdi bizler bundan dolayı sevinçliyiz. Sonunda, bir şeyler yerinden oynadı ve rejimler, isyanı durdurmayı başaramadı.
Yanardağ ağızları, gerçekten alttan alta iletişime geçebilecek yollara sahip gibi görünüyor.
|
|
Bu, on yıllardır devam eden gerilemeyi ve boyun eğmeyi kesip attı. Kitlelerin ağır bedeller ödediği, bir yanda
çürümüş rejimlerin askeri diktatörleri diğer yanda yükselen gerici akımlar arasına sıkıştığı on yıllar. Bu
rejimler, arada bir aralarında sorun yaşamış olsalar da emekçi kitlelere karşı çıkmak ve onların mücadelelerini ezmek
için her zaman birlikte hareket ettiler.
|
|
Maruz kalınan bunca şoktan sonra Arap kitleler, umutsuzluğa düşmüş kaderine boyun eğmiş gibi görünüyordu.
Dirildiklerinde, sömürülenlerin güçlü oldukları görülüyor. Artık yanardağ zinciri alevlendi. Ancak bu alevlerin
ileride çok daha büyük isyanları getireceği konusunda tahminlerde bulunmak zor. Gösteriler başarılı oldu ve
hükümetler, geri adım atıp tavizler vermek zorunda kaldı.
|
|
Suudi Arabistan Kralı Abdullah, patlamanın önüne geçmek için, 26 Şubat’ta 36 milyar dolarlık bir plan açıkladı.
Kral Abdullah bu paranın, memurların ücretlerini iyileştirmek ve konut yapmak için kullanılacağının sözünü verdi.
|
|
Bahreyn hükümeti, altı bakanını 7 Mart’ta, görevden aldı. Beş yıl içinde, 5 milyar doların üzerinde yatırım ile
50 bin konut yapımını öngören bir program açıkladı. Umman Sultanı, 28 Şubat’ta, ülkedeki her bir işsize 300 avro
vermeyi teklif etti ve asgari ücreti ve öğrenci burslarını arttırdı. Katar’da gelecek seçimin tarihi açıklandı.
Kuveyt Emiri ise her bir Kuveytliye iki defa bin dolar dağıttı.
|
|
Ancak petrol monarşilerinin, emperyalistlerin tümünün arzuladığı gibi son derece stratejik önem taşıyan bir bölgede
sosyal barışı para ile satın alabileceği kesin değil. Verilen tavizlerin hiçbiri, hareketi durdurmayı başaramadı.
Tersine git gide diğer ülkelere yayılıyor. Yemen’de, onlarca ölüme rağmen, göstericiler hükümete meydan okudu ve
olağanüstü hali yok saydı. Gösteriler, Suriye’ye yayılıp Esad rejimini hedef aldı.
|
|
Bizler umuyoruz ki, sömürülen sınıflar, onları kandırmaya çalışan burjuva siyasetçilerin oyunlarına gelmez ve
onları gözlerini boyayıp kandırmak isteyenlerin tuzaklarına düşmezler. Mısır’da ve Tunus’ta, burjuva demokratları,
televizyon kanallarında, yazılı medyada “yüz binlerce genç her şeye hemen sahip olmak istiyor. Bunların hepsine sahip
olmak mümkün değil” diyorlar.
|
|
Ancak şimdi sıra tekstil, banka ve ulaşım işçilerine geldi ve greve çıktılar. Grevler daha çok ücretler için. Onlara
verilen cılız kırıntılar, tepkilerini hafifletmedi.
|
|
Çünkü şüphesiz, net olmasa da, birkaç değişiklik ya da seçim oyunları veya anayasa getirilen şekilsel
değişikliklerle mücadelelerinin sonuçlarından memnun olmayabilirler. Hızla yükselen enflasyon karşısında yok olan
ücret artışlardan memnun olmak zorunda değiller.
|
|
Mısır gazetesi Al Ahram, 23 Mart’ta, grevlerin banka sektörüne ulaştığını yazdı. İskenderiye’deki banka
çalışanları grevde. Ücret eşitliği ve adam kayırmacılığından suçlanan yöneticilerin istifasını istiyorlar.
Patronun yakınlarına veya arkadaşlarına büyük ödenekler ayrıldığı halde kendilerine verilen küçük artışları
kınıyorlar.
|
|
Ülkenin birinci bankası olan Ulusal Banka’da da aynı şey geçerli: İşçi ücretlerine %15 artış ama bazı üst düzey
yöneticiler için aylık 1 milyona varan Mısır lirası ödeme yapılıyor. Bu yaklaşık olarak 120 bin avroya denk geliyor.
Gazeteci yazısını şöyle sonlandırıyor: “Memurlar eşitlik ve adalet istiyorlar. Ancak bu haklar sadece, kurumlarda
gerçek ve tam şeffaflık uygulamasıyla elde edilebilir”.
|
|
Sömürülenler sınıfı için ortaya konan sorun şudur: Rejimin yıkılması yetmez, aynı zamanda bu rejimlere hizmet eden
ve etmeye devam edecek olan ekonomik gücün devrilmesi gerek.
|
|
Korku duvarı yıkıldı ama para duvarı yıkılmadan kaldı. Yani yerel burjuvaziyle suç ortağı olan ekonomik
diktatörlüklerin, emperyalist düzeni devam ediyor.
|
|
İşçi sınıfı geleceğin taşıyıcısı
|
|
Elbette bizler hareketin geleceğini bilmiyoruz. Ancak onlar maden cevheri, bize gelecek için umut veren büyük bir olay inşa
ediyorlar.
|
|
Biz, işçi sınıfının bu mücadelede rol oynayabilecek ve geçmişteki tüm pisliklere ve imtiyazlara karşı koyabilecek
tek sınıf olduğunu biliyoruz.
|
|
Bugün Arap ülkelerindeki işçi sınıfının sayısı, geçmişteki isyanlara kıyasla daha fazla, daha genç ve çok daha
deneyimli. İşçi sınıfının elinde önemli bir kozu var: Sayı olarak çok güçlüler ve ortak bir dili konuşuyorlar.
Arap ülkelerindeki işçiler, birbirleriyle ilişki halindeler. Bir ülkeden diğerine kolaylıkla gidebiliyorlar.
|
|
Libya’daki sivil savaş, bir buçuk milyon Mısırlının, Tunuslunun, Cezayirlinin, orada çalıştığını ortaya
çıkardı. Bu durum, körfezin tüm ülkelerinde aynıdır.
|
|
Hem sonra, Arap işçilerinin bir başka kozu daha var: Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de ve İspanya’da yaşayan,
çalışan milyonlarca Arap var ve bu işçiler, bu ülkelerin işçi sınıfları ile iç içe geçmiş mücadelelere
katılmış durumda. Öyleyse, komünizmin Arap ülkelerinde yeniden doğuşu hesaplanamaz sonuçlar getirecek. Sadece Arap
işçi hareketi için değil aynı zamanda Avrupa ülkelerindeki işçi hareketleri için de. Aralarında doğal olarak bağ
kurabilirler. Bu, Avrupa işçi hareketinin, Arap işçi hareketiyle yeniden yeşermesini de sağlayabilirse iyi bir şey
olacaktır.
|
|
Biz işçi sınıfının, bu mücadeleler yoluyla bilinç kazanacağına, gücünün bilincine varacağına ve zenginlikleri
kontrol etme hakkına sahip olduğunun farkına varacağına inancımız tam.
|
|
Elbette, mücadeleyi sonuna kadar götürebilmek için işçi sınıfının gerçek komünist partilerine ihtiyacı var.
İşçilerin ve aydınların arasında, bunu düşünmeye başlayan erkeklerin veya kadınların olduğunu umabiliriz. Bu sadece
bir kişinin değil, tüm insanlığın geleceği içindir. Aynı zamanda Marksizm ile işçi hareketinin geçmişi ile yeniden
birlik olacaklarını umabiliriz. Şunu biliyoruz ki işçilerin bu bilinci henüz yok ama yöneticiler sınıfı, işçilerin
böyle bir bilince erişmesinden korkuyorlar.
|
|
Eğer bu korku gerçeğe dönüşürse, “Arap devrimi” bu gerçeğin geleceğe dönüşmesine izin verecek. Yani işçi
sınıfının ve bu ülkelerdeki sömürülenlerin devrimi gerçekleşmiş olur.
|
|
|